Anton Çehov’un Altıncı Koğuş’u, benim için demiryolundan yüzlerce kilometre uzaktaki bir Rus taşrasını değil, tam şu an içinde nefes aldığım modern dünyayı anlatan sarsıcı bir aynaya dönüştü. İlk 40 sayfayı geride bıraktığımda anladım ki Çehov, adalet ve normallik kavramlarının aslında çoğunluğun azınlığa dayattığı birer zorbalık aracı olduğunu yüzüme çarpmak için bu hikayeyi yazmış.
Kitabı okurken kendime sormadan edemedim: "Normal kim, anormal ne?" Bugünün dünyasında rüşvete, haksızlığa, her türlü adaletsizliğe gözünü kapatıp uyum sağlayan, hiçbir şeyi sorgulamadan gününü kurtaran o kasaba halkı mı normal olan? Yoksa bu çürümüşlüğe karşı öfke duyduğu için parmaklıklar arkasına kapatılan İvan Dmitriç mi? Sistem öyle ikiyüzlü ki, Doktor Andrey Yefimıç sırf unvanının dışına çıkıp o "anormal" denilen adamda gerçek bir entelektüel derinlik bulduğu, ona yakın durduğu için toplum tarafından anında "deli" ilan ediliyor. Çünkü topluma göre normallik; sorgulamamak, "Ben de sizin gibi körüm, ben de hissetmiyorum" diyerek sürüye uymaktır. Ne zaman ki "Bir saniye, burada bir yanlışlık var" derseniz, toplum sizin de biletinizi kesiyor.
Bu okuma bana en çok şu acı gerçeği fısıldadı: Bu çamurlu kasaba sadece Çarlık Rusyası’nda değil, hepimizin hayatında var. Hepimiz kendi modern kasabalarımızda, düzenimiz bozulmasın diye susarak, "Ben neyi değiştirebilirim ki?" diyerek bir yerlere sürüklenip gidiyoruz. Doktor Andrey gibi odamıza kapanıp kitaplara, telefon ekranlarına ya da konfor alanlarımıza sığınarak kendimizi bu çürümeden muaf sanıyoruz.
Oysa Çehov’un o sarsıcı dehası tam burada saklı: Sessiz kalarak, eylemsizce izlediğimiz o kötülük mekanizması gün geliyor bizi de yutuyor. Eğer uyanmaz, o içimizdeki rahatsızlık hissini kaybeder ve zihnen teslim olursak; kendi ellerimizle inşa