Söz arasında Sabitcan gülerek, kollektifleştirme devrinde Sincan'a (Doğu Türkistan'a) kaçan Kazak ve Kırgızlar'ın geri gelmeye başladıklarından söz etti. Çinliler komünlerde onlara hayatı zehir etmişler. Yemeklerini evlerinde kendileri pişirip yemelerine izin vermemişler. Günde 3 defa aşevlerinde kaynatılan kazanların önünde, büyük küçük sıraya giriyor, tabaklarına ne koyarlarsa onu yiyorlarmış. Öyle güç şartlar altında bırakılmışlar ki, şimdi hepsi varını yoğunu bırakıp kaçıyor, kabul edilmeleri için Sovyet otoritelerinin elini eteğini öpüyorlarmış.
Bu bir avuç kahraman asker arasında, hangisinin Enver Paşa olduğunu evvelâ farkedememişler. Çünki, hepsinin kıyafeti basmacılarınkinin eşiymiş. Ancak Enver Paşa'yı ayağındaki kilotlu pantolon ve kolundaki pazubent içinde taşıdığı ve annesinin kendisine vermiş olduğu küçük Kur'an-ı Kerim'den tanıyabilmişler. Koynunda çocuklarının resmi de varmış.
•
Enver Paşa'nın şehadeti 4 Ağustos 1922 de meydana gelmiş. Kendisinin ölmediği hâlde, ölüm haberini ortaya yayacağına dair yazdığı mektup da, benim elime o tarihte geldiği için, bu elim hâdiseye inanmadım.
Mektupta verdiği talimata göre, inanmış göründüm, tenbih etmiş olduğu gibi hareket ettim. Ölüm haberini verenlerin önünde ağladım, fakat içimden gülüyordum. Nasıl olsa bunun yalan olduğuna, günün birinde kocama kavuşacağıma inanıyor, böyle bir felâketin varlığını bile aklıma getirmiyordum. Herşeyden evvel memleketini, ondan sonra da yine seven ve düşünen kocam ölümünden sonra bile beni aylarca oyalayıp üzmemenin yolunu bulmuştu. Gerek mektubun elime varışı, gerekse ölüm hadisesinin aynı tarihte olması garip bir tesadüf eseriydi. Kocamın hakikaten ölmüş olduğunu üç ay sonra öğrendim ve ancak o zaman bu kara habere inandım.