Toplumca bir umut seferberliğine ihtiyacımız var. Baksanıza, korku tacirleri yine işbaşında, durmadan korku ve kasvet havası yayıyorlar ortalığa. İstanbul’un ve diğer büyük şehirlerin ümitsizlikle zehirlenmiş yeni çocuklarına söyleyecek bir sözümüz, onlarla paylaşacak bir düşümüz olmalı. Başkalarını görmezden gelerek, onların ıstıraplarını yok sayarak, daracık evlerine istinat duvarlarıyla saldırarak var olamayız. Eğlendiğimiz, yeyip içtiğimiz mekânlar, bindiğimiz arabalar, taktığımız mücevherler bizi soylu kılmaz. Soyluluk ötekini işitebilmekten yapılma bir mücevherdir.
Soylular, kalplerini bir mücevher gibi taşıyan ve kalpleriyle düşünen insanlardır. Bu ülkenin en soylu insanları, diğerlerinin acısını en çok içinde hissedenlerdir.
Galatasaray futbol takımının Avrupa’da elde ettiği başarılardan sonra dile getirilen bir slogan pek çok şeyi açıklamaya yetiyor aslında: “Avrupa Avrupa duy sesimizi/ Bu gelen Türklerin ayak sesleri.”
Bu slogan, mağlupların iniltilerinden yapılmadır. ‘Şanlı tarih’in bir gün dirileceğine duyulan samimi inanca tanıklık eder. Bir özlemi dile getirir. Tarih içimizde, bilincimizin en diplerinde yaşamaya devam eder. Milletimizin yeniden yücelmesini isteriz. Sorun şu ki bunun için pek azımız elini taşın altına koyar. Türklüğü ancak daha çalışkan, daha ahlaklı, daha özgürlükçü, daha üretken insanlar olarak yüceltebileceğimizi pek az düşünürüz. Kendi kavimlerimizi ancak daha iyi ve daha erdemli insanlar olabilirsek yüceltiriz. ‘Türklüğü aşağılamak’tan söz ediliyor. Peki ya darbe imalarında bulunan bir emekli general, devleti soymayı alışkanlık haline getirmiş müteahhit, komisyon ve rüşveti hak telakki eden bürokrat, farklı görüşleri üniversite bünyesinde istemeyen bir rektör ne yapıyor?