Dorian Gray’in portresi çoğu yerde toplumun ahlaksızlığının yine toplumun suratına vurulması olarak geçse de kitabı okuyunca daha farklı bir olgu gözüme çarptı.
Dorian fiziksel açıdan avantajlı fakat bunun farkında olmayan amaçsız sadece yaşamı yeni deneyimlemeye başlamış bir genç olarak çıkar karşımıza. Basil Hallward adında bir ressam Dorian’a karşı romantik ama bir o kadar da karışık hisler beslerken onun resmini çizmeye başlar ve bir gün, Lord Henry çıkagelir.
İşte kitap tam olarak burada başlamaktadır ve bana göre buradan da başlanmalıdır. Çünkü aslında Dorian Gray’in portresi, Lord Henry’nin dünyaya hedonistçi ve narsist bakış açısını anlatmaktadır. Lord’un bir amacı varmış gibi görünse de ilk bakışta umurunda olan tek şey haz almak, mutlu olmaya çalışmak ve dünyayı sonuna kadar kullanıp öyle göçmektir.
Fakat tıpkı Spinoza’nın da dediği gibi; ‘Hayatın bir anlamı yoktur ve insanlar bundan öyle kokar ki bir anlam bulmaya çalışır. Başarı, din, miras, amaç…’
İşte tam olarak buradan sonra hayat bir anlamı ifade etmeye başlar. Kendi kendine amaç oluşturup peşinden giden insanlar hayattan daha fazla zevk alırlar. Maalesef ufak zevklerin bir amaç uğruna harcanıp peşinden koşması ise kişiye sorumsuzluk bunun peşinden gidilmesi ise narsistlik katmaktan başka bir işe yaramaz.
Lord Henry aslında her şeyin farkındadır. Aslında sorumluluk almaktan kaçtığını, hayatta doğru düzgün bir amacı olmadığını bilmektedir. Fakat miras ve zenginliğinin bunu kapattığını iyi bilir. Toplumun onun karşısına çıkmayacağının hatta kullandığı aşağılayıcı dilin bile varlığının sayesinde takdir göreceğinin farkındadır. Aslında bu gayet de onun hoşuna gitmektedir. Amaçsızlığı bir şekilde amaç yapmış; bunu hedonistlikle süslemiş ve en sonunda bir şekilde kendini daha değerli hissetmek için bunu