beyninin kustuğu hatıralar her yere bulaşıyor, yıllardır aklına gelmemiş insanları, hisleri, olayları yaşıyordu. tatlar geliyordu ağzına simya eseriymişçesine, onlarca yıldır almadığı kokuları alıyordu. kimyası bozulmuştu, hatıralarında boğulacaktı, bir şey yapması lazımdı. uğraşmıştı, hayatı boyunca hep uğraşmıştı. başma biri olmaya, daha iyi biri olmaya, kendini arındırmaya çalışmıştı. ama olmamıştı.
kendisine iyi olduğunu, toparlandığını, dengesine kavuştuğunu telkin ediyordu ama gerçekte bir şeylerin yolunda olmadığının farkındaydı; değişmişti, tökezliyordu.
yıllar yılı bir kasa (hayal gücü ancak buna yetiyordu) canlandırdı hayalinde; gün bitiminde bir daha düşünmek istemediği görüntüleri, olayları, sözleri topladı, ağır çelik kapıyı hızla açıp hızla içeri iteledikten sonra sertçe, sımsıkı kapattı. ama bu yöntem etkili değildi: hatıralar bir biçimde sızıyordu dışarı. önemli olanın hatıraları depolamak değil yok etmek olduğunu anladı.
bir çocuk sahibi olmanın esprisinin, o çocuğun senin adına başaracaklarına dair umutlanmak değil, her nereden gelirse gelsin tattıracağı mutluluklar, bazen mutluluk bile olduğunu anlamayacağın şeyler olduğunu, daha da önemlisi ona mutluluk yaşatma ayrıcalığını kazanmak olduğunu benden önce çözmüştü.
çocuk söz konusu olduğunda hepimiz sağlıklı olsunlar da deriz ama istediğimiz bu değildir. onların bizim gibi, hatta bizden de iyi olmalarını isteriz. bu bakımdan hayal gücü hiç çalışmıyor biz insanların. daha kötü çıkabilecekleri ihtimaline hazırlıklı değiliz. ama bu kadarını istemek de fazla belki. evrimin bekası bakımından bir önlem bile olabilir: uğrayabileceğimiz felaketleri bütün girdisiyle çıktısıyla bilecek olsak, kimse çocuk yapmazdı.