ABD, Kızılderililerle savaşırken Kızılderilileri açlıktan öldürmek için, hayvanlarının hepsini öldürdüler ve onlar açlıktan öldüler.. Çocuklar dahil her Kızılderili başı getirene 5 dolar verdiler. Resmî kurumlar, binalar Kızılderili başı ile doldu, İnsan başından tepeler oldu.. Yine de Kızılderililerle başa çıkamadılar. Anlaşma yoluna gideceklerini, çekileceklerini söyleyerek, iyi niyet göstergesi hediye olarak battaniye verdiler. Verilen battaniyelere bulaşıcı hastalık bulaştırılarak verildiğinden.. 70 Bin'e yakın Kızılderili, genci, çocuğu, yaşlısı, hamile kadınları bulaşıcı hastalıktan acı çekerek hepsi öldü.. Kalan Kızılderilileri de Kanada'ya sürdüler ve sadece devlet olarak (sanırım 2010 da ) özür dilediler
Tek Kişilik Hanelerin Türkiyesi
🏡Toplumsal aklın asıl başarısı, boş sandalyenin etrafındaki duvarları kalınlaştırıp yalnızlığı yönetilebilir kılmak değildir; insana, o sandalyenin yanına bir sandalye daha çekebilecek güvenceyi, cesareti ve şefkati sunabilmektir. Artık yadırgamıyoruz; zihinsel eşik tam da bu kanıksama anında aşılıyor. Bir kahvecinin köşe masasında, kulaklığıyla dış dünyayı paranteze almış, ekranının loş ışığına eğilmiş genç bir siluete baktığımızda ne hüzünlü bir kimsesizlik görüyoruz ne de sıra dışı bir durum; o sadece orada, kendi özerk adacığında varlığını sürdürüyor. Tek kişilik akşam yemeği paketleri, tatil programları ya da tek sandalyeli masalar artık birer toplumsal acıma nesnesi değil. Sosyal medyanın o yüksek kontrastlı pencerelerinde solo hayat estetiği, pürüzsüz bir özgürlük anlatısı olarak sergileniyor: Tasarım harikası nesnelerle donatılmış kırk metrekare, kimseye hesap verilmeyen pazar sabahları, o korunaklı sessizlik… Bu söylemin yeni nesil üzerinde yadsınamaz bir çekim gücü var. Fakat dışarının gürültüsü kesilip kapı kapandığında, o mutlak özerklik alanı aniden duvarları üzerimize doğru gelen, insan sesinin yankılanıp yine kendine döndüğü bir yalıtılmışlığa tahvil olabiliyor. __Bu korunaklı alanların kapısını aralayıp güncel verilere baktığımızda, karşımıza konforlu bir bireyleşme lüksü değil, yapısal bir sıkışma ve mecburiyet alanı çıkıyor. Türkiye’de tek kişilik hanelerin 2025 itibarıyla %20,5’i bulup 5,5 milyonluk devasa bir kütleye ulaşması, doğurganlık hızının 1,51’in altına düşmesi ve kitlesel boşanma dalgaları, tekil birer demografik sapma değil. TÜİK’in aile, kadın ve gençlik verilerini bir arada okuduğumuzda, bu yalnızlaşma eğiliminin arkasındaki fay hatları berraklaşıyor. Kadın, eğitim ve istihdam yoluyla güçlendikçe geleneksel asimetrik yükleri
Makale|Yazı
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
30 MAYIS 1924 - Fikriye Hanım'ın Ankara'da intiharı. Ve Mustafa Kemal'in kendisi için yazdığı şiiri: "İçsem de bir kadeh hayat iksirinden, zamansız ayrıldım, bilinsin Fikriye’den. Bıkmadım ki doyayım o narin ellerinden, Ümmid-i aşkım saracak seni, cefakâr teninden." Fikriye Hanım, Münih'ten İstanbul'a döndükten sonra, Atatürk'ün Ankara'ya gelmesine izin vermemesi üzerine kısa bir süre İstanbul'da kalmış, daha sonra Gelibolu'ya giderek, eskiden tanıdığı bir ailenin evinde bir sene kadar misafir edilmiştir. Ancak 1924 yılı mayısının sonlarında, başkasına ait bir nüfus cüzdanını kullanarak Gelibolu'dan İstanbul'a, oradan da Ankara'ya gelmeyi başarmış, 30 Mayıs günü Atatürk'le görüşmek üzere Çankaya'ya gitmişti. Köşke varışında bu arzusunun yerine getirilemeyeceği kendisine söylenildiği zaman, geri dönmek üzere -beklemekte olan- payton'a binmiş, payton'da, yanında taşıdığı tabanca ile intihar etmiştir. Fikriye Hanım’ın intiharı Latife Hanım biz gençlere diyor ki: “ATATÜRK, MİLLETİNİ ÇOK AMA PEK ÇOK SEVİYORDU. HAYATINI TÜRK MİLLETİNE ADAMIŞTI. SEVİLMEYİ DE AYNI DERECEDE İSTİYORDU. SİZ GENÇLER, O’NU SEVMEK, O’NU SEVDİRMEK İÇİN MÜTEMADİYEN O’NDAN BAHSEDİNİZ, O’NA DAİR YAZINIZ.” FİKRİYE HANIM’IN İNTİHARINI ATATÜRK’ÜN ENİŞTESİ MUSTAFA MECDİ BEY’İN HATIRATINDAN DİNLEYECEĞİZ: —“ Benim bildiğim ve gördüğüme göre, ATATÜRK ‘ün şahsi sebeplerde en çok üzüldüğü, müteessir olduğu olay, FİKRİYE ‘nin intihar edişidir. Bizim ailece FİKRİYE dediğimiz bu çok güzel hanım, ATATÜRK ‘ün üvey babasının erkek kardeşinin kızı olmak dolayısıyla, bilhassa ZÜBEYDE Hanım’ı sık sık ziyarete gelir, AKARETLER ‘deki evimizde günlerce misafir kalır ve bu arada MUSTAFA KEMAL PAŞA ’yı da bir ağabey gibi sever, sayar, her hizmetinde bulunurdu. Hele nikâhlanarak birlikte gittiği bir MISIR ‘lı ile harem
Trump yönetiminin dış politika felsefesi hiçbir zaman "demokrasi ihracı" veya "halkların kendi kaderini tayin hakkı" olmadı. Kushner’ın mimarı olduğu İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords) çizgisi, bölgeyi istikrarsız tutarak İsrail’in güvenlik ve genişleme alanını tahkim etmeyi ve bu süreci ticari/ekonomik zaferlerle taçlandırmayı hedefliyor. Kürtler (özellikle Rojava’dakiler), Washington için IŞİD’e karşı kullanışlı bir saha partneri olmanın ötesinde, bölgesel pazarlıklarda her an masaya sürülebilecek birer "hisse senedi" muamelesi görüyor. Pekin için Orta Doğu, Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin güvenli bir şekilde akması gereken bir lojistik otobandan ibaret. Moskova için ise Akdeniz’e açılan sıcak deniz kapısı. Her iki aktör de ulus-devletlerin egemenliğini (ne kadar baskıcı olurlarsa olsunlar) savunur; çünkü devlet dışı aktörlerin (Özerk Yönetim vb.) yarattığı gri alanlar, uzun vadeli ticari ve askeri anlaşmalar için "öngörülemez riskler" barındırır. İsrail, tarihsel olarak bölgedeki Arap hegemonyasını kırmak için Kürt aktörlerle (özellikle IKBY/Erbil ile) pragmatik ilişkiler geliştirdi. Ancak seküler, tabandan yükselen ve radikal demokratik iddiaları olan bir Rojava modeli, İsrail’in bölgede görmek isteyeceği bir siyasi genetik değil. Türkiye ve Şam’daki Sünni ve Milliyetçi blok, sınır hattında herhangi bir Kürt otonomisine doğrudan varoluşsal bir tehdit olarak bakıyor. İran ve Bağdat eksenindeki Şii blok ise Kürtleri ancak Sünni bloka karşı bir "frenleyici tampon" ve zayıf, kendilerine bağımlı kaldıkları sürece tolere ediyor. ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonun Irak’taki askeri misyonunu bitirme takvimi işliyor. Federal bölgelerdeki devir teslimlerin ardından, gözler Eylül 2026'ya, yani Kürdistan Bölgesi’ndeki (Erbil) koalisyon varlığının da nihayete ereceği
1000Kitap
Konforlu muhalefet endüstrisi dengesi CHP'de ki Alevi lobisinin başa getirdiği Kılıçdaroğlu'nun bürokratik yapısıyla tam bir uyum içindeydi. O dönem tasfiye edilen klik elindeki tarihsel finansal otonomiyle ve sınırlı yerel rantla yetinen merkezi iktidarı yapısal ve agresif olarak tehdit etmeyen bir karakter taşıyordu. Ancak Karadeniz lobisi olarak adlandırılan ve aslında inşaat ticaret lojistik gibi alanlarda yerel sermaye birikimiyle palazlanmış daha hırslı bir sermaye fraksiyonunun parti yönetimini ele geçirmesi bu yerleşik dengeyi tamamen bozdu. Bu yeni klik sadece muhalefette kalmanın yerel konforuyla yetinecek bir yapıya sahip değil. Sınıfsal doğası gereği devlet aygıtının elindeki makro sermaye akışlarını büyük altyapı ihalelerini ve uluslararası finans ilişkilerini doğrudan yönetmek yani merkezi iktidarı tamamen ele geçirmek istiyor. İşte bu durum mevcut iktidar bloku için artık katlanılabilir uzlaşmacı bir muhalefet sınırının aşıldığı anlamına geliyor. Son dönemde tanık olduğumuz kayyum atamaları belediyelere yönelik yolsuzluk soruşturmaları ve mahkeme süreçleri tam da bu sınıfsal tehdide karşı merkezin verdiği sert bir yanıttır. Devlet aygıtını elinde tutan mevcut iktidar karşısındaki bu yeni ve agresif rakip kliği finansal ve idari olarak felç etmek için elindeki kurumsal güç araçlarını devreye sokuyor. Belediyelerin bütçe kontrolünü sınırlamak ihaleleri incelemeye almak veya kayyum yoluyla doğrudan el koymak bu yeni kliği besleyen finansal damarları kurutma hamlesidir. Ortadaki durum basit bir parti içi klik savaşı ya da hukuki bir denetim süreci değildir. Devlet pastasından ve yönetim aygıtından mutlak pay almak isteyen yeni bir sermaye grubunun devletin çıplak gücüyle geriletilmesi operasyonudur. Merkez kendi kontrolü dışındaki bu yeni finansal ve siyasi
1000Kitap
Türkiye ve İran, Orta Doğu’nun cetvelle çizilmiş yapay sömürge devletlerinden (Irak, Suriye veya Ürdün gibi) ayrılan çok temel bir ortak özelliğe sahip: Yüzyıllara, hatta bin yıllara dayanan kurumsal bir devlet geleneği ve imparatorluk hafızası. İçeride ne kadar kanlı bıçaklı olurlarsa olsunlar, kapıya dışarıdan fiziki bir tehdit dayandığında o kadim "beka refleksi" bir anda devreye giriyor ve toplum saniyeler içinde "devletin etrafında kenetlenme" moduna geçiyor. Ancak İttihat ve Terakkî örneğine bakınca; bu refleks, yapısal bir çürümeyi ve lojistik iflası engellemeye yetmez; sadece kaçınılmaz sonu daha trajik ve destansı kılar. Türkiye’deki İttihatçı/devletçi damar ile İran’daki Nizam (Devlet) kültürü birbirine ayna tutar. Bugün Tahran sokaklarında Molla rejimine karşı her gün canı pahasına direnen, seküler ve özgürlükçü bir gençlik var. Ancak yarın İsrail ya da ABD, İran topraklarına topyekûn bir işgale veya nükleer saldırıya girişse, o rejime düşman olan kitlelerin çok büyük bir kısmı bir gecede "vatan savunması" için cepheye koşar. Çünkü tehdit rejimle değil, Pers toprağının varlığıyla ilgilidir. Türkiye'de ki korkunç kutuplaşmaya, ekonomik yıkıma ve adalet krizine rağmen; sınır ötesinde "büyük bir milli güvenlik" anlatısı kurulduğu an (Suriye operasyonlarında olduğu gibi) muhalefetin bile nasıl iktidarın arkasında hizalandığını defalarca gördük. Devlet, toplumun bu genetik kodunu çok iyi biliyor ve bunu bir iç meşruiyet kaldıracı olarak kullanıyor. İttihatçılar da I. Dünya Savaşı'na girerken tam olarak bu reflekse güvendiler. Seferberlik ilan edildiğinde o güne kadar birbirini yiyen unsurlar (kısmen de olsa) cepheye koştu. Çanakkale'de, Kût'ül-Amâre'de devasa destanlar yazıldı. Peki, İttihatçıları bu "tek yumruk olma" hali neden kurtaramadı? Cephedeki askerin
1000Kitap