Zaten okuma listemde olan bir kitabın ödül aldığını görünce okuma zamanımı şimdiye aldım ve iyi ki de öyle yapmışım. Hikâyenin merkezinde yer alan Aziz Bey, ilk bakışta kibirli, mesafeli ve burnu havada bir karakter gibi görünse de sayfalar ilerledikçe onun iç dünyasındaki çatlaklar, utançlar ve kökleri geçmişe uzanan yaralar ortaya çıkıyor. Okurken sık sık sinirlendim Aziz Bey’e. Kibrinin arkasına saklanan o kırılganlık, çevresine duyduğu tepeden bakış, aslında kendi eksikliğini bastırma çabasıydı. Ama tam da bu noktada empati de duydum. Çünkü onun hikâyesi, sadece bir adamın çöküşü değil, aynı zamanda bir çocuğun babasının gölgesinden çıkamama hikâyesiydi. Beni en çok etkileyen kısım, Aziz Bey’in farkında olmadan babasına dönüştüğünü anladığı an oldu. Babasına duyduğu öfke, nefret ve affedememe duygusu aslında bir döngünün parçasıydı. Bu fark ediş, bana doğrudan Oedipus kompleksini hatırlattı. Aziz Bey’in kendi benliğini inşa etme çabası, sonunda babasının kalıplarına sıkışarak çözülüyor. Hikâyenin sonunda Aziz Bey’in trajedisi, bir bireyin değil, bir kuşağın ve bir toplumun trajedisine dönüşüyor. Ne vardı sanki bu kadar kibirli birisi olmasaydın? Vuslat karakterine daha çok üzüldüm. Sırf bencilliğinden Vuslat'ın hayallerini yıkması dolayısıyla da sinirlendim Aziz Bey'e. Her ne kadar Aziz Bey'e sinirlenmiş olsam da onun yaşadığı bu hadiseyi okurken üzüldüm, kırıldım. Fakat sonuna kadar da hak etti sanki. Hele babasının yüzüne çarpıp camlarını kırdığı kapı gibi kendi yüzüne de çarpılmış camları inmiş kapı sahnesinde içim burkuldu.
Kısa olmasına rağmen bir doyum veriyor. Bittiğinde, insan kendi içindeki “Aziz Bey”le yüzleşmeden edemiyor. Bizim de ne kibirlerimiz vardır bir şeyleri ve birilerini kaybetmemize neden olan, ne de olsa insani bir duygudur şu kibir.