NAAT-I ŞERİF
Ya Habiballah resul-i halık-ı yekta tüyi, Ber güzin-i Zülcelali pak-ü bihemta tüyi; Nazenin-i Hazret-i Hak sadr-ü bedr-i kainat, Nur-i çeşm-i Enbiya çeşm-i çerağ-i ma tuyi; Der şeb-i Mi’rac bude Cebrail ender rikab, Pa nihade ber ser-i nüh künbedi hazra tüyi; Ya resulallah tü dani ümmetanet acizend, Rehnüma-yi acizani bi ser-ü bi pa tüyi; Servi bostan-i risalet nev behar-i ma’rifet, Gülbün-i bağ-ı şeriat sünbül-i bala tüyi; Şemsi Tebrizi ki dared na’ti Peygamber ziber, Mustafa vü Mücteba an seyyid-i ala tüyi. Bu Na’t ın Türkçesi: Ey Allah’ın sevgilisi! Eşsiz Yaratıcı’nın Elçisi sensin, Allah’ın kulları arasından seçtiği pak ve benzeri olmayan sensin; Ulu Allah’ın nazlısı, kainatın yüksek derecelisi ve tekemmül etmişi Peygamberlerin gözünün nuru bizim gözlerimizin ışığı sensin; Miraç gecesi “Cebrail” rikabında olduğu halde, Dokuz kat yeşil kubbenin üstüne ayak basan sensin; Ey Allah’ın Elçisi! Bilirsin ki ümmetlerin acizdirler, Başsız, ayaksız acizlerin yol göstericisi sensin; Peygamberlik bostanının selvisi, ma’rifet dünyasının ilk baharı, Şeriat bağının gül fidanı, yüce sünbül sensin; Şemsi Tebrizi Peygamberin methini ezberlemiştir, Mustafa vü Mücteba, o yüksek Ulu sensin.
Murabba
Sıdk ile terk edelim her emeli her hevesi, Kıralım hâil ise azmimize ten kafesi; İnledikçe eleminden vatanın her nefesi, Gelin imdada diyor, bak budur Allah sesi! Bize gayret yakışır merhamet Allah'ındır; Hükm-i âtî ne fakîrin ne şehinşâhındır; Dinle feryadını kim terceme-i âhındır İnledikçe bak ne diyor vatanın her nefesi... Mahv eder kendini bülbül bile hürriyet içün; Çekilir mi bu belâ âlem-i pür mihnet içün? Dîn içün, devlet içün, can çekişen millet içün, Azme hâil mi olurmuş bu çürük ten kafesi? Memleket bitti, yine bitmedi hâlâ sen, ben, Bize bu hâl ile bizden büyük olmaz düşmen; Dest-i a'dâdayız Allah içün ey ehl-i vatan; Yetişir terk edelim gayrı hevâ vü hevesi! ... Namık Kemal
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Kelimeler de bizim gibi aslında; zaman geçtikçe değişiyor, olgunlaşıyor, yeni anlamlarla yoğruluyorlar. Bugün günlük hayatta hiç düşünmeden kullandığımız pek çok sözcük, asırlar önce bambaşka duyguların yükünü taşıyordu. İşte bu durumun en güzel örneklerinden biri, Osman Nevres Divanı’nı okurken karşıma çıkan şu mısra oldu: “Ref‘ eylemez merâkım evc ü segâh.” Mısradaki "merâk" kelimesi üzerinde biraz durunca, burada bugün alışık olduğumuz anlamıyla kullanılmadığını fark ettim. Bu küçük ayrıntı, beni kelimenin tarih boyunca geçirdiği anlam değişiminin izini sürmeye yöneltti. Başlangıçta yalnızca "merâk"ın bu mısradaki anlamını öğrenmek istiyordum. Fakat araştırdıkça konu; Antik Yunan tıbbından İslam dünyasına, Osmanlı hekimliğinden klasik şiire uzanan beklenmedik bir anlam yolculuğuna dönüştü. Bu yolculuğun ilk durağı ise, ilk bakışta merakla ilgisiz görünen bir kelimeydi: melankoli. Melankoli kelimesi, Eski Yunanca melankholía sözcüğünden gelir. Kelime, mélas (kara) ve kholḗ (safra) sözcüklerinin birleşiminden oluşur ve sözlük anlamıyla "kara safra" demektir. Bu adlandırmanın sebebi, Antik Yunan tıbbında hâkim olan Dört Hümor (Ahlât-ı Erbaa) teorisidir. Hipokrat ve Galen'e göre insan bedeni dört temel sıvıdan oluşuyordu: kan, sarı safra, kara safra ve balgam. Sağlığın bu dört unsurun dengesiyle korunduğuna, kara safranın fazlalığının ise kişide hüzün, iç sıkıntısı, kuruntu ve çökkünlüğe yol açtığına inanılırdı. Bu terim daha sonra Batı dillerine geçmiş ve zamanla yalnızca bir hastalığın değil, o hastalığın insanda bıraktığı hâlin de adı olmuştur. Bu kavramın Arapça karşılığı ise mâlîhulyâ (ماليخوليا) idi. Kökeni yine Antik Yunan tıbbına dayanmakla birlikte, İslam tıp geleneği içinde benimsenmiş; Osmanlı hekimleri tarafından da derin hüzün, kara sevda, kuruntu ve
doğduk cihâna amma görmedik taht-ı revânı gülmedi bir kerre yüzümüz, bilmedik seyr ü safânı doldur ey sâkî şarabı yine peymâneye dil û cânla bulamadık bir anlık dahi amânı bir kez doğmadı günümüze şems-i saâdet leyli bahtımızda cefâ vü derdi hep alttan aldık tahammül-fersâyım, mihnetle yoğruldu zamanım felek vermedi murâd, sildim gittim her nişânı #306881817
4. katman : “`gerçekliğin tuhaf sınırları`” (`kuantum`, `simülasyon`, `zaman`). - `kozmoloji` / `evrenin yapısı` (`fermi`, `entropi`, `büyük filtre`) - `zihin` / `algı` / `biliş` (mandela etkisi, dunning-kruger) - `mantık` / matematik sınırları (`gödel`, `zeno`) 1- `antropik ilke` – evreni “`neden böyle?`” diye değil, “`neden gözlemleyebiliyoruz?`” diye okumak gerekir. belki de evren, gözlemciyi zorunlu kıldığı için böyle görünüyor. 2- `schrödinger'in kedisi` – bir sistem gözlemlenene kadar hem ölü hem canlı olabilir. gerçeklik, bakışla “çöker”. 3- `heisenberg belirsizlik ilkesi` – bir şeyi ne kadar net ölçersen, başka bir özelliğini o kadar kaybedersin. evren “tam bilgi”ye izin vermez. 4-. “`bootstrap paradoksu`” – bir bilginin, nesnenin ya da olayın kaynağı kendi kendine döner. sebep yoktur, sadece döngü vardır. 5. “`dark forest` (`karanlık orman`) hipotezi” – evrende herkes sessizdir çünkü görünmek = yok edilmek olabilir. medeniyetler birbirini avlayan avcılardır. 6. “`kuantum ölümsüzlüğü`” – bilinç, her zaman hayatta kaldığı dalları deneyimleyerek “ölümü atlıyor” olabilir. (çok tartışmalı çoklu-evren yorumu) 7. `termodinamiğin ikinci yasası` – her sistem düzensizliğe gider. evrenin nihai kaderi: ısı ölümü ve bilgi çöküşü. 8. “`zaman oku` (`arrow of time`)” – geçmişi geçmiş yapan şey fiziksel yasalar değil, entropinin yönüdür. zamanın akışı aslında bir “asimetridir”. 9. “`gözlemci etkisi`” – gerçeklik, gözlemlendiği anda değişir. bu sadece fizik değil, bilgi felsefesidir. 10. “`bilişsel körlük paradoksu`” – zihin, kendi sınırlarını çoğu zaman kendi araçlarıyla göremez. görmediğini bile göremezsin. 11. “`bilgi evreni hipotezi`” – madde değil, bilgi temel olabilir. evren bir “hesaplama süreci” gibi çalışıyor olabilir. 12. “`holografik ilke`” – üç boyutlu
Türkiye// Amerika 26 haziran 26 deja-vu 0-1 dk 3 yine şaşırmadık!!