Jules Verne’in Doktor Ox’un Deneyi, yüzeyden bakıldığında bilimsel bir şakanın, tuhaf bir deneyin ve abartılı bir kasaba portresinin öyküsü gibi durur. Oysa metin dikkatle okunduğunda, Verne’in aslında insan psikolojisine dair oldukça karanlık ve rahatsız edici bir soru sorduğu fark edilir: İnsan gerçekten sakin midir, yoksa sakinliğe uzun süre mecbur bırakıldığı için mi öyledir? Kasabanın durağanlığı, Verne’in anlattığı gibi masum bir dinginlik değil, zamanla içselleştirilmiş bir bastırmanın sonucudur. İnsanlar kavga etmez, yüksek sesle konuşmaz, tutkularını sergilemez; ama bu, içlerinde bu duyguların olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, metnin psikolojik ağırlığı tam da burada başlar: Bastırılan hiçbir duygu yok olmaz, yalnızca derinlere itilir.
Doktor Ox’un deneyi, bu bastırılmışlığın kimyasal bir anahtarla açılmasından ibarettir. Oksijenin artışı, kasaba halkına yeni duygular vermez; onların zaten sahip oldukları ama bilinçli olarak ya da toplumsal alışkanlıklarla susturdukları dürtüleri görünür kılar. İnsanlar daha çabuk sinirlenir, aşklar kontrolden çıkar, küçük rekabetler çatışmaya dönüşür. Bu değişim, Verne’in ustalığı sayesinde bir “ahlaki bozulma” gibi değil, bir “psikolojik çözülme” gibi sunulur. Okur, kasabanın bozulduğunu değil, maskesinin düştüğünü hisseder. Çünkü ortaya çıkan öfke de, tutku da, hırs da sonradan eklenmiş değildir; yalnızca serbest kalmıştır.
Bu noktada Doktor Ox’un kendisi de basit bir “çılgın bilim insanı” figürünün ötesine geçer. Psikolojik olarak Ox, insan davranışlarını ahlaki sonuçlarından bağımsız şekilde gözlemlemek isteyen bir zihni temsil eder. Onun için kasaba halkı birey değil, tepkidir; acı çeken özne değil, veri üreten nesnedir. Ox’un asıl tehlikesi kaosu başlatması değil, kaosun bedelini üstlenmemesidir. Deneyin