yalnız, gökyüzündeki yıldızlardan çayın dibindeki çakıllara, doğu tarafından kopup gelen bulutlardan batı tarafındaki denize kadar uzanan ve yayılan bu kocaman gecenin içinde, yapayalnızdı. düşüncelerini hangi istikamete koşturursa koştursun, karşısına kimse çıkmıyordu. şu anda bu koskoca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi bile mevcut olmadığına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan, sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu. acaba onu sahiden hiç düşünen yok muydu ve o hiç kimseyi düşünmemekte, kendini yalnız bulmakta bu kadar haklı mıydı? bu ihtimal onun gerilmiş olan sinirlerini biraz gevşetti. sırtını ağaçtan ayırdı; derin bir nefes aldıktan sonra, kasabaya yürümeye başladı.
göğsünün içinde, bu asırlık ağacın kabuğu gibi, yanıklar bulunduğunu sandı ve gırtlağına kadar bir ateşin çıktığını hissetti. aman yarabbi, ne kadar yalnızdı…
bir felakete sükûn ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından daha korkunç ve ezicidir. kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı; yavaşça kalkıp inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için, insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür…