Bazı kitaplar okunur, bazıları ise insanın içine yerleşir. Maggie O’Farrell’in Evlilik Portresi benim için ikinci gruba giren eserlerden biri oldu. Kitabın son sayfasını kapattığımda yalnızca bir hikâye bitmemişti; Lucrezia’nın korkuları, yalnızlığı ve özgürlük arayışı da uzun süre benimle kalmıştı.
Roman, Rönesans İtalya’sının ihtişamlı saraylarında geçse de aslında çok tanıdık bir duyguyu anlatıyor: Anlaşılmamanın ve kendi hayatının üzerinde söz sahibi olamamanın acısını. Tarihin sayfalarında adı küçük bir dipnot olarak kalan Lucrezia de’ Medici, Maggie O’Farrell’in kaleminde ete kemiğe bürünüyor. Onun dünyayı algılayış biçimi, insanlardan farklı düşünmesi, sanata ve doğaya olan ilgisi beni ilk sayfalardan itibaren kendisine yakın hissettirdi.
Lucrezia’nın en çok etkilendiğim yönü, kırılganlığı ile gücünü aynı anda taşıyabilmesiydi. Sarayın duvarları arasında sıkışmış olsa da iç dünyasında özgür kalmayı başarabiliyor. Çevresindeki herkes onun adına karar verirken, o sessizce kendi benliğini korumaya çalışıyor. Belki de bu yüzden onunla güçlü bir bağ kurdum. Çünkü bazen insanın en büyük mücadelesi dış dünyayla değil, kendisini olduğu gibi muhafaza edebilmekle ilgilidir.
Maggie O’Farrell’in anlatımı da romanın etkisini katlayan en önemli unsurlardan biri. Yazar, tarihsel gerçekleri kuru bilgiler halinde sunmak yerine atmosferi ilmek ilmek işliyor. Sarayların gösterişi kadar koridorlardaki sessiz tehditleri, güzel görünen hayatların ardındaki korkuları da hissedebiliyorsunuz. Özellikle gerilim duygusunu ince ince yükseltmesi, kitabı elimden bırakmamı zorlaştırdı.
Evlilik Portresi, benim için yalnızca tarihi bir roman değil; kadınların sesi, özgürlüğün değeri ve bireyin kendi varlığını koruma mücadelesi üzerine güçlü bir anlatıydı. Lucrezia’nın hikâyesi yüzyıllar