Jane Austen bu sefer beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Daha önce Gurur ve Önyargı, Akıl ve Tutku romanlarını bayılarak okumuştum. Hikayenin fikrini balo üzerine kurulu olmasına rağmen sevdim. Fakat o kadar fazla karakter var ki kısacık kitaba karakter şeması çıkardım. Her yerden kardeş ve soylu insan çıkıyor kafam karıştı bazı yerlerde. Maşallah nüfus müdürlüğü gibi kitap yazmış kadın. Sondaki açıklama bölümü beni memnun etti. Keşke kitap tamamlansaydı, en heyecanlı yerinde bitti. Ne biri evlendi, ne başka bir şey. Emma’nın dik duruşunu, Mr. Howard’la olan diyaloglarını, cahil ablalarının saçma sapan fikirlerini ve Lord’un gurur zedelenmesini daha fazla görmeyi çok isterdim. Benim açımdan ortalama bir kitaptı. Okunabilir ama beklentinizi yüksek tutmayın derim.
1)Hikâyenin Temel Yapısı
“Leydi Frances Carfax”, Holmes’un klasik cinayet soruşturmalarından farklıdır çünkü:
- ortada bir ceset yoktur
- suçun işlendiği kesin değildir
- ama tehlike çok büyüktür
Leydi Frances Carfax, zengin ama yalnız bir aristokrattır. Avrupa’da seyahat ederken aniden kaybolur. Ailesi endişelenir ve Holmes devreye girer.
Holmes, bu vakada küçük izlerden büyük bir tehlikeyi sezer.
2) Holmes’un Yöntemi: Avrupa Çapında Takip
Bu öykü, Holmes’un uluslararası bir takip yürüttüğü nadir hikâyelerden biridir.
Holmes ve Watson:
- Lozan
- Baden
- Londra
gibi şehirlerde iz sürer.
Holmes’un en önemli sezgisi şudur:
“Leydi kendi isteğiyle kaybolmadı.”
Bu düşünce, tüm soruşturmanın yönünü belirler.
3.)Kötücül Bir Çift: Ruhban Kılığındaki Dolandırıcılar
Öykünün merkezinde, sahte bir “dindar çift” vardır:
- dışarıdan yardımsever görünürler
- aslında profesyonel dolandırıcılardır
- yalnız ve zengin kadınları hedef alırlar
- Leydi Frances’i manipüle ederler
- onu tamamen kontrol altına alırlar
Bu çift, Holmes külliyatındaki en sinsi suçlulardan biridir.
4.)Tabut Sahnesi: Holmes’un En Dramatik Kurtarışı
Öykünün doruk noktası, Holmes’un Leydi Frances’i ölü sanılarak tabuta konmuş hâlde bulmasıdır.
Yarım kalmış hikayelerden hoşlandığımı söyleyemem. Aslında tam olarak neden basıldığını da çok anlayamadığım bir kitap oldu. Ancak en problemli kısım çeviriydi. Ekler, harf eksiklikleri, anlatım bozuklukları… Okuduğum yayınevinden kaynaklandığını düşünüyorum.
#BradWatson ’ın kendi büyük teyzesinin gerçek yaşam öyküsünden esinlenerek kaleme aldığı #BaşkaDünyanınKuşları , beni 20. yüzyılın başlarındaki Mississippi kırsalına, sessiz ama bir o kadar da dirençli bir ruhun yanına götürdü. Kitap, nadir görülen bir bedensel anomaliyle dünyaya gelen Jane Chisolm’un, toplumun bir kadına biçtiği en temel rollerden (evlilik ve annelik) mahrum kalışını ve bu kısıtlamaların gölgesinde kendine nasıl devasa bir iç dünya kurduğunu anlatıyor.
Okurken en çok etkilendiğim nokta, Jane’in hikayesinin bir "mağduriyet" anlatısından çok uzak olmasıydı. Evet, çocukken okuldan uzaklaştırılıyor, akranları tarafından dışlanıyor ve kendi ailesi içinde bile bir yabancı gibi kalıyor. Ancak o, bedeniyle ve kaderiyle kavga etmek yerine, doğanın içinde nefes alan, her bir çiçeği, böceği ve toprağın kokusunu derinlemesine duyumsayan birine dönüşüyor. Jane’in yalnızlığı merakla, gözlemle ve sarsılmaz bir onurla örülmüş bir doluluk hissi veriyor.
Özellikle Dr. Thompson ile olan bağı ve cinselliği, aşkı ve varoluşu kendi sınırlı imkanlarıyla anlamlandırmaya çalışması düşündürücü. Watson’ın dili o kadar zarif ve lirik ki, Jane’in çiftlikteki ağır işlerle geçen günlerini ya da ormandaki sessiz yürüyüşlerini sanki onun gözlerinden izliyormuşum gibi hissettim. Jane, kuşlar gibi hür ama kendi dünyasının sınırlarında süzülen, unutulmaz bir karakterdi.
Jane Austen ablamız bu sefer beni resmen devre kaybına uğrattı. Watson ailesi diye bir eve giriyoruz ama maşallah nüfus müdürlüğü gibi her köşe başından başka bir kardeş fırlıyor. Okurken resmen elimde kağıt kalemle soyağacı çıkarasım geldi çünkü o kadar çok isim ve birbirine benzeyen karakter var ki bir noktadan sonra kim kimin ablasıydı kim kime aşıktı hepsi çorba oldu.
Kitap aslında fakir düşmüş bir soylu ailenin kızlarının o dönemdeki tek kurtuluş yolu olan evlilik peşinde koşmasını anlatıyor. Baş karakterimiz Emma yıllar sonra babasının yanına dönüyor ve pat diye kendini bu koca ailenin ve bitmek bilmeyen dedikoduların içinde buluyor. Ama yazar tam en heyecanlı yerinde kalemini bırakıp gitmiş resmen. Duyduğuma göre babasını kaybettiği o zor dönemde yazmaya başlamış bunu ama sonra ya kendi hayatındaki o maddi sıkıntılar kitaptaki fakirlikle çok benzeştiği için içi daraldı ya da başka bir şeye odaklanmak istedi bilemiyoruz. Resmen hikayenin ortasında kalakaldık kimse evlenemedi öylece havada asılı duruyor her şey. Jane AustenWatson Ailesi
Güzel kitapda ben anlamdım en son lordu mu seçiyor diğer adamı mı? Onun dışında güzeldi. Kısa bir kitap yani tek seferde okuyabilirsiniz. Favorim emmanın ablası galiba
Watson AilesiJane Austen · Can Yayınları · 2024578 okunma