Buzzati’nin kaleminden…
Giovanni Drogo, 30 yıl boyunca Bastiani Kalesi'nde ıssız çölden gelecek olan düşmanı bekler. Yıllar geçip gider. Şehirde yaşam değişir, insanlar değişir; Drogo, Bastiani Kalesi’nde aynı bekleyişi sürdürür. Bu bekleyiş bir tercihtir, bir var olma biçimidir. Yaşanabilecek diğer yaşamlar arasından seçilen bir yaşamın ta kendisidir. Suçlayacak, hesabını soracak kimse yoktur. Drogo, bu yazgıyı kendisi yazmıştır. Kalede kalmayı tercih ettiği her gün, yazgısına yeni bir sayfa daha eklemiştir. Kendi eliyle örmüştür içine sıkıştığı ağı.
Hayat yolunun sonuna geldiğinde beklediği düşmanın aslında ölüm olduğunun farkına varır, karanlık bir odada, ölüme kendini teslim eder. Aslında beklediği düşmanlar gelmiştir fakat 'asıl düşmanla' yüzleşmektedir Drogo. Üstelik kahramanca bir son olmaz bu, bitkin ve hasta haldedir. Zihninde kurguladığı tüm hayaller gerçeklikle yüzleştiğinde eriyip gider. Issız çölde, ufukta gördüğü siyah gölgelerin aslında ona yaklaşmakta olan ölüm olduğunu fark ettiğinde artık tüm kapılar kapanmıştır. Hayat da böyle bir şey değil midir?
Geride ümitle geçen yıllar kalır, gelmeyecek olan bir şeyi beklediğinin farkında mıdır öldüğünde Drogo? Yoksa zaten gelmeyecek olan bir düşmanı beklemeyi mi tercih etmiştir? Kendi yazdığı yazgıya boyun eğmek zorunda kalarak yaşama veda eder sonunda. Kendini tutsak ettiği kaleden, ıssız çölden, tüm kahramanca savaş hikâyelerinden eser kalmadan; halsizliğine rağmen yıldızlara son bir bakış atar ve gülümseyerek veda eder yaşama.
Tatar Çölü, okuyucuya katman katman varoluş sancısı hissettirebilecek bir anlatı. Kitabın başlangıcı ve bitişi insanı heyecanlandıran bir akışa sahip. Tıpkı yaşamın başı ve sonu gibi. Okurken Sartre’ın “varoluş özden önce gelir” ifadesini anımsadım. Drogo, kendi özünü kaledeki