“Would that I could be the peacemaker in your soul, that I might turn the discord and the rivalry of your elements into oneness and melody.
But how shall I, unless you yourselves be also the peacemakers, nay, the lovers of all your elements?
Hayli uzakta ve yüksekte zayıf bir adam kollarını öne doğru uzattı. Kimdi bu? Dost mu? lyi bir insan mi? ilgilenen biri mi yoksa yardım etmek isteyen biri mi? Tek miydi? Hepsi orada miydi? Yardım edebilirler miydi hâlâ? Unutulmuş olan itirazlar var mıydı? Vardı elbette. Mantık ne kadar sarsılmaz olursa olsun yaşamak isteyen bir insana karşı koymazdı. Hiç görmediği hâkim neredeydi? Hiç ulaşamadığı yüksek mahkeme neredeydi?
.
.
“Bir köpek gibi” dedi ve utanç ondan sonra da yaşayacaktı.
— Ver, nen varsa ver!
— Kime? Kime?
Bütün hayal âleminden gelen şeyler geldikleri yere çekilmiş onları boşlukda bırakmışdı. Karşısında ondan başka bir şey yokdu.
— Ver! ver! Bir şeyi kalmamışdı. Ellerini açdı.
— Ver! ver!
Gönlünü açdı.
— Ver. ver.
Bir tek şeyi, en güzel şeyi kalmıştı: sevgisi. Onu da nihayet ona verdi.
Göklerden bilinmez tatlı ilahiler ve nurlar boşandı. İlhama kavuşan Bodhisattva ağlatıyordu. Şimdi o da hazların hazlarını öğrenmişdi. İçinden tatlı bir yanış, bir nefes duydu. Bu nefesi bile almıyor, adeta veriyordu. Bu ilâhiler göklerden değil, nefes halinde içinden dökülüyordu.
İçinde anlatılmaz güzellikler olduğunu gördü. Şimdiye kadar aldığı şeyler onlan örtmüş, ümmanın suları bütün içini boğmuşdu.
— İlhâma (Boddhi’ye) kavuşdum, senin sayende kavuşdum. Nigâr-ı-Çîn’im. Al, Al! sana helal olsun, dedi.
Ve Bodhisattva...
Asaf Hâlet Çelebi