Bana düşmanlıklar kadehinde sunulmuş dostlukları sen öğrettin. Bana puthâneler içinde gizlenmiş Kâbe’yi de sen gösterdin.
Kimyâ, simyâ ne ola? Âlem halkı toprakları altın kılmaya uğraşırken, altınları toprak etmek zevkini de gene bana sen öğrettin.
Dünyâ denen nankör ele, nice binlerce ok verdin. Yüreğimi de karşısına nişangâh diktin. Vurdu. Vurdukça keyfi artıp tekrar tekrar vurdu. Kanamadı, kanamazdı. Zîrâ vuran eli öpmeyi, sillelere gülmeyi de o sihirli dudağınla bana gene sen öğrettin ey gönül iksiri!
En ummadığım zamanda, en umulmaz ellerden gönlüme yaralar açtırdın. Oluk oluk kanları seyrederken, canımı yakana, yana yana duâ etmeyi de, bana gene sen öğrettin.
Sana “Git” demiştim. Amma sözümü geri alıyorum, ey benim hâl âşinâm, sırdaşım, yoldaşım gitme!
Bilirsin ki sevdâ lugatınde isyan ve hırçınlık, itâat ve inkıyadın yerini almıştır. Bir reddin içinde bin kabul olduğu gibi…
Gitme, haldaşın, gitme… gidersen de tez dön. Ko, perîşan olayım, divânelere döneyim, yeter ki dinle beni de, tez dön bu virâneye…
Anladım: ben sensiz olamayacağım, ey yürek yanığı!
Geceyi ürpertip coşturan ben değilim; sensin ey yürek yanığı! O gece ki, elimde hırpalanmaktan bezmiş gibi, bak, işte vakitsiz kaçmaya uğraşıyor. Ben ise, ölüm dirim boğuşuna düşmüşler misali, isyanla teslimiyetin çalkantısı arasında onu sımsıkı tutuyorum.
Bu gece dağları sırtıma yüklesem ağırlık duymayacağım. Göklere tırmanıp yıldızdan yıldıza atlasam yorgunluk çekmeyeceğim. Kainatı kucaklayıp göğsümde ezsem kanmayacağım, doymayacağım. Zira bütün haşmetinle can evime geleceğin tuttu ey yürek yanığı!
Dünya, çirkefini penceresinden döken kadının hareketine özenip, gözünün tutmadıklarını, kendindem dışarı atmak istese de atamaz. Sırlı bir câzibe kânunu, çöpü de çirkefi de gene onun bağrına iâde ederken, ya ben, kötülük ve fenalık damgası yemiş talihsizlikleri, yeryüzü manzûmesinin âhenkleri arasında görmekten de göstermekten de nasıl baş çevireyim?