“Biliyorum,” dedi Hasan, benden uzaklaşarak. “Daha sonra kutlarız, inşallah. Şimdi o mavi uçurtmayı senin için yakalayacağım.” Elindeki makarayı attı, koşmaya başladı; yeşil çapan’ının ucu arkası sıra, karda sürükleniyordu.
Seslendim: “Hasan! Getir onu!”
Sokağın köşesini dönmek üzereydi; lastik botları yerden kar öbekleri kaldırıyordu. Durdu, döndü. Ellerini ağzının iki yanına götürdü. “Bin tane iste, senin için yakalayayım!”