İris ve Roman, rakip iki gazeteci, sadece birisi köşe yazarı olacak. İkisi için de bu pozisyon çok önemli, ikisinin amacı da aynı farklı dünyalardan gelseler de. Köşe yazarı olmak için her şeylerini
Son aylar okuduğum en aksiyonel eser. Bir solukta nefes kesen bir hikaye. Hapse giren bir baba oğlunu öldürmediğini ispat etmek zorunda... Kesin okumalısınız.
Years ago, when I first spotted this book in a stationery shop, I decided to buy it without even flipping through its pages. On the cover, three men were being carried by the river's current toward an unknown destination. The title revealed little more than the image itself: Three Men in a Boat. Where they were going and why remained hidden between the pages.
For some reason, I never got around to reading it. The book sat forgotten on a shelf for years, quietly waiting for me. Then one day I picked it up and finally began. Soon, I discovered why these three men had embarked on such a sudden and peculiar boating trip. Tired of their daily routines and convinced that they were suffering from all sorts of illnesses, they believe an adventure will do them good. Instead, the following two weeks prove far more challenging than expected. They can never quite agree on what should be done or how it should be done. They blame one another, make a mess of simple tasks, and seem incapable of catching a break. Jerome narrates all of this with an exaggerated sense of humor and remarkable wit.
In the end, the three companions more or less accomplish what they set out to do. By the time they return to dry land, they are rather proud of themselves. But perhaps this book was written not only to amuse, but also to make us reflect. As we accompany these three friends like an invisible fourth passenger, we spend much of the journey wanting to step in and sort things out for them.
And yet, when things go wrong in our own lives, what exactly do we do?
Currently being the only reader and the first reviewer of this book is thrilling! Alright, let's start.
So, this book is literally a conspiracy theory itself.
#harlancoben #ihanetinbeşyüzü #goneforgood #gerilim
.
.
Ne yazsa okurum dediğim yazarlardan ,polisiye gerilim okumayı zaten seviyorum ama bu yazardan okumayı çok ayrı seviyorum Zaten artık kitapları dizi oluyor
.
.
Will’in sevgilisi Julie akıl almaz bir şekilde evinde öldürülür ve bunun suçlusu olarak Will’in abisi Ken’dir. Olay yerinde Ken’in de kanları bulunur ama kendisine kimse ulaşamaz. Taa ki on bir yıl sonra ölmeden önce annesi Will’e abisinin yaşadığını söyler. O zamana kadar tüm aile onun öldüğünü düşünür yoksa on bir sene boyunca mutlaka onlarla iletişime geçerdi diye düşünürler. Annesinin ölmeden önceki söylediği son söz şok eder, Will bunun peşine düşerken kız arkadaşı da ortadan kaybolur ve onu ararken öğrendiği tüm bilgilerle de hayatı altüst olmaya başlar.
.
Kitap o kadar hareketli ki size asla kısaca anlatamam ama genel olarak söyleyeyim yine soluksuz okunacak bir kitap , tam sonunda her şey açığa çıktı derken çok büyük şok ile ters köşe oluyorsunuz vay be diyorsunuz demek böyleymiş e neden kitap bitmiyor o halde diyorsunuz daha da büyük şok geliyor
Sonlara doğru hayretler içinde okuyacağınız ,muhteşem bir kurgu,soluksuz bir kitap istiyorsanız şiddetle tavsiye ederim ben neredeyse iki günde okudum
Hikâyenin yaşandığı Pala, hayali bir ada, içimizde bir yerlerde sakladığımız, utanarak özlem duyduğumuz o çocuksu iyilik düşüncesinin coğrafyası. Adamımız Will Farnaby'yi takip ederken yazar sizi değil, sizin en yorgun, en kirlenmiş halinizi anlattığını görebilirsiniz. O bitkinsizlik, o suçluluk, o sevmeyi becerememe hali hepimize tanıdık gelen bir şeyler.
Doğu ile Batı'yı, bilim ile mistisizmi, beden ile ruhu tek bir hayali coğrafyada buluşturmaya çalışan iş bu gerçekleşemeyen ütopya romanı, bence mümkün olmayanı deniyor ve tam da bu yüzden okunmaya değer olduğunu düşünüyorum.
Kirli vicdanıyla, sevme korkusuyla, kendini küçük düşürerek yaşayan gazeteci Farnaby karakteri üzerinden yazar bize şunu soruyor: İnsan neyin içinde yaşadığını görmeye başladığında gerçekten değişebilir mi, yoksa bu da bir yanılsama mı?
Felsefi diyaloglar kimi zaman romanı -okurken rahatsız eden bir şekilde- bir seminer salonuna dönüştürür ama hemen ardından öyle bir sahne gelir ki, öyle bir sessizlik çöker sayfaya, tüm o rahatsızlık anlamsızlaşıyor.
Ada için eksiklikleriyle, ağırlığıyla, zaman zaman vaaz verir gibi konuşan sesiyle birlikte, insanlığa duyulan köklü bir sevginin ve derin bir üzüntünün kitabı diyebilirim.