EREN

EREN
𐱃F♡ TÜRK Sanki zihnimde sıkışmış biriyim. Bu hayata kendimle savaşmaya gelmiş gibiyim. Devil May Cry
Exchange Officer / Writer
İstanbul / Beyoğlu
İstanbul, 10 Şubat
241 okur puanı
Eylül 2024 tarihinde katıldı
Çiçeği dalından koparmak size geçici bir mutluluk verir; çiçek içinse, ait olduğu yerden ayrılmak derin bir kayıptır. EREN
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Alzheimer olan biri her şeyi unutsa bile, yine de kendi olmaya devam eder mi? Kendi hafızasını, zihinsel mirasını yitirmek kişiyi bambaşka biri yapıyorsa; o hâlde hatırlamak, insanı insan yapan temel unsur mudur? Bu soruya yüzeysel bir yanıt vermek kolaydır; ancak mesele bundan çok daha kapsamlıdır. Çünkü bir insanı var eden yalnızca kendi hatıraları değil, aynı zamanda onu tanıyan toplumun belleğidir. Bireyin kendi zihin mirasını unutması, toplum açısından o kişiyi bütünüyle değiştirmez; bu değişim daha çok kişinin kendi iç dünyasında yaşanır. Yani hafızanın yitimi, insanı başkaları için değil, öncelikle kendisi için ‘farklı biri’ hâline getirir. Peki her şeyi unutan birinin, bu unutmanın ardından sergileyeceği davranışlar alışılmadık ya da bambaşka olabilir mi? Elbette bu mümkündür. Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken bir başka katman vardır: genetik ve karakter mirası. Bana göre, insanın mizacına ve ahlaki eğilimlerine dair bazı kökler kolay kolay değişmez. İyi olmaya meyilli bir insan, hafızasını yitirse bile iyiliğe yakın durmaya devam eder; kötülüğe yatkın bir yapı ise bütünüyle silinmez. Bu, değişimin imkânsız olduğu anlamına gelmez; fakat değişimin her zaman mutlak bir kopuş yaratmadığını kabul etmek gerekir. Bu noktada daha zor bir soruya geliyoruz: Bir insanın geçmişte yaptığı hatalar, hafızasını kaybetmiş olması hâlinde hâlâ geçerli midir? Yoksa bu durum, gerçekten sıfırdan bir başlangıç için yeterli midir? Bu sorunun yanıtı bireysel hafızadan ziyade toplumsal hafızada yatıyor olabilir. Kişi kendisi için yeni bir başlangıç yaptığını düşünse bile, toplumun belleğinde o hâlâ aynı kişidir. Çünkü toplum, insanları hatırladıkları değil, geride bıraktıkları izler üzerinden değerlendirir. Nasıl ki bireysel yargı ve vicdan varsa, toplumsal ölçekte işleyen
"Parası olduğu için seviliyor olmalıydı. Toplum insanın değerini böyle ölçüyordu."
Alıntı
Aklı kiralık, ruhu rötuşlu bir kaos; nefsi ölü bir deniz ama içine çekecek kadar karanlık ve dondurucu. Kendi derinliğinde boğulmuş, bundan haberi yok. Kimi kurtarmaya kalksan, eli elinde kalır. Yalanlar havuzunda ağzı iyi laf yapar, nefesi leş kokar. Söylediklerini yalnızca kendi bilir ama duymaz; başkalarıysa bilmez, yalnızca duyar. Sana senden daha can olur, içten içe tüketen bir kurtçuk gibi. Önemsiz sanılan ama mide bulandıran o minik sivrisinek… sensin işte. Bunu en iyi sen bilirsin, senden başkasından da bekleyemezsin. Kur yapmaktan kurtulamayan bir beden; aklından uzak, kendi vücuduna hapsolmuş bir ruh. Ruhuna kilit vurur, bedenini sergiye açar ve hâlâ beğenilmek ister. Diyorum ya, sensin işte. Seni senden başka kimse bilemez. Kendine inkâr etsen de oradasın, bilirsin. Kendini bilmekten kaçamazsın. Düş kurar bir ağustos böceği. Düşlediğine kavuşmak için uyur, uyanmaz. Gerçekleşmeyince hayıflanır, üzüntüsüne sığınır. Düştün işte, canlı sandığın o ölü yapraklardan düştün. Ayakların yeryüzüne değdiğinde fark ettin gerçeği. Gerçek dediğinin ne kadar sahte olduğunu hissettin tüm hücrelerinde. Yaşam ile yaşamak arasındaki o ince farkı bilir misin? Bilmezsin. Sen, yaşamın içinde nefes almayı yaşamak sanırsın. Olmayacak kapıları aralar; pişmanlıkla kapatır, sonra kaçıp saklanırsın. Demiştim sana… sensin işte. Görecek, bilecek ve yine de inkâr edecek olan sensin. EREN
(Spoiler!!!)
Puan vermedi·517 syf.·
2025 19. kitabı
İnsan, hayatı boyunca bir zirveye tırmanmaya çalışır. Zannederiz ki o zirvede hava daha temiz, manzara daha berrak, insanlar daha "insan"dır. Oysa Martin Eden bize, zirvelerin sadece soğuk ve oksijensiz olduğunu, orada duyulan tek sesin kendi yalnızlığımız olduğunu yüzümüze çarpan en sert tokatlardan biridir. Bu kitap sadece bir sınıf atlama, bir "başarı" öyküsü değil; bir ruhun kendini yontarken nasıl kan kaybettiğinin otopsisidir. Martin, o kaba saba denizci kıyafetlerinin içindeyken, ruhu belki de en saf, en işlenmemiş elmas halindeydi. Oysa "medeniyet" dediği o ışıklı dünyaya girmek için kelimelerini düzelttikçe, tırnaklarının arasındaki kiri temizledikçe, aslında ruhundaki o safiyeti de kazıyıp attığını fark edemedi. Bizler de öyle değil miyiz? Beğenilmek uğruna kendimizden yonttuğumuz parçaların, aslında bizi biz yapan esas taşlar olduğunu hep en sonunda anlıyoruz. Ruth... Ah Ruth. O, Martin’in gözünde bir melek, ulaşılmaz bir idealdi. Ama aslında Ruth, toplumun o cilalı, sahte ve kof yüzünün ta kendisiydi. Martin, Ruth’a değil, Ruth’un temsil ettiği o hayali mükemmelliğe aşıktı. Ve ne acıdır ki; Martin ancak "başarılı" olduğunda, o kapılar ona açıldığında sevildi. Oysa Martin aynı Martin’di. Değişen tek şey, toplumun ona biçtiği etiketti. İnsan, olduğu gibi değil, sahip olduğu unvanlar kadar seviliyorsa, o sevgide şefkat değil, ticaret vardır. Martin’in o devasa hayal kırıklığı tam da burada başlar: "Ben işimi hallettim, ama ben hâlâ aynı benim. Neden şimdi?" sorusu, modern insanın en büyük çıkmazıdır. Jack London, "İş görülmüştür" derken, aslında biten şeyin yazılan kitaplar değil, bir insanın yaşama hevesi olduğunu adeta kulağınıza fısıldar. Zeka ve farkındalık, bazen bir lanettir. Martin okudukça, öğrendikçe, o hayran olduğu burjuva sınıfının sığlığını,
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025135,1bin okunma