Ahmed Arif

Ahmed Arif

9.1/10
1.412 Kişi
·
4.369
Okunma
·
1.679
Beğeni
·
29.979
Gösterim
Adı:
Ahmed Arif
Unvan:
Kürt Şair ve Gazeteci
Doğum:
Diyarbakır, 21 Nisan 1927
Ölüm:
Ankara, 2 Haziran 1991
Ahmed Arif (d. 21 Nisan 1927, Diyarbakır - ö. 2 Haziran 1991, Ankara) Kürt şair ve gazeteci.

Yaşamı

Ahmed Arif, 21 Nisan 1927’de Diyarbakır’ın Hançepek semtindeki Yağcı sokak 7 no’lu evde dünyaya gelir. Ahmed Arif Diyarbakır Lisesi'nden mezun olunca Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okudu. 1940-1955 yılları arasında değişik dergilerde yayınladığı şiirlerinde kullandığı kendine has lirizmi ve hayal gücüyle Türk edebiyatındaki yerini aldı. Türkçeyi en iyi kullanan şairlerdendir.

Şiirlerinde hep ezilen insandan yana oldu ve ezilenlerin kardeşliğine vurgu yaptı. Şiirlerinin toplandığı tek kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim 1968'de yayınlandı. Türkiye'de en çok basılan kitaplar listesindedir. Ahmed Arif şiiri hala gençliğe damgasını vurmaktadır. Ahmet Kaya, Cem Karaca gibi sanatçılarca bir çok şiiri bestelenmiştir. Ankara'da yalnız yaşadığı evinde 2 Haziran 1991 yılında geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.

Edebi Eleştiri

Ahmet Oktay'ın Karanfil ve Pranga (Istanbul: Metis Yayınları, 1990) adlı çalışması Ahmed Arif şiiri üzerine yapılmış en detaylı çalışma olarak kabul edilir.

Ayrıca, Muzaffer İlhan Erdost'un 'Üç Şair' adlı kitabında da, Ahmed Arif şiirinin yorum ve çözümlemeleri bulunmaktadır.

Adiloş Bebe adlı şiiri Cem Karaca , Moğollar ve Grup Kızılırmak tarafından şarkı yapılmıştır.

Şiir kitapları

Hasretinden Prangalar Eskittim. (Everest yayınları, ISBN 975-297-021-4, 57. basım, 2006);
Yurdum Benim Şahdamarım (Everest yayınları, İstanbul, Kasım 2005, 5. Basım, ISBN 9789752891036)
Hasretinden Prangalar Eskittim (1968-2008 40. Yıl Özel Basımı), İlk Basım: Mart 2008, Metis Edebiyat

Şiirlerinden bazıları


Akşam Erken İner Mahpushaneye
Anadolu
Ay Karanlık
Sen Hep Şerefinle Yaşarsın Baba
Bu Zindan Bu Kırgın Bu Can Pazarı
Diyarbekir Kalesinden notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi
Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden
Hasretinden Prangalar Eskittim
İçerde
Kara
Karanfil Sokağı
Leylim Leylim
Merhaba
Otuz Üç Kurşun
Sevdan Beni
Suskun
Unutamadığım
Uy Havar!
Vay Kurban
Yalnız Değiliz
Kara


Bestelenen şiirleri


Ay Karanlık: Ahmet Kaya - Maviye Çalar Gözleri
Ay Karanlık: Cem Karaca - Ay Karanlık
Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebe: Cem Karaca - Adiloş Bebe
Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebe: Grup Yorum - Adiloş Bebe
Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebe: Kızılırmak - Adiloş Bebe
Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebe: Moğollar - Adiloş Bebe
Hasretinden Prangalar Eskittim: Ahmet Kaya - Hasretinden Prangalar Eskittim
Hasretinden Prangalar Eskittim: Suavi - Hasretinden Prangalar Eskittim
İçerde: Rahmi Saltuk - Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin
Kara: Grup Ekin - De Be Aslan Karam
Otuzüç Kurşun: Cem Karaca - Otuzüç Kurşun
Otuzüç Kurşun: Grup Baran - Otuzüç Kurşun
Otuzüç Kurşun: Zülfü Livaneli - Kirvem
Otuzüç Kurşun: Fikret Kızılok - Vurulmuşum
Otuzüç Kurşun: Onur Akın - Otuzüç Kurşun
Sevdan Beni: Cem Karaca - Sevdan Beni
Sevdan Beni: Fikret Kızılok - Haberin Var Mı
Suskun: Fikret Kızılok - İki Parça Can
Suskun: Ahmet Kaya - Suskun
Suskun: Edip Akbayram - Suskun
Suskun: Alaaddin Us - Suskun
Unutamadığım: Cem Karaca - Unutamadığım
Unutamadığım: Grup Baran - Unutamadığım
Uy Havar!: Ahmet Kaya - Oy Havar
Vay Kurban: Cem Karaca - Vay Kurban
Vay Kurban: Grup Baran - Seni Sevmek Felsefedir
Vay Kurban: Grup Yorum - Gün Ola
“Canım Benim,

Bilir misin, 'canım' dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.“
Mağlup mu desem, mahçup mu?
Ama ikisi de değil,
Ben garip, sen güzel, dünya mutlu...
Öyle tuhafım bu akşamüstü.
(...)
Ahmed Arif
Sayfa 153 - Yeryüzü sayı 11 - Mart 1952
''Deli kadınlar iyidir... Onları çok severim. Çünkü ne kahkahaları tutsak, ne gözyaşları sınırlı, ne arzuları mahpus, ne öfkeleri prangalıdır..."
Bir de kuşlar var hakim bey,
Her şeyin başı onlar.
Onlar özgürlüğü koyuyor insanların kafasına.
Baksanıza, terörist terörist uçuyorlar.
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile,
Dayan rüsva etme beni.
Terketmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın, karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça...
Ve ellerim, kelepçede,
Tütünsüz, uykusuz kaldım,
Terketmedi sevdan beni...
Ben bütün bu manasız iç sıkıntılarından senin var olduğunu hatırlayarak sıyrılıyorum.
Kimselere mecbur olmadım, olmam da. Yiğitliğim ve rivayet olunan erkekliğim bundandır... Ama senin mecburun olmak, beni hiç mi hiç küçültmüyor. Aksine yüceltiyorsun, İNSAN ediyorsun, yaşatıyorsun...
22 Şubat 2018

İstanbul

Ahmed abime;

Mektubuma yeni başlamış gibi görünüyorum değil mi abi, ilk hitap edişimmiş, ilk cümleye başlayışımmış gibi. Yok ama. Sana mektup yazmayı dördüncü deneyişimdir bu. Sen nasıl yazıyordun ki acaba, canından çok sevdiğin Leylin'e? Hiç düzeltmeden içinden geldiği gibi mi, yoksa törpüleyerek mi? Ah, evet. Okudum onları. Leylâ ablama yazdıklarını. Affet, girdim özeline. Şahit oldum nasıl sevdiğine, fedakarlıklarına, acılarına, hayatına abi. Okuyamadım ama hepsini, mektupların varmış hani; alıcısını bulamayan. Hah işte, onları okuyamadım ben. Ah be, keşke görseydim, okuyabilseydim hepsini. Sövme bana, Leylâ ablamın cevaplarını merak etmedim mi sanıyorsun? Sadece mektuplarını da değil, senin elinden çıkan her şeyi okuyabilseydim keşke. İster miydin ki senin şairliğini böylesine seven bir insan olsun? Senin Leylâ ablamı sevdiğin gibi olamaz belki –belki?!- ama biz de severiz be abi. Seninkinin yanında esamesi okunamayacak olsa da ben de değer verebilirim nihayetinde. Hem de senin gibi görüp tanıyarak, konuşarak da değil. Bak, hiç tanımadan, sadece okuduklarını bilerek hem de. Bu konuda kendimi senden üstte sayabilir miyim? Hayır mı? Öyle olsun.



İlk okuyuşum seni. Ne ayıp değil mi ama?! Oysaki sen herkesin -kızma ama evet, herkesin- okuması gereken birisin. Hem de okurken de "bu nasıl aşktır?", "bunu diyebilmek yürek gerektirir", "nasıl bir adamın mektuplarını okuyorum ben" ve "bunların yazıldığı kadın nasıl biri ola ki?" diye sorgulayacağı biri de, aynı zamanda. Aşk, sevgi diyorum ama abi, aşk mıdır seninki? Değildir bence. Hem zaten bizim zamanda aşk ayağa düştü, seninki öyle adlandırılsa seni aşağılamış oluruz. Bambaşka bir şey seninkisi.



Yeni paragrafa geçiş yaptım. Çünkü o arada bir sürü kelime karalandı abi. Ne olduğunu bulmaya, adlandırmaya çalıştım senin Leylin'e olan sevgini. Ama yok. Bulamadım. Bulabilecek bir kelime dağarcığına sahip olmamakla birlikte, adlandırmaya gerek de yok hani. Seviyorsun ki işte. Evleneceğini öğrenince, "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım." diyecek kadar, kendi üzüntünü yazarken Leylâ ablamın üzüleceğini bildiğinden kısa kesip ondan bahsetmeye devam etmek isteyecek kadar, onun kocasına selam yollayıp "Gözlerinden, burnunun, üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm..” diyebilecek kadar. Bak abi bunu yazınca aklıma ne geldi, ya kocası seninle konuşmasını istemeseydi? Ne yapacaktın o zaman? Hep yazdığın -ve okurken bizi (Ne? Bir okuyan benim mi sandın?) kahreden- gibi; öldürecek miydin kendini? Kıyacak mıydın o mücadeleci, haksızlığa göz yumamayan ve tüm o güzel şiirlerin (evet, ablamdan tavsiye istediğin yerleri de biliyorum, şaşırma artık.) arkasındaki ruha? Neler yaşamışsın, bi Leylâ ablamın düzensiz -hep de geç- mektuplarıyla mutlu olurdun tabii. Sürgünlerden kaldırabilseydin başını, mutluluğu da tadabilirdin belki. Hastalıktan bir de bak. Ne çok hasta oldun be abi, sanki sağlıklı olsan mutlu olacakmışsın gibi sağlığına kavuşamadın bir türlü. İkisi de olamadı zaten.



Tekrar geliyorum, anımsatmak olacak biraz ama (Unuttuğunu kastetmiyorum hayır, bir anlığına bile unutacağına inanmam, sen söylesen de inanmam abi. Leylâ ablaya yazdıklarına güvenirim çünkü ona yalan söylemezsin sen.) Nasıl sevdin abi? Sadece mektuplarının sonundaki kelimeleri bile toplasak bir aşk mektubu eder. Hiç mi hiç umut vermemesine rağmen hem de Leylâ ablamın. Hep dost gibiydin onun için sen. Ama o sana neler nelerdi... Senin de dediğin gibi: "Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâ'sın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun." Eh, bu sözün üzerine daha ne diyeyim ki ben?



Sana sormak istediğim ama cevabını alamayacağım çok soru var. Sevdiğini görmek için delirip onu gördükten sonra ayrılacağınız ve evinize döneceğiniz zamanı düşünerek kahrolmak ne be abi? Herkes seni tutuyor biliyor musun, ah zalım Leylâ diyorlar onun için. (Ben de diyorum ama seni yeni okuduğumdan, duygularımın tazeliğinden abi, kızma lütfen.) Ahmed Arif seni böylesine severken--- Şimdi. Olmadı ki bu. Sanki sen isminle tanınmışsın da meşhur bir adam Leylâ'yı sever gibi oldu. Yok. Öyle demek istemem ben, çünkü sen ona olan sevginle Ahmed Arif olmuş adamsın. Düzeltiyorum bak: "Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken" Nasıl? Daha uygun oldu mu? Senin gibi cümle kuramıyorum affet. Ben de isterdim burada iki mısrâ döktürmek falan ama işte, olmayınca olmuyor. Dönüyorum şimdi tekrar: Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken, sen nasıl onu onun gibi olmasa da –kimse de beklemiyor zaten bunu- beraber olacak kadar sevemedin diyorlar. Diyoruz işte, neyse. Haklılar be abi. Okurken seni, yazdıklarını, düşündüm hep "Leylâ abla ne demiştir ki buna cevaben?" diye. Ne diyebilmiştir ki? Onu sıktığından değil, hayır. Senin yazdıkların öyle şeyler ki ne cevap vereceğini şaşırır insan. Altta da kalır tabii, her türlü. Mütevazı desen nereye kadar, böbürlense nereye kadar. Çok zor duruma düşmüş benim ablam. Sen düşürmüşsün onu bu duruma ama üzülme, biz sendeki mektupları göremesek de –harbi, ne yaptın onları?- eminim ki üzmemiştir o seni. Hem, nasıl üzsün ki, senin gibi seveni bulmak kolay mı, bir de üzme lüksüne sahip olsun? (Bulmak kolay mı dedim de, kim isterdi senin onu sevdiğin gibi sevilmek acaba, istemezdim bak ben. İki tarafa da yazık değil mi?)



Biraz önce son cümlelerimi yazarken yavaşladım abi, aklıma geldi çünkü. 15 Ocak 1957. O gün yazdığın mektup. Daha önce hiçbir kitap okurken ağlamadım abi. Bir seninki işte. Dahası da olur tabii ama ilkler unutulmaz ya... Neyse, konudan saptım bak, mektuba gelelim; Leyla ablanın mektubunu ona geri yolladığını söylediğin olan hani. Maddelemiştin bir de tüm diyeceklerini. Üzmüş seni Leylâ abla ("ablam" değil, "abla", hatırladım çünkü kırgınlığımı. Sana ne oluyor deme, ağladım ya işte, önemsedik demek ki canım, sen de!) ben de üzüldüm. Senin amacının kötü olmadığını biliyorum ama ben, Leylâ abla yanlış anlamış sadece. Üzme sen kendini. Üzülmeseydin keşke. Buz tutmuştu o mektubun bak. Yine sevgi doluydu ama mesafe mi sokmuştun biraz, bir şey olmuştu. Hem Leylâ'yı şiir yazmaya teşvik eden sen değil misin? Nankörlüktür bence bu. Öyle demeyeyim mi Leylin'e? Peki tamam.



Diyeceğim çok daha ama seni yormak ve de zamanını almak istemiyorum. Ama son bir düşüncemi dile getireceğim sana karşı, bazen düşünüyorum ki; sen mutlu olsaydın da biz seni bilmeseydik mi daha iyi olurdu, yoksa; bu haliyle, senin mutsuz olman sebebiyle bizim seni tanımamız mı daha iyi? Bilemiyorum. Ne burnun kalkıyor hemen? Bi senden bahsetmiyoruz herhalde. Birçok şair için de derim bunları, tek sanma kendini. Yerin de ayrıdır ama artık, bilesin.



Sevdim ama seni. Sen Leylâ'dan başkasını sevmeye değer görmezdin belki ama, olsun karşılıksız sevmenin ne düzeyde olabileceğini okudum zaten senin elinden. Diyarbakır'a benden selam olsun. (Karpuz da yollamak istemiştin bak, canım çekmişti. Biz istesek umurunda olur mu hiç?!)

Sevgilerimle,

(İmza)



***

Buraya kadar olan kısım Ahmed abimeydi. Buradan sonrası ise asıl inceleme denebilecek şekilde; kitap hakkında bilgiler, benim birkaç(!) lafım (çoğunluğu bu oluşturuyor, çaktırmayın) ve teşekkürümden oluşuyor. ^^

***



Sitede takip ettiğim bir okurun bu kitabı okuduklarına eklemesiyle başladı her şey. Hayır, hayır. Hikaye anlatmaya geçmiyorum bu sefer de, merak etmeyin. Ahmed Arif'i hiç okumadım daha önce. Okusam da şiirlerinden başlarım diye düşünüyordum ama işte, o paylaşımı görünce ben de eklemek istedim okuyacaklarıma. Ekledim eklemesine de hemen okumayı düşünmüyordum ki, daha okuyacağım bir sürü kitap vardı sırasını bekleyen. Ama Yaren yorum yaptı, ben de okuyacağım beraber okuyalım diye. Çok mutlu oldum çünkü kendisi sitede sevdiğim okurlardan birisiydi ve birkaç gün sonra da okumaya başladık. Böyle tanıştım işte Ahmed Arif ile, alelacele. Nasıl hazır olunabilirdi bir kitap veya yazar/şair için bilmiyorum ama erteledikçe ertelediğimi düşününce şans eseri sayabiliriz.



Kitabın ön sözünün "Mektup, mektubu yazan ve gönderen ile mektubu alan ve okuyan arasındaki gizlidir." diye başlamasıyla birbirini desteklercesine Leylâ Erbil başta yayınlamak istememiş mektupları. Kendisi öldükten sonra basılması düşüncesindeymiş ki sonradan Ahmed Arif'in oğlu Filinta Önal ile tanışıp onun da onayını alınca yayınlanmasını kabul etmiş. İyi ki de etmiş ama ölmeden önce kitabı görmek istediğini dile getiren Leylâ Erbil ne yazık ki kitabın basıldığını görememiş. Hepsini birlikte kitap olarak okuyabilseydi pişmanlıkları olur muydu acaba, insan düşünmeden edemiyor...



Mektuplar 1954-1959 yılları arasında ve 1977'de de son bir mektup olarak yazılmış. Ahmed Arif kesinlikle düzgün konuşan birisi değil, kitabın içerisinde sansürlenmiş bir sürü küfür var. Birkaç tanesini de Ahmed Arif'in kendisi sansürlemiş. Genel olarak mektupları okuduğunuzda üzülüyorsunuz onun için evet ama Leylâ'ya yazdıklarıyla Leylâ'ya da üzülüyorsunuz. Özellikle Ahmed'in yüceleştirdiğini okuyunca Leylâ'yı; Leylâ ne hissetmiştir, ne düşünmüştür, ne cevap vermiştir, ne yapmıştır da bunları hak etmiştir gibi düşüncelerde buluyorsunuz kendinizi. Tanrılaştırmak dedim ama, nasıl bir tanrılaştırma? "Seni Tanrı gibi değil, Tanrı kavramını Leylâ gibi seviyorum. Yoksa korkunç bir şey olurdu. Ömrümce; kıyamete dek elimi bile değdiremeyeceğim Tanrıyı neylerim ben?" kendisinin ağzından tam olarak böyle işte.



Okurken sürekli sayfa sayıma baktım, nasıl bağlanacak, nasıl bitecek bu mektuplar diye ve okunmadık sayfa sayısı azaldıkça kalp atışım hızlanmaya başladı. Bittiğinde de o duygu yükünü boşaltmam gerektiğine karar verdim ve işte şu an buradayım. Dört yıla yakındır bu sitede olup da tek bir inceleme yapmadan, sadece takip ettiğim okurların incelemeleriyle yoluma devam eden biriydim ben. İnceleme yazmak bir süredir aklımdaydı ama kendime güvenim yoktu ve utancım vardı. Nasıl yazacaktım ben bir kitap hakkında kendi düşüncelerimi de insanlar okuyacaktı onu? Böyle düşünürken tabii çok sevdiğim cânım okurların da teşvikiyle (üstünkörü geçmeyeceğim bu konuyu tabii ki, huyum değildir) yazdığımı yayınlama kararı aldım. İlk inceleme yazdığım kitap da Ahmed Arif oldu, mutluyum. Teşekkürler iki inceleme uzunluğunda olan bu yazıyı okuma zahmetine katlandığınız için -kaç kişi kaldıysanız artık.



Benim için asıl önemli kısım burası ama. Beni inceleme yazmaya teşvik eden insanlara teşekkür ettiğim kısım yani. Başlıyorum:

Şu an kendisi burada olmasa da başlıca destekçilerimden Beyza (Horselover), ben tam incelemeye başlamışken bana "neden inceleme yazmıyorsun, yazmalısın" diyen Tuba Paçacı kendisinden inceleme yazmamı istediğini duyunca şok olduğum Semih abi, yazıp yazıp sildiğim incelemelerimi bilen ve ben okurdum diyen tek kişi olma özelliğini taşıyan Oğuz Aktürk (güzel inceleme okumak istiyorsan git kendinkilerinin üzerinden geç :p), kendisinin hesabı bulunsa hesabına şu an girmeyen ama vakti zamanında yine ısrarda bulunup cesaretlendirmeye çalışan canım pluto'm, ilk tanıştığımız zamanlarda bana söyleyen ama benim o zamanlar hiç oralı olmamamdan ısrarı kesen ve sitedeki profilini ne yazık ki boş tarlaya çevirmiş Freyja hiç muhabbetim olmadan sadece takip ettiğim ama bana mesaj atıp yazmalısın diyen, kendisi bilmese de benim için çok değerli olan sayın zeyneb kendisinin ilk incelemesine şahit olduğum ve beni de gaza getirmeye çalışan -ki göründüğü üzere işe de yarayan- Hayriye Ç. ve incelemenin puanlamadan çok daha iyi olduğunu söyleyerek benim de inceleme yazabileceğimi ve yazmamı sabırla bekleyeceğini söyleyen https://1000kitap.com/mukkef/Duvar/. Hepinize çok ama çok teşekkür ediyorum. Artık ben de başkalarını inceleme yazmaya teşvik edebilirim. ^-^ Buraya kadar okuyan –ya cidden, gelen var mı buraya kadar, amma uzun oldu- herkese sonsuz teşekkürler. Sabrınızdan ötürü de seviliyorsunuz ayrıca. *-* Ee, nasıl bitiriyoruz incelemeleri? Öylece bırakmalı mıyım? O kadar mı? İyi, kolaymış.



Değilmiş.

Buradan benim çenemi açtırmamanız gerektiğini anlamış bulunmaktasınız. Son olarak, ama son olmayarak; (buna last but not least deniyor da Türkçede ifade edemedim) bu ilk ve muhtemelen en uzun incelememi de burada arada tartışmalar yaşasak da en uzun süredir konuştuğum şahsa ithaf ediyorum. Üzerimdeki en büyük destek onunkiydi. Özleneceğini bilsin ve var olsun. ^^
Pranga ne demek baba?

İnternet ortamında doğan çocuklardan değildik. Bilgiye kolay ulaşamazdık. 2000 ve sonrası doğumlular bence çok şanslı bu konuda.

Kitabın kapağında bir pranga fotoğrafı yoktu. Babam eliyle göstererek anlatmaya çalıştı. Yetmedi kağıda şeklini çizdi. İşte pranga budur dedi. En son iyice kavrayabilmem için bacağımı şu an ne olduğunu hatırlayamadığım bir kumaş parçasıyla masaya bağladı. "Hadi git gidebilirsen. Eğer kötü şeyler yaparsan sana böyle pranga takarlar." dedi.

Hasretinden prangalar eskittim kitabının hikayesi ise şöyle;
Ahmed Arif’in kitabı için düşündüğü ilk ad bu değildi. “Kitabımın adını ben 'Dört Yanım Puşt Zulası“ koymuştum. Ama sevgili kardeşim Ali Özoğuz buna engel oldu. Bana “Kitabına böyle bir ad koymaya hakkın yok' dedi. ''Seni 15 yaşında çocuklar, kızlar taparcasına seviyorlar. Sen bununla ola ki burjuvazinin tuzaklarımı söylüyorsun. Ama şu da var, o çocuklara saygı duymalısın. Hatta bu adı bir şiirine bile verme mısra olarak kalsın.“

Düşündüm ve Ali'ye hak verdim. Madem öyle kitabımın adı Hasretinden Prangalar çürüttüm olsun dedim.

Fakat 'çürüttüm' sözcüğünü sevmedim. Bir de bu sözcükte üç tane 'ü' geliyor ya arka arkaya, kulağımı tırmaladı. İç kulağımı, yani gönlümü tırmaladı. Her şairin bir de yüreğinde kulağı vardır. Onu tırmaladı işte. Müzik ve anlam bakımından daha güçsüz buldum. O nedenle 'eskittim' dedim"

Ahmed Arif bana pranganın ne olduğunu merak ettiren kitabın sahibi idi. Pranga kötü şeyler yapana takılıyordu ya hani Ahmed Arif işte öyle kötü sevmiş ki hasretten prangalar eskitmiş bir yüreğe sahipti. Hırçın sert şiirler yazan başıbozuk bir dağ şairiydi. Öfkesini, umudunu her mısraya mavzerle işlemişti. Cesur ve korkusuzdu şiirleri. Herbiri birer ağıt niteliğinde olan bu şiirler kesinlikle okunmalı.
Denildiğine göre bir posta pulu için 2 saat hamallık yapmıştır Arif. Sevdim diyor, çok sevdim. "Gözlerinden, burnunun üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım" diyor "öperim ömrüm..."
Ne yazık ki sevgisi karşılık bulamıyor, bir dosttan öteye gidemiyor Leyla için, sessizce kabulleniyor Arif... Canı, yarı parçası, Leyla'sı ona hayat arkadaşı gözüyle bakmasa da vazgeçmiyor ondan, tamam "altın yürekli dostum" ol o zaman diyor. "sen ister dostum ol, ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol."

"Bu, beşinci mektubum yine 5-1 mağlubum. Benim de mağlup olmam mukaddermiş meğer." Ama yine de yediremiyor kendisine, Anadolu insanı çünkü, zayıf olabilir mi hiç? Leyla'ya yazmış gibi görünse de kendisini teselli ediyor mısralarında Arif. "Kimselere mecbur olmadım, olmam da. Yiğitliğin ve rivayet olunan erkekliğim, bundandır... Ama senin mecburun olmak, beni hiç mi hiç küçültmüyor. Aksine yüceltiyorsun, İNSAN ediyorsun, yaşatıyorun..." Arif, Leyla'nın aksine kaba bir adam, hapishane yılları ve sürgün de büyük etkendir bunda elbette. Hakaretvari konuşuyor, küfür ediyor hatta. Yine de her şeye rağmen sert profilin altında ince, naif bir yüreği var Arif'in. Gözlerinden öperim diyor, daha ne desin? O zamanın yaşantısını da yansıtıyor yazılarında, Diyarbakır'ı anlatıyor, halkı anlatıyor bize.

Leylim Leylim'i bir kadın gözüyle okuyunca ise daha çok sevdim Arif'i... Hangi kadın istemez ki böyle sevilmeyi, bir adamın yüreğinde, aklında, ruhunda yer almayı... Neden sevmedin be Leyla? "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin!"
Bu nasıl bir çaresizliktir... Nasıl gönlün razı oldu? Zalim Leyla...

Fakat bu duygulardan arınıp Leylim Leylim'i gerçekçi ve eleştirel bir bakış açısıyla da incelemeliyim. Arif mektuplarında fazlaca kaba ve hakaret içerikli söylemlerde bulunuyor. Bir insanın hele ki bir kadının bu tarz ahlaksız yazıları okuması iğrenç ve utanç verici bir durumdur. Kitap yalnızca Ahmet Arif'in mektuplarından oluşmakta bu sebeple Leyla Erbil ile aralarındaki ilişkiyi net olarak bilmek mümkün değil fakat mektuplardan gördüğüm kadarıyla aşık bir insandan ziyade hastalıklı düşünen, saplantılı bir adamdır Arif ve mektupları, ilişkisi bulunan hanımefendi için bir süreden sonra rahatsız edici bir boyuta ulaşmıştır.

"Senin bana hakaret ettiğini, daha doğrusu ilanı aşklarımdan usanıp, bana hakaret etmek mecburiyetinde kaldığını, arkadaşım [...] naklen duymuş."
Şairlerin, yazarların mektupları vardır; sevgiliye, babaya, evlada yazılmış mektuplar. Ahmed Arif’in “Leylim Leylim”i de bunlardan biridir.

Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e seslenişi, serzenişi bir sevgiliye yakarış şeklindedir ki özel sayılacak hatta mahrem denilecek nitelikte mektupları da dikkat çekicidir kitabında. Arif, dost gördüğü, dost bildiği Erbil'e açmıştır koca yüreğini. Onu, yere, göğe sığdıramamıştır dünyasında. Çok sevmiştir, delicesine, tutkulu, şehvetli, ihtiraslı, önüne geçemediği, yüreğine söz geçiremediği bir aşktı bu. Bunun yanı sıra koruyan, esirgeyen babayiğit bir yürekle sarıp sarmalamıştır sevdiğini. Gözünden sakınmıştır. Onca kaba söylemlerinin içinde ne incelikler saklıdır oysa. Mektupları okurken ilk dikkatimi çeken de bu olmuştur. Mektuplarını kaba bir dille ve bazen küfür sayılabilecek söylemleriyle yazmış olması beni şaşırttı diyebilirim. Fakat okudukça ve derine indikçe anlaşılıyor ki koca yürekli Adamın yaşam tarzından dolayı kullandığı bir dil, bir ifade şekliydi bu. Yaşamındaki sürgün ve hapis yıllarının etkisi de bir hayli yansımıştır sözlerine.

Ahmed Arif, Leyla Erbil’e büyük bir aşkla bağlıydı. Ancak Erbil’de bu aşkın karşılığı yalnızca dostluktu. Aslında Ahmed Arif'in bu konuda da sessiz bir kabullenişi var. O ne olursa olsun Leyla Erbil'i hayatında tutma derdindeydi oysa.

Ahmed Arif’in, her mektupta hitabı değişmektedir. Mektuplara “Leylâ Zalim Leylâ!, “Leylim”, “Leylâ cânım Leylam”, “Leylam”, “Kardeş Çocuk”, “Dost”, “Canım Kardeşim”, “Canım”, “Çok Aziz ve Biricik Dost”, “Merhaba” gibi hitaplarla giriş yaparak onu yaşamının her yerine koymuştur. Âşıktır… Yeri geldiğinde bu duygusunu dile getirmiş, güzelliğinden, kadınsı cesaretinden ve yüreğinden dem vurmuştur.
“Suskun, uzanmış seni yaşıyorum."

"Gözlerinden, burnunun üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm. Yaşşa! "

"Gene uykusuz, mutsuz, tedirginim. Sana yazmak, yazmak, yazmak istiyorum... Seni bütün şafaklarda, evrenlerin o ıssız ihanet saatinde öperim. Ve sen geçersin içimden. Bitmek bilmezsin."

"Beni sevmediğini söylemek ne diye üzer seni? Bu da bir gerçek. Sevgiyi yaratmak gerek. Bunda da bazen tek yönlü uğraşma, verme, ölümü göze alma, sonuç vermiyor. İster istemez işi bir talih meselesi olarak ben çoktan kabullendim. Üzme, zorlama kendini. Beni hiç sevmedin."

Leylâ Erbil'in yaşam tarzı Ahmed Arif’in yaşam tarzıyla tamamen zıttır. Erbil, mütevazi, kibar bir hanımefendidir, bu yüzden Arif'in kullandığı küfürlerden ve kaba sözlerinden oldukça rahatsız olmuş ve onu uyarmıştır

Okuduğum ve hissedebildiğim kadarıyla söyleyebilirim ki bu derece mahrem mektuplarının paylaşılmasını asla istemezdi Ahmed Arif. Mektupları Leyla Erbil'in ısrarlara dayanamayıp yayınlattığını okumuştum bir makalede.

Şöyle not düşülmüştü; Leyla Hanım o yıllarda istemiyordu yayınlanmasını. ‘Ben öldükten sonra...’ düşüncesi hâkimdi. Ahmed Arif’in ailesini incitmekten ya da ‘Leyla Erbil, bu büyük şairin aşkıyla gündeme gelmek istiyor’ dedikodularından çekindiğini de söylemişti. Leyla Erbil yayıneviyle son görüşmelerinde zamanının kalmadığını ve ölmeden kitabı görmek istediğini dile getirdi. Sonra sağlık durumu iyice ciddileşti ve ne yazık ki kitabı göremeden aramızdan ayrıldı.( alıntıdır)

Ne hazin bir sonla bitmiştir bu hikaye.Ben okurken çok etkilendim Leylim Leylim'i. Ve halen etkisinden de kurtulabilmiş değilim. Özel mektupları okumak ne derece doğrudur tartışılabilir fakat okunması gereken bir kitap diyorum.

"Son defa gözlerinden öpüyorum. Sade, mezara kadar götüreceğim tek sevdasın. Bunu unutmamanı istiyorum..."
Not: Bu bir inceleme değil, doğum günü kızına ithaf edilmiş bir açık mektuptur. Pek tabii Leylim Leylim’in bu dostluktaki yeri tartışılamayacağı için de bu fonda yazmak işten bile değildi. Affınıza sığınıyorum.

Sevgili Roquentin , kitabı bitirmemin üzerinden 1 haftadan fazla geçmiş olmasına rağmen incelemeyi tam da 22 Şubat’a denk getirmiş olmamı kesinlikle üzerine alınabilirsin. Tabii bu sürede mektubunun ve kitabımın elime ulaşmış olması da hoş bir tesadüf oldu. Tabii hayatta tesadüf diye bir şey varsa :) Sahi nedir tesadüf? Ne anlatmıştım sana hatırlarsın, hayran olduğum birinden bahsederken, “hayata benimle aynı pencereden bakan bir insanı daha görünce yaşadığım his, rahatlamaktı. Düşünsene aynı cümlelerde durup düşünmüşüz, aynı satırlarda iç geçirmişiz” demiştim. Şimdi sana bakıyorum da o zaman yaşadığım rahatlık hissinden çok daha fazlasını hissediyorum. O zaman yeni birini keşfetme heyecanı vardı; seni ise hep tanıyormuşum gibi bir his. Henüz yüz yüze görüşemediğiniz bir insanı ne kadar tanıyabilirsiniz bilmem ama sanki ruhlarımızın yolları çok öncelerden kesişmiş de karşılaşana kadar uykudalarmış gibi. Sabahattin Ali ile oldu tanışıklığımız, Van Gogh, Zweig ve daha niceleri ile devam ediyor. Hele de Ahmed Arif… Ah o Leyli…

“Nasıl bir sevdadır yahu bu” diyor insan durup durup. Biliyorum, sen kıyamıyorsun da Leyla Erbil’e. Haklısın da. Bilirim, sevgi her şey demek değildir her zaman. İnsan seçemiyor da kimi nasıl seveceğini. Ahmed Arif çok seviyor ama bu aşk mı, bilmem. Bir kara sevda bence onunki. “Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.” Diyor ya Sabahattin Ali öyle bir şey. Kaybetme korkusu demiştin ya hani, öyle korkuyor ki bir daha mektup alamamaktan ne dese tamam onun için. “Elbet iyi çocuktur, sen sevdiğine göre” diyişi yok mu bir de? Nasıl bir kabulleniştir bu? Nasıl desem insanın içinden, tutup sarsası geliyor “yapma be abi, kendine gel” diye. Sevdada her şey mübah mıdır Elif? İnsan sevdi mi her şeye katlanır mı? O gelgitleri de çok hissettirmiyor mu kitapta? Her satır arasında beni gör, beni duy, beni anla diye çırpınıyor resmen ama bir yandan da hep böyle devam etsin, ben böyle mutluyum diyor. Leyla Erbil de onu anladı mı anlamadı mı, bilemem fakat benim aklıma Kafka’nın Milena’ya yalvarışını getiriyor. “Ah Milena, yardım edin bana, söyleyebildiklerimin daha çoğunu anlayın!” diyen Kafka’yı. Hayat öyle acayip işte, farklı zaman dilimlerinde farklı kültürlerde birbirlerinden çok farklı yaşayan insanlar aynı hisleri, aynı duyguları duyabiliyorlar işte. Tıpkı seninle benim, aynı yazarlar hakkında aynı hislerle dolu olmamız gibi. “Aklından çok sevdiğin birini tut, ben zaten kesin seviyorumdur” demişsin ya mektupta, ben de altına imzamı atarım. :) “Bir zarfı açmak kadar kalbi titreten ne vardı?” diyordu hani A. Ali Ural da Posta Kutusundaki Mızıka’da. Ne kadar hak verdim, bilsen. Leylim Leylim’de yazan her bir mektubu okurken de aynı heyecanla okudum, senin mektubunu okuyormuş gibi.

Yahu ne güzel kelimeler kullanmıyor mu Ahmed Arif? “Yıldızlarca” müthiş bir ölçek değil mi, ne dersin? Peki ya “Gözlerinden, burnunun, üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm..” sevgide kaçıncı seviyedir sence? Ah, kaç kere ah dedim Didem Madak’ı ana ana bir bilsen. Daha kimleri anmadım ki? Hayatı okumak gibiydi Leylim Leylim’i okumak. Aynı seninle konuşmak gibi. İşte sevgili dostum, bir kitabın ve birkaç sözünün bana hissettirdikleri. Bir de uzun zaman geçtikten sonra gör sen bu cümlelere daha niceleri eklenecek. Bundan 5 yıl sonra yeniden okuyalım Leylim Leylim’i birlikte. Bakalım hayat bize ne yapmış, bu zamanlar bizim duygularımızı ne kadar değiştirmiş… Ne dersin?

Sevgili Elif,
Sen ki sırf kendi doğum günü Zweig’in intiharı ile anılıyor diye üzülecek kadar hassas, mesleğini yaparken her bir çocuktan ‘çocuğum’ diye bahsedecek kadar duyarlı, hiç tanımadığın bir çocuk hiç tiyatroya gitmemiş diye üzülecek ve çözüm bulacak kadar iyi niyetli ve bir o kadar da tatlısın. Ne diyorum biliyor musun; iyi ki buluşmuş yollarımız bir kitabın satırları arasında. Daha nice satırda buluşmak dileği ile; iyi ki doğdun!
Sevda, umut ve eşitlikçi bir dünya düşü, Anadolu’nun, özellikle de Doğu’nun yoksul, emekçi halkının yaşadığı, duyumsadığı her şey, kaynağı ve damarları durumunda şiirin. Duyarlılıklar, yakarışlar şiire dönüşürken, bu kültürlerin efsaneleri, masalları türküleri ve ağıtlarından yararlanarak kurulan imgelemin müthişliğini görebiliyorsunuz. Anadolu’nun halk şiirinden kısmi olarak esinlenilen bu şiirde benzersiz sözcükler dünyası oluşmakla birlikte değişik ses ve anlamlar beliriyor. Sözcük ve dizelerde hiçbir şairin şiirinde rastlamadığım bir ritim buldum Ahmed Arif’in dizelerinde.
Yoksul ve emekçi halkın yaşadığı drama bir isyan var. -Yaşar Kemal’in Çukurova yöresini tüm doğallıyla anlattığı gibi- Halkın özel dil ve hatta argosundan bile tüm hakikiliğiyle yararlanma var. Bunun yanı sıra ‘Ooy’ ‘looy’ gibi benzeri ifadelerden konuşma dilinin de şiirlerde yer aldığını söylemek mümkün. Cemal Süreya yorumunun bir bölümünde şöyle diyor:
“Her şairin konuşma tarzıyla (hatta yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık, bir benzerlik vardır muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif’te rastlıyordum. Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirin her yöne doğru bir devamı gibi, bir bakıma ağza ilişkin bir şiirdir onunki.”

Şehirleri değil, dağları gösterir Ahmed Arif. Uyrukluk tanımayan, asi dağları. Uzun bir ağıt gibidir onun şiiri. “Henüz deniz görmemiş” çocuklara adamıştır. Kurdun kuşun arasında, Anadolunun bozkırında, tenha bir yerde söylenmiştir. ama hep bir umut vardır bu ağıtta, aniden bir zafer şarkısında dönüşecekmiş gibi “keskin bir parıltı” vardır, karşı koymaktan çok boyun eğmeyen bir doğa içinde…
Halkın özel dil ve hatta argosundan bile tüm çıplaklığıyla ve hakikiliği var şiirilerde. Benzersiz bir ritim ve tonlamalarla biçimlenen bir şiir bu. Tüm kaynakların bileşeni olan bir destansılık bu şiirin ana özelliği. Aşkın yanı sıra savaşın, devrimin, hüznün, yakarışın sesi...

“Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram…”
Ah ulan Leyla... Taş olsa çatlardı. Her bir cümlesi tepeden tırnağa aşk bu adamın, nasıl elinin tersiyle itersin. Öldüm yaaa. Her satırına her cümlesine bittim burda.
Kulun, kölenim diyor cevap yok.
"Öyle seviyorum ki üstüne yar sevemem.
Öyle seviyorum ki senden gayrı hiçbir neni hiçbir kavram olamaz, tutamaz beni.
Seni bugüne dek sevdiğim, iş-dert edindiğim, hiçbir kimseye, hiçbir düşünceye benzetemem.
Sen,, senden gayri hiçbir nenle ölçemem, mukayese edemem ve sana yalan söyleyemem."
Daha napsaydı be...
Orhan Veli'ye biraz "serseri" gözüyle bakmış ama, olsundu,belki haklıdır..
Aslında "Hasretinden Prangalar Çürüttüm" olacakmış ama Ahmed Arif hoş bulmamış bunu. Adından da anlaşılacağı üzere ziyadesiyle derin bir kitap,birkaç şiir hariç hepsini çok beğendim buram buram Anadolu koyuyor şiirleri..
Kitabın sonunda güzel bir söyleşi var. Ve Cemal Süreya'nın güzel bir yazısı...

Orhan veli istanbuldan
Atilla İlhan Paristen
Nazım Hikmet ovadan
Ahmed Arif ise mapushaneden sesleniyor bize
Tıpkı bu şiirde olduğu gibi

Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğrunda ölümlere gidip geldiğim
Zulamdaki mahzun resim.
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş
Karanfil kokuyor cigaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin
Bazen yazar ve şairler hakkında yorum yapmada kendini eksik hissedersin. Okurlarına az ama bir o kadar da güzel şiirler bırakan Ahmet Arif hakkında tam olarak da böyle eksik hissediyorum. Veysel Öngören ile yaptığı bir konuşma da şöyle der: " bir yiğit şairse, üstelik bir de devrimci ise elbette yaşadığını yazar. " yaşadığı" ise salt kendi ömrü değil, yaşama kavgası ve sevdasıyla, acıları,ağıtları,türküleriyle bir yanı geçmiş yüzyılların karanlığına, bir yanı geleceğin aydın sonsuzluğuna uzanan halkın ta kendisi olmalıdır." Ahmet Arif halkın içinden gelmiş, halkın yaşadıklarını kendi yaşadıklarıyla birleştirip ortada ölümsüz bir eser bıraktı...
Ahmed Arif, şiirlerini, halkından, bir dize olsun ayrı tutmamıştır. Halkı için dizelerini gür sesle okumak ister. Şiirini belki de en çok dostları ve o güzelim halkı için yazıyor gibidir." Sevgilim" dediğinde o etten ve kemikten sıyrılır, ortak bir sevgilimiz olur birden. O denli pürüzsüz bir şiirdir ki onun yazdığı şiir, okuyucu bir burgaca kapılıp giderek hızlanır ve içeri doğru bir yolculuğa çıkar. Sözcük seçimleri, ses ile ahengi tam anlamıyla gerçekleştirir; anlam ve duyguyla taşar yüreklerimizden.

Beni Etkileyen dizeleri:

" Sus, kimseler duymasın
Duymasın, ölürüm ha.
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra
Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu.
Bir daha hangi ana doğrur bizi?"

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmed Arif
Unvan:
Kürt Şair ve Gazeteci
Doğum:
Diyarbakır, 21 Nisan 1927
Ölüm:
Ankara, 2 Haziran 1991
Ahmed Arif (d. 21 Nisan 1927, Diyarbakır - ö. 2 Haziran 1991, Ankara) Kürt şair ve gazeteci.

Yaşamı

Ahmed Arif, 21 Nisan 1927’de Diyarbakır’ın Hançepek semtindeki Yağcı sokak 7 no’lu evde dünyaya gelir. Ahmed Arif Diyarbakır Lisesi'nden mezun olunca Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okudu. 1940-1955 yılları arasında değişik dergilerde yayınladığı şiirlerinde kullandığı kendine has lirizmi ve hayal gücüyle Türk edebiyatındaki yerini aldı. Türkçeyi en iyi kullanan şairlerdendir.

Şiirlerinde hep ezilen insandan yana oldu ve ezilenlerin kardeşliğine vurgu yaptı. Şiirlerinin toplandığı tek kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim 1968'de yayınlandı. Türkiye'de en çok basılan kitaplar listesindedir. Ahmed Arif şiiri hala gençliğe damgasını vurmaktadır. Ahmet Kaya, Cem Karaca gibi sanatçılarca bir çok şiiri bestelenmiştir. Ankara'da yalnız yaşadığı evinde 2 Haziran 1991 yılında geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.

Edebi Eleştiri

Ahmet Oktay'ın Karanfil ve Pranga (Istanbul: Metis Yayınları, 1990) adlı çalışması Ahmed Arif şiiri üzerine yapılmış en detaylı çalışma olarak kabul edilir.

Ayrıca, Muzaffer İlhan Erdost'un 'Üç Şair' adlı kitabında da, Ahmed Arif şiirinin yorum ve çözümlemeleri bulunmaktadır.

Adiloş Bebe adlı şiiri Cem Karaca , Moğollar ve Grup Kızılırmak tarafından şarkı yapılmıştır.

Şiir kitapları

Hasretinden Prangalar Eskittim. (Everest yayınları, ISBN 975-297-021-4, 57. basım, 2006);
Yurdum Benim Şahdamarım (Everest yayınları, İstanbul, Kasım 2005, 5. Basım, ISBN 9789752891036)
Hasretinden Prangalar Eskittim (1968-2008 40. Yıl Özel Basımı), İlk Basım: Mart 2008, Metis Edebiyat

Şiirlerinden bazıları


Akşam Erken İner Mahpushaneye
Anadolu
Ay Karanlık
Sen Hep Şerefinle Yaşarsın Baba
Bu Zindan Bu Kırgın Bu Can Pazarı
Diyarbekir Kalesinden notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi
Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden
Hasretinden Prangalar Eskittim
İçerde
Kara
Karanfil Sokağı
Leylim Leylim
Merhaba
Otuz Üç Kurşun
Sevdan Beni
Suskun
Unutamadığım
Uy Havar!
Vay Kurban
Yalnız Değiliz
Kara


Bestelenen şiirleri


Ay Karanlık: Ahmet Kaya - Maviye Çalar Gözleri
Ay Karanlık: Cem Karaca - Ay Karanlık
Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebe: Cem Karaca - Adiloş Bebe
Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebe: Grup Yorum - Adiloş Bebe
Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebe: Kızılırmak - Adiloş Bebe
Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebe: Moğollar - Adiloş Bebe
Hasretinden Prangalar Eskittim: Ahmet Kaya - Hasretinden Prangalar Eskittim
Hasretinden Prangalar Eskittim: Suavi - Hasretinden Prangalar Eskittim
İçerde: Rahmi Saltuk - Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin
Kara: Grup Ekin - De Be Aslan Karam
Otuzüç Kurşun: Cem Karaca - Otuzüç Kurşun
Otuzüç Kurşun: Grup Baran - Otuzüç Kurşun
Otuzüç Kurşun: Zülfü Livaneli - Kirvem
Otuzüç Kurşun: Fikret Kızılok - Vurulmuşum
Otuzüç Kurşun: Onur Akın - Otuzüç Kurşun
Sevdan Beni: Cem Karaca - Sevdan Beni
Sevdan Beni: Fikret Kızılok - Haberin Var Mı
Suskun: Fikret Kızılok - İki Parça Can
Suskun: Ahmet Kaya - Suskun
Suskun: Edip Akbayram - Suskun
Suskun: Alaaddin Us - Suskun
Unutamadığım: Cem Karaca - Unutamadığım
Unutamadığım: Grup Baran - Unutamadığım
Uy Havar!: Ahmet Kaya - Oy Havar
Vay Kurban: Cem Karaca - Vay Kurban
Vay Kurban: Grup Baran - Seni Sevmek Felsefedir
Vay Kurban: Grup Yorum - Gün Ola

Yazar istatistikleri

  • 1.679 okur beğendi.
  • 4.369 okur okudu.
  • 138 okur okuyor.
  • 2.174 okur okuyacak.
  • 32 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları