Bir sır idi bu. Öyle bir sır idi bu, herkese aşikâr olmayan. Kılıç korkusu, kalem gücü değildi bu. Buydu Leylä'yı perilerle tarttıran, hurilere kıskan-dıran. Buydu, canına Mecnun'un cemal ateşini vuran. Belā da buydu, yangın da. Dert ile ağlayan da bu, derde salan da. Çaresizlerin çaresi, hastaların merhemi. O'ydu yegâne dert orta-ğı. O'ydu her kapıyı açan ve kapayan. O'ydu suretleri ve can-ları bilen. Her şeye hakim olan O; her şeyi takdir eden O. Her şeye rıza da O'ndan; "La" ve "İlla"nın sahibi de O... Var eden de, yok eden de O... O, yegâne sığınak; O, biricik Sevgili. O'ydu Mecnun'un ahıyla İbn Selam'ı yere seren.
Bu bir aşktı. Bir güzellikti bu. Güzellik ile aşkın paralellik prizmasıydı. Bu güzellik, cihanı gösteren bir ayna; bu aşk, o aynanın cilāsıydı. Güzellik olmasa aşk ortaya çıkmaz; aşk ol-masa güzellik yüz göstermez. Aşksız güzellik bayağıdır; güzellikse aşk pazarında mezat... İşte Leylâ, işte Mecnun. Mecnun rahatı artıran bir sırça kadeh; Leyla onun saf şarabı. Mecnun'un olgunluğu Leyla'dan; Leyla'nın dilberliği Mecnun'dan. İki bedene bir gerçek; iki surete bir ruh. İrfan sahipleri bilir bunu; anlar cihanın bilge akıllıları.