"Kadınların saygı gördükleri yerde, ilahi güçler mutludur; kadınların hor görüldükleri yerde, Tanrı’ya dua etmek bir işe yaramaz.”
Okuduğum bu satırlardan sonra kitabı kapatmak geldi içimden, devamını okumasam; bir daha hiç açmasam bu kitabı, en üst raflara; tedavülden kaldırırcasına okumamı...
Notre Dame 'ın Kamburu, bir hayli zorluyordu beni, ama yarısında okuduğum bu cümle ile kadınların itaat için devinen bir yaşama itilişini anımsadım.
Bir mutfağa mahkum ederek akşam için güzel, tadı tuzu yerinde, klişe tabiriyle "kuş sütü eksik" bir sofra kurmaya, bununla da kalmayıp birçok dört duvarın içini derleyip toplayıp, temizlik kokularına yemek korkularının karıştığı, nizamla düzenlenmiş dolap içleri, toz zerrelerine aman vermeden ve hatta günümüz şaka konusu olan sonunda toz bezini temizleyen varlıklar olarak gördük ve dahi görevleri belledik bunu...
Şimdi yalnız, bu kendime ait odamda - Wolfvari bir tanımlama oldu - yer yer annemi böyle bir mahkumiyete doğmuş gibi hissediyorum, ben de bir kadın olarak onun tüm bunları yapmasını normal karşılayıp hiç sesimi çıkarmadan aynı kısır döngü içinde gidip gelmişim... Düşüncelerimin çok sonralarında anlıyorum ki, ben onun bu teklemeden işleyen sisteminde bir unsur olmayayım diye yapmış her şeyi... Çünkü babamdan işittiği hakaretler, asla takdir görmediği babaannemin anaerkil tavırlarına, komşularının bile "Semiha akşam yemeğini bitirdin mi ki çardakta oturuyorsun? “ laflarına, yani kendilerine hak gördükleri laflarına maruz kalmıştı. Onlarda bir kadındı oysa ki...Üniversite bahçesinde bir kız arkadaşımızın dedikodusunu yaparken, yanımıza gelen rektör yardımcısı "kadının düşmanı yine kadındır" deyip devam etmişti yoluna. Çok korkmuştum o zamanlarda... Ben bu muyum(?) diye. Arkadaşlık ettiğim insanlar da kim(?) böyle diye.
Ve