öyle bi kitap ki beni slumpa soktu. kadın karaktere de erkek karaktere de gıcık oldum ya. HALBUKİ bu kitabın içimi sıcacık etmesi gerekiyordu. yani öyle olmasını umuyordum.
Önce filmini izleyip sonra kitabını okuyanlardanım. Okuyunca fark ettim ki kitaptaki sahneler daha güzel. Henry ve Alex'in ilişkisini okuyunca canınız gençlik aşkı çekiyor, biri prens biri de başkanın oğlu olsa dahi. Kitabın Amerikalıları ve İngilizleri belli noktalarda gömmesi oldukça eğlendirdi beni. Ayrıca keşke devam kitabı olsaydı da dedim. Ama sanıyorum ki kitabı olmasa bile serinin devam filmi çekilecekmiş. Bekliyoruz bakalım
Benim gibi Harry Potter evrenini seviyorsanız ve Çapulcular'ın hayatını merak ediyorsanız doğru yerdesiniz. Bir fic olarak bakmayın, o kadar ince detaylarla işlenmiş ki okurken çok zevk aldım. Remus Lupin ve Sirius Black'in ilişkilerini çok seviyorum, bu ficde de aralarındaki duygusal ilişkilerin işlenmesi sanki eksik yapboz parçasının bulunması gibi hissettirdi. Bu arada bu ficin bir de Sirius's Side'ı da var. Okumanızı kesinlikle tavsiye ederim. Remus'un ağzından olan fici okurken James ve Sirius'un gece konuşmalarını en az Remus kadar merak ederdim. Aynı zamanda James ve Srius arasındaki arkadaşlığı da daha derin görmek istiyordum. Sirius's Side'ında mevcut. Son olarak. ATYD James'e aşığım...
Yanlış bilmiyorsam yazılan ilk distopik roman olma özelliğine sahip, 1984 gibi kitaplara da ilham olmuş "Biz".
Öncelikle söylemem gerekir ki okurken çok zorlandım. Yani kitabı roman gibi algılamamdan kaynaklı olabilir, halbuki bir günlüktü bakıldığında. Fakat cümlelerin aniden yarıda kesilmesi, karakteri anlamaya çalışırken aynı zamanda evrene hakim olmaya çalışmak bir tık okuma hızımı yavaşlattı. Kitap hükümetin varlığını ve eylemlerine birebir itaat eden bir toplum yapısına sahip. Tek düzen var ve hiç kimse yalnız kalmıyor. Yürürlerken bile dörtlü bir düzene sahip. Sevişme saatleri, partnerleri, iş saatleri, mola saatleri, eve giriş çıkış saatleri hep belli ve devlet kontrolünde. Ve neredeyse asla tek kalmıyorlar dediğim gibi. Çünkü kalırlarsa düşünmeye başlarlar, bu da düzenin sorgulanması anlamına gelir.
Kötü bir insan kendi iradesiyle iyi olabilir mi? Peki ya iradesi alındığında?
Kitabın özetini yazmayacağım spoiler olmasın diye. Ludovico Tekniği bana diğer distopik romanlardaki benzer olayları hatırlattı: iradenin elinden alınması. İktidarın toplumdaki bireyleri tek tipleştirme politikası başta hapistekilerde denenerek "topluma geri kazandırma" gibi masum bir sloganın ardına sığınma işi olsa da, esasında halkın tüm kararlarını kabul etmesi gibi bir amaç yatıyor. Yani iktidar bu teknik başarılı olursa halkın da iradesini elinden alabilir ve onları tek tipleştirebilir. Böylelikle istediği her kararı da kabul ettirebilir. Panopticon bakış açısının izlerini burada görebiliyoruz aslında.
Alex'in bu tekniği denemesinde papazın karşı çıkması ve diyalogları "irade" hakkında güzel mesajlar veriyor. İrademiz elimizden alınırsa bizden geriye ne kalır? Alex bu tekniğin etkisiyle iyi şeyler yaptığında hakikaten iyi bir insan olacak mı? Yoksa sadece topluma rahatsızlık vermemesi yeterli mi? Bu kitap boyunca tartışılan sorulardan birkaçı, fakat kitabın sonlarında görüyoruz ki insan iradesini kaybedince delirme noktasına geliyor, yaşama isteğini kaybediyor. Bunun bir örneği olarak Alex'in yaşamına son verme istediğini hep beraber okuduk. Tekrar hayata döndüğünde ve Ludovico'nun etkisi kaybolduğunda hapisten önceki haline dönmesi ona yaşam isteği verdi.
Benim daha çok dikkatimi çeken nokta bir insanın kendi isteğiyle iyi olması mı önemli, yoksa iradesi alınıp toplumu rahatsız etmemesi yeterli bakış açısı mı önemli tartışmasını mukayese etmek oldu.