İstanbul'a geldik, doğru Kasımpaşa'ya gittik. Zavallı ihtiyar anneciğim çıkmış, evimizin kapısının önündeki çeşmeden su dolduruyordu. Yavaşça yanına sokuldum. Hiçbir şey söylemeden durdum. Önce su almaya gelmiş başka biri zannetti, dalgın dalgın duruyor, kovaya akan suya gözlerini dikmiş düşünüyordu. Hiç şüphesiz o suyun akışı anneciğime, benim suda boğulduğu mu hatırlatıyor. Ana oğul bir an öyle durduk. Sonra biraz daha sokulduk. Kova dolmuştu.
Başını çevirdi ve beni gördü, gözleri açıldı, rengi kızardı, kan beynine hücum etmişti. Sonra sapsarı oldu. Kan kalbine dol muştu, gözlerine inanamadı, yavaşça
-Anne ver elini öpeyim.
Hâlâ gözlerine inanamıyor, hayal gördüğünü sanıyordu. Heykel gibi duruyordu.
Anne benim ver elini, diye tekrar ettim. Elini vermiyordu, ağzını açmıyordu.
Zavallı anneciğim sanki donmuşgibi idi. Elimi uzattım, ihtiyar elini tuttum, eğildim, öptüm. Boğuk bir feryat yükseldi. Bir tek kelime:
Ahmet!
Sonra anneciğim kollarımın arasına yığıldı, öylece kaldı. Tam o anda evimizin kapısı açıldı. Biraderim dışarı çıktı. Kapıyı çekmek üzereyken annemle beni kucak kucağa gördü. O da bir eli kapının tokmağında bir ayağı eşikte, diğer ayağı boşlukta dondu kaldı. Kapıyı ne kapayabiliyor ne de açık bırakabiliyordu.
Biraderime:
Gelsene dedim, gelmiyordu. Kapıyı bırakamıyordu. O kadar hayret içindeydi. Bir daha çağırdım, bir feryat da o kopardı.
Kardeşim sonra koşup geldi, boynuma sarıldı. Pencerelerde komşular, sokaktan geçenler bu önemli kavuşma manzarasını seyrediyorlar, gözyaşlarımızla onlar da müteessir oluyorlardı.