Vox Nihili

Vox Nihili
@voxnihili
91 okur puanı
Eylül 2020 tarihinde katıldı
7/10
·232 syf.·
2023 13. kitabı
Buzzati’nin kaleminden… Giovanni Drogo, 30 yıl boyunca Bastiani Kalesi'nde ıssız çölden gelecek olan düşmanı bekler. Yıllar geçip gider. Şehirde yaşam değişir, insanlar değişir; Drogo, Bastiani Kalesi’nde aynı bekleyişi sürdürür. Bu bekleyiş bir tercihtir, bir var olma biçimidir. Yaşanabilecek diğer yaşamlar arasından seçilen bir yaşamın ta kendisidir. Suçlayacak, hesabını soracak kimse yoktur. Drogo, bu yazgıyı kendisi yazmıştır. Kalede kalmayı tercih ettiği her gün, yazgısına yeni bir sayfa daha eklemiştir. Kendi eliyle örmüştür içine sıkıştığı ağı. Hayat yolunun sonuna geldiğinde beklediği düşmanın aslında ölüm olduğunun farkına varır, karanlık bir odada, ölüme kendini teslim eder. Aslında beklediği düşmanlar gelmiştir fakat 'asıl düşmanla' yüzleşmektedir Drogo. Üstelik kahramanca bir son olmaz bu, bitkin ve hasta haldedir. Zihninde kurguladığı tüm hayaller gerçeklikle yüzleştiğinde eriyip gider. Issız çölde, ufukta gördüğü siyah gölgelerin aslında ona yaklaşmakta olan ölüm olduğunu fark ettiğinde artık tüm kapılar kapanmıştır. Hayat da böyle bir şey değil midir? Geride ümitle geçen yıllar kalır, gelmeyecek olan bir şeyi beklediğinin farkında mıdır öldüğünde Drogo? Yoksa zaten gelmeyecek olan bir düşmanı beklemeyi mi tercih etmiştir? Kendi yazdığı yazgıya boyun eğmek zorunda kalarak yaşama veda eder sonunda. Kendini tutsak ettiği kaleden, ıssız çölden, tüm kahramanca savaş hikâyelerinden eser kalmadan; halsizliğine rağmen yıldızlara son bir bakış atar ve gülümseyerek veda eder yaşama. Tatar Çölü, okuyucuya katman katman varoluş sancısı hissettirebilecek bir anlatı. Kitabın başlangıcı ve bitişi insanı heyecanlandıran bir akışa sahip. Tıpkı yaşamın başı ve sonu gibi. Okurken Sartre’ın “varoluş özden önce gelir” ifadesini anımsadım. Drogo, kendi özünü kaledeki
Tatar ÇölüDino Buzzati · İletişim Yayınevi · 201819,8bin okunma
Reklam
Puan vermedi·245 syf.·
2023 7. kitabı
Ölümün gizlendiği, dışlandığı, kabul edilmediği bir toplumdan; ölümle yüzleşen insanların bu yüzleşmeden neler öğrendiklerini kavramaya giden bir yolculuk... Özellikle bu yüzleşmeyi gerçekleştirenin, bunu cesaretle yapan çocuklar olduğunu görmek hayata farklı bir yerden bakmayı gerektiriyor. Bazen, bu yüzleşme, bir çocuğun hep tamamlamak istediği o bisiklet turunu ölmeden önce son kez gerçekleştirmesi olabiliyor. Otantiklik, sevgi, ilişkiler, kayıp, güç, suçluluk duygusu ve zaman gibi çok değerli kavramları ele alan bir eser. Toplam on dört temadan oluşan kitapta her tema kendi içinde değerlendiriliyor. Ayrı temalar olmasına rağmen kitabın bütünlüğü sağlanmış. Verilmek istenen dersler açık bir şekilde okuyucuyla buluşturuluyor. Karmaşaya yer yok, anlaşılır, sade bir dille yaşamı terk etmek üzere olan insanların bize iletmek istedikleri aktarılmış. Onların biricik deneyimlerine kulak vermekte fayda var. Alınacak dersler var. "Ölmek üzere olmak", yalnızca bunu yaşayan kişilerin edineceği bir deneyim. Bu deneyimle gelen farklı bir bakış açısı ve bilgelik oluyor. Kitap bize bu bilgeliği farklı deneyimler üzerinden aktarıyor. Çok değerli... Kitabı okuduğum süre boyunca bende yarattığı etkiyi gözlemledim. O kadar duru bir dil kullanılmış ki kitabın zihninize sirayet etmemesi mümkün değil. Günlük deneyimlerimin birçoğunda aklıma kitaptan bölümler geldi. Birçok deneyimim ve düşüncem de kitapla birlikte dönüştü. Kesinlikle tavsiye ederim. Kitapta geçen kavramlar üzerine okunacak birçok kitap var, evet, fakat kavram karmaşasına yer vermeden, en sade biçimiyle hayata sıkı sıkı tutunmak ve onu dolu dolu yaşamak için cesaretlendiren bir kitap. Sevgiler
Yaşam DersleriDavid Kessler · Profil Kitap Yayınları · 2021826 okunma
İnsan hayatta kalabilmek uğruna kendini ortadan kaldırır.
Puan vermedi·80 syf.·
2023 4. kitabı
"Olumlu" ve "pozitif" kelimelerinin sıradan sıfatlar gibi tınlamadığı, yaşama karşı bir sorumluluk ve duruş olarak ileri sürülen "olumlu bakış"ın, bireyden çıkıp topluma bağlandığı bir anlatıyla karşı karşıyayız. Bu sefer baskın anlatıdan uzaklaşıyoruz. Acıya yer açıyoruz. Mutluluk nedir, bireysel midir? Acı karşısında nasıl bir tutum almalıyız? Tüm bu sorulara ışık tutabilecek, sorgulatan bir anlatı. Uzun zamandır farkında olduğum fakat derinlemesine anlayabilmek için kaynaklar bulmaya çalıştığım bir konuyu ele almış. Tadından yenmiyor. Ayrıca, Byung-Chul Han'ı tanımama vesile olmuş, duygularıma ve gözlemlerime tercüman olmuş çok değerli bir eser. Çağımıza ışık tutabilecek bir filozofla tanışmak beni çok mutlu etti. Pandemiden, dijital düzene kadar günümüze dair birçok konuda çok önemli tespitler ve düşünceler barındırıyor eser. Özellikle bu anlamda çok değerli; içinde yaşadığımız zamana uyarlamak zorunda kalmadığımız bir filozofla karşı karşıyayız. Palyatif Toplum, temelde "palyatif" kelimesinin seçilmesiyle kendini belli eden bir eser. Palyatif, tıbbi hastalıkların tedavi edilemediği durumlarda yatıştırıcı olarak verilen tedaviyi tanımlamak için kullanılır. Palyatif toplum da aynı bu tedavide görüldüğü gibi, "gerçeği" ve aslında "acıyı" bastırarak, onu arka plana atarak kendini var eder. Bu varoluş bir "algofobi"ye dayanır Han'a göre. Yani, günümüz toplumunun temelinde bir acıdan kaçış çabası vardır. Bu kaçışı aslında "hayatımızla" öderiz çünkü geriye hakiki bir şey kalmamıştır. Hakikati, "rahat olana" feda ederiz. Böylece, yaşlanmadan ölürüz. Çünkü acıyı yaşamdan çekip koparmaya çalışırken "gerçekliği" de feda ederiz. Böylece hayatı feda etmişizdir. Öyle güçlü bir söylemdir ki, algofobi, travmatik deneyimlerimiz bile performans artışı için bir katalizatör
Palyatif ToplumByung-Chul Han · Metis Yayınları · 20244,335 okunma
“Hepimizin yeri güneşin altıdır.”
Puan vermedi·112 syf.·
2023 2. kitabı
Göğü delip geçmesine rağmen kendine ulaşamayan, sancılı Papalagi’nin yaşamına dair… Oldukça keyifle okuduğum, akıcı ve sade dili ile beni içine çeken bir eser Göğü Delen Adam. Bir kabile şefinin modern yaşam hakkında halkına yazdığı mektuplardan oluşuyor. Modern yaşamın tutarsızlıklarıyla, üstünü örttüğümüz gerçeklerle bizi “dıştan” bir göz vasıtasıyla yüzleştiren bir yapıt. Her gün yaptığımız, gündelik, olağan eylemleri neden yaptığımızı sorgulatan bir eser. Bu yönüyle oldukça sosyolojik, bakış açısı ise antropolojik. Birçok disiplinin bakış açısının sağladığı kavrayışla bütüncül bir yerden yaklaşıyor modern yaşamlarımıza. Papalagi’nin yaşamı, yaşamak sayılırsa. Hayatta birçok şeyi sorguluyoruz. Bir yanda karşı geldiğimiz dogmalar, öte yanda fetişleştirdiğimiz üretkenlik, rasyonel düşünce ve çalışkanlık. Neyi eleştirip eleştirmeyeceğimizin, nasıl muhalefet olacağımızın bile dikte edildiği kontrolcü bir gözetim toplumu. Bu kitap bize hayatımızın eleştirisini sunuyor, hem de sınırları zorlayarak. Doğru kabul ettiğimiz değerleri de artık kazana atma zamanı. Öyleyse paradigmalar değişsin, oklar başka yöne çevrilsin. Tavsiye ederim, Sevgiler!
Göğü Delen AdamErich Scheurmann · Ayrıntı Yayınları · 202017,1bin okunma
"Unutmanın bedelini ödeyecek unutanlar..."
Puan vermedi·504 syf.·
2023 1. kitabı
İlk okuduğum Türk polisiye romanı, Kayıp Tanrılar Ülkesi, Ahmet Ümit ile tanışmama vesile olmuş bir eser. Beklentilerimi üst düzeyde karşıladığını söyleyerek söze başlamak isterim. Oldukça akıcı ve keyifli bir okuma sundu. Yazarın diğer romanlarını da okumak isterim. Roman, temelde iki farklı kültür ve ülke ekseninde dönüyor. Arka planda aslında hikayeye temel oluşturan bir başka özel kültürle/inanışla buluşuyoruz: antik Yunan ve Roma Panteonu. Kitapta bir cinayetin çözülme süreci anlatılıyor. Bu anlatım, Almanya'da doğup büyüyen bir Türk başkomiserin ve yardımcısının çabaları ile katman katman açılıyor. Başkomiser Yıldız'ın gözünden Almanya'da üst pozisyona gelmiş bir Türk'ün deneyimlerini görebiliyoruz. Asimilasyon - birçok farklı tanımı mevcut olarak - azınlık grupların kültürünün, yaşanılan ülkedeki baskın grubun kültürü içinde erimesi ve yok olması anlamına geliyor. Bu yok olma süreci fiziksel, sosyal ve psikolojik etmenlerle şekillenebilir. Romanda bahsedildiğine göre, özellikle günümüz Neo-nazi gruplarının temel çıkış noktasının Hitler felsefesindeki "aryan ırk" gibi biyolojik bir üstünlük yerine, Alman kültürünü yaşatmak ve onu baskın kılmak olduğunu anlıyoruz. Dolayısıyla, Türk göçmenlerin fiziki varlıklarının yarattığı tehditten öte, kendi kültürlerine sahip çıkan ve "asimilasyona" direnen bir azınlık grubu olarak Türklerin, Alman kültürüne tehdit olarak algılanması söz konusu. Romanda bahsi geçen "Cemal" gibi, Alman kültürüne uyum sağlamış ve Batılılaşma serüvenini -asimilasyon sürecini- tamamlamış azınlık üyeleri, muhakkak bu özelliklerinin bahsi geçmesi koşuluyla hoşgörü ile karşılanıyor. Asimilasyon sürecinden geçmemiş, kendi kültürüne bağlı ve onu Almanya'da yaşatmaya Türklerin ise karikatürize edildiği bir bakış açısı mevcut. Fakat Almanya'daki
Kayıp Tanrılar ÜlkesiAhmet Ümit · Yapı Kredi Yayınları · 202328,1bin okunma
Reklam