Hakan

Hakan
@xmoral
liberté et rationalité
Çarkçı subayı Trabzonlu Ahmet Salih efendi
İstanbul'a geldik, doğru Kasımpaşa'ya gittik. Zavallı ihtiyar anneciğim çıkmış, evimizin kapısının önündeki çeşmeden su dolduruyordu. Yavaşça yanına sokuldum. Hiçbir şey söylemeden durdum. Önce su almaya gelmiş başka biri zannetti, dalgın dalgın duruyor, kovaya akan suya gözlerini dikmiş düşünüyordu. Hiç şüphesiz o suyun akışı anneciğime, benim suda boğulduğu mu hatırlatıyor. Ana oğul bir an öyle durduk. Sonra biraz daha sokulduk. Kova dolmuştu. Başını çevirdi ve beni gördü, gözleri açıldı, rengi kızardı, kan beynine hücum etmişti. Sonra sapsarı oldu. Kan kalbine dol muştu, gözlerine inanamadı, yavaşça -Anne ver elini öpeyim. Hâlâ gözlerine inanamıyor, hayal gördüğünü sanıyordu. Heykel gibi duruyordu. Anne benim ver elini, diye tekrar ettim. Elini vermiyordu, ağzını açmıyordu. Zavallı anneciğim sanki donmuşgibi idi. Elimi uzattım, ihtiyar elini tuttum, eğildim, öptüm. Boğuk bir feryat yükseldi. Bir tek kelime: Ahmet! Sonra anneciğim kollarımın arasına yığıldı, öylece kaldı. Tam o anda evimizin kapısı açıldı. Biraderim dışarı çıktı. Kapıyı çekmek üzereyken annemle beni kucak kucağa gördü. O da bir eli kapının tokmağında bir ayağı eşikte, diğer ayağı boşlukta dondu kaldı. Kapıyı ne kapayabiliyor ne de açık bırakabiliyordu. Biraderime: Gelsene dedim, gelmiyordu. Kapıyı bırakamıyordu. O kadar hayret içindeydi. Bir daha çağırdım, bir feryat da o kopardı. Kardeşim sonra koşup geldi, boynuma sarıldı. Pencerelerde komşular, sokaktan geçenler bu önemli kavuşma manzarasını seyrediyorlar, gözyaşlarımızla onlar da müteessir oluyorlardı.
Sayfa 331·Kitabı okudu
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
O sırada ben de delikten dablbotumun üstüne çıktım. Çıkar çıkmaz az kaldı, kemerlere başımı çarpıyordum. Alman yüzbaşı, Türkçe "yavaş" diye bağırdı. Aynı zamanda sevinçten boynuma sarıldı. Hiç tanımadığım bu adamla öpüştük. Ölümden kurtulup hayata doğar doğmaz ilk defa hiç bilmediğim bir Alman'la öpüşeceğimi hatırıma bile getirmemiştim.
Sayfa 306·Kitabı okudu
Sadece bir his, bir hissin anısı. Gerçekte bir şey olduğundan değil yani.
Sayfa 18·Kitabı okudu
Müstahkem mevkiice memur edilen bazı Alman deniz subayları, gedikliler ve erleri geldiler. Aynı zamanda bizim burgucu ve zırhçı amele de geldi. Herkes hummalı bir faaliyet ve gayretle işe başladı. Bu öyle bir işti ki: bir dakika on iki hayat demekti. Bir dakika geç kalmak içerdeki 12 kişiyi öldürebilirdi. Kumandanlar subaylar hep işçileri teşvik ederek cesaretlendiriyorduk: Haydi aslanlar, gayret! On iki canı kurtaracak, on iki aieyi sevindireceksiniz! İçeriden imdat sesleri geliyordu: Allah aşkına çabuk olun! Artık tahammülümüz kalmadıl Bilhassa Çarkçı Yüzbaşı Çanakkaleli Ziya Ömer Efendi havasızlıktan şikâyet ediyor: Çabuk olun boğuluyorum, diye feryat ediyordu. Çürük, çürük diye beğenmediğimiz Mesudiye'nin teknesi, şimdi bizden intikam almak ister gibi, keski vuruşlarına inatla mukavemet ediyordu.
Sayfa 274·Kitabı okudu
Elendi Kaptan, onları nasıl kurtaracağız diyor gibiydi Evet nasıl kurtaracaktık? Nasıl? Mesudiye'nin kalın demir karinasını delmek için tırnaklarımızdan ve elimizdeki demir parçasından başka hiçbir şey yoktu. Bütün umudumuz Çanakkale'den gelecek vasıtalarda idi. Bu vasıtalarsa bir türlü gelmiyorlardı... Ömrümde hiçbir gün bu kadar ızdıraplı ve feci bekleme dakikaları geçirdiğimi bilmiyordum. Hani Arapça bir söz vardır El intizar eşhedü min nar (Beklemek ateşten daha şiddetlidir). Bu ateşin insanı yavaş yavaş, ağır ağır, fakat acı acı yaktığı o gün öyle bir anlayış anladım ki...
Sayfa 272·Kitabı okudu