Cesar Aira

Cesar Aira

Yazar
7.2/10
25 Kişi
·
61
Okunma
·
0
Beğeni
·
796
Gösterim
Adı:
Cesar Aira
Unvan:
Arjantinli Yazar
Doğum:
Buenos Aires, Arjantin, 23 Şubat 1949
César Aira, 1949’da Arjantin’in Coronel Pringles şehrinde doğdu. 1967’de Buenos Aires’in, halen yaşadığı ve kimi eserlerine mekan seçtiği Flores semtine taşındı. Denemeler, makaleler ve tiyatro oyunları kaleme aldı. Kafka, Austen, Shakespeare, Potocki ve Saint-Exupéry’den eserler çevirdi. 1996’da Guggenheim Bursu kazandı. Buenos Aires ve Rosario üniversitelerinde Rimbaud, Copi, Pizarnik, Mallarmé ve Yapımcılık konulu dersler Verdi. 1990’lardan beri onlarca kısa romana imza attı ve eserleri birçok dile çevrildi.
“Müziğin bana en müthiş gelen yani, içinde bulunduğu âna tamamen hükmetmesi, kendisi dışında her şeyi kovmasıydı.”
“Bu bendim işte. Var olmayan kız. Hayattayken ölüydüm. Vaktinde ölseydim babam özgürlüğünü kaybetmemiş olacaktı.”
Kendilerine ancak iş işten geçtikten sonra hak verilen aptalların kapıldığına benzer bir zafer sarhoşluğuna kapılabilirdim.
“Öyle yalnızdım ki, yıldızların tiyatrosunun kıssadan hissesinin, sadece yetişkinlerin aşık olabileceği ve hiçliği her şeye, ya da en azından herhangi bir şeye, dönüştürmenin yalnızca geceleri tıka basa dolan gökyüzüne mahsus olduğunu zannediyordum.”
Annemle babam, her seferinde telaffuz etmeseler de, davranışlarıyla bana, “Bu kez çok ileri gittin,” derlerdi. Asla, “Bu kez çok uçlardan döndün,” demezlerdi; çünkü oralardan bir daha dönülemezdi.
104 syf.
·5 günde·8/10
Bir top çilekli dondurma hayatınızda nasıl bir değişikliğe sebep olabilir? Pembe, tatlı, güzel kokulu bir top çilekli dondurma, oldukça masum oldukça sıradan.
Öyle mi dersiniz?
Hayatınızı kökten değiştirene kadar her şey masum görünebilir gözünüze. En sevdikleriniz bile.
.
Cesar Aira ile tanışma kitabım oldu ‘nasıl rahibe oldum’. Kabına sığmayan, elle tutulamayan bir anlatım onunkisi. Bir kız çocuğu da olabilir anlatan, bir erkek çocuğu da. Kafa karıştırıcı olarak görülse de anlatımı öyle diri kılıyor ki bu seçim.
Okuyucu bu kısa metinde sürekli uyanık tutuluyor. ‘Dikkat! Şimdi her şey değişebilir!’ Ve sonu.. Sonu ile son bir tokat atıyor Aira. Şöyle diyor : ‘Kabul et bunu isterdin, seni şaşırtmamı ve seni yerle bir etmemi’
Dediğini de yapıyor.
.
Kapak tasarımı bir kitabı ne denli özetleyebilirse o denli uygun hazırlanmış ki çok sevdim: Utku Lomlu’ya ait-
Karmaşık bir anlatıma sahip olabilecekken akıcı bir çeviriyle yüreğimize su serpen kişi ise Emrah İmre.
.
Sırada yazarın bir diğer kitabı var. Büyük keyifle okuyacağımı şimdiden biliyor gibiyim..
104 syf.
·Beğendi·10/10
Kitabın ilk paragrafını okuduktan sonra almaya ve okumaya karar vermiştim çünkü çok etkileyici bir paragraf ile başlıyor; “Hikâyem, yani “nasıl rahibe olduğumun” hikâyesi, yaşamımın erken bir döneminde başladı; altı yaşımı daha yeni bitirmiştim. Bu başlangıç hafızama öyle bir kazındı ki hâlâ en ince ayrıntısına kadar gözümde canlandırabiliyorum. Öncesine dair hiçbir şey hatırlamıyorum; sonrasındaysa her şey canlı ve uyku anlarını dahi kapsayan tek bir hatıraya dönüşüyor, en sonunda da rahibe giysisini sırtıma geçiriyorum.” Ancak bu ilk paragraftan sonra, kitapta bir daha asla “rahibe” sözcüğü geçmiyor. Bu, César Aira’nın aldatmacılarından sadece birisi. Yazarın bir başka aldatmacası ise 6 yaşındaki başkahramanın kimliği ile ilgili. Bu kişi bazı yerlerde “kız”, bazı yerlerde ise “erkek” olarak belirtiliyor. “Nasıl Rahibe Oldum”da yazarın okura bir aldatmaca daha yapıyor. Romanın ortalarında, 6 yaşındaki bu çocuğun isminin César Aira olduğunu öğreniyoruz. Aklımıza “acaba yazarın öz yaşamı ile ilgili bir roman mı?” sorusu geliyor.
.
Kitap soluksuz ve güzel bir tempoda ilerliyor, okumanızı önereceğim bir kitap. 10 üzerinden 8’i hak ediyor bence, ayrıca yazarın ‘başyapıtı’ kabul ediliyor. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı ve bu sayede onu tanımış oldum. .
96 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
Johann Moritz Rugendas bir ressam. Tutkulu, farklılığın içinde kaybolmayı isteyen, cesur ama şartların da farkında. Cesar Aira ise daha cesur. Çünkü yola düşen ressamı belki de hiç gitmeyeceği yollara sürüklüyor. Renklere, gözün görebileceği tüm detaylara atıyor onu. Yanına bir yoldaş ve sırtına pek çok yük ekliyor. Hayal ve gerçek arasında And dağlarını geziyor Rugendas. Sorguluyor ancak akışa kapılmayı da ihmal etmiyor.
.
Yerlileri yersizleştirirken kendinden olanlar, o resmediyor. Akan kanı da boylu boyunca uzanan yeşilliği de…
.
Cesar Aira, ‘nasıl rahibe oldum’daki anlatımının aksine daha bir sakin ancak başka bir sütunu sağlamlaştırıyor: Gözlem ve betimleme gücünü. Arjantin edebiyatı sevenlerin de kaçırmaması gereken bir isim olduğunu kanıtlıyor.

Çeviride Emrah İmre’nin yer aldığı kitabın kapak tasarımı ise Utku Lomlu çalışması-
104 syf.
·Beğendi·8/10
Nasıl Rahibe Oldum ? Sanırım beni bu kadar çelişkide bırakan kitap daha önce okumamıştım. Kitap César Aira’nın yazmış olduğu otobiyografik bir eser. Ayrıca yazarla tanışmamı sağladı. İyi ki tanımışım bu yazarı. Kitaptan aşırı şekilde keyif aldım. Temposu yüksek,akıcı,kolay okunan bir eser. Kitap César Aira’nın başyapıtlarından biri olarak gösteriliyor ve bunu -bana göre- hakediyor. Kitap boyunca bir kadının veya bir kızın nasıl rahibe olduğunu okuyacağım diye bekledim. Fakat yazarımız bize burada çok güzel bir aldatmaca yapmış. Sadece bununla da sınırlı kalmamış César Aira başkarakterimizin kimi yerde kız kimi yerde oğlan olarak geçmesi de bu aldatmacalardan biri. Bu yönüyle kalbimde tahta oturdu.Kitabın sürprizli bir sonu var. Son cümleyi bitirdiğinde ağzım şaşkınlıktan bir karış açık kaldı. Beklenmedik bir son, lezzetli bir final.Önerir miyim? Kesinlikleee
128 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Son zamanlarda okudugum en guzel kitaplardan biri. Hikaye flores gecelerinde pizza dağıtıcılığı yapan yaşlı bir çifti anlatarak baslayor. Sonrasinda ise isler iyice sarpa sariyor. Basladigi yer ile bittigi yer arasinda daglar var. Yazarin sade akici bir uslubu var. Kullandigi imgeler carpicilik acisindan mukemmeldi. Sozun kisasi her nekadar ulkemizde az taninan bir kiatp olsa da okunmaya deger.
128 syf.
Derken Aldo'nun eleştirisi daha da ağırlaşıyordu. Bu gençlerde bir eksiklik vardı. Bu eksikliğe hayattaki imkanları, o pek takdir ettiği gözüpeklikleri ve hareket edebilmeleri, yani taşıt sahibi olmaları yol açıyordu. Motorlarını canlarının istediği yere gitmek için kullanacakları yerde, karısıyla kol kola verip mahallede pizza dağıtan kendisiyle aynı şeyi yapmak için kullanmaları içini acıtıyordu. Ovaları ve çölleri aşmak, dağlara çıkıp denizlere inmek, şehirleri, ormanları, nehirleri, kayıp uygarlıkları, egzotik gelenekleri, kadim dinlere ait anıtları görmek yerine... doğup büyüdükleri şehrin bildik caddelerinde dönüp durmayı tercih ediyorlardı. Hayatın anlamı denebilecek macera arzusunun böyle tükenip gitmesi yazık değil miydi? Mutluluk arayışını daha en baştan ellerinin tersiyle itmiyorlar mıydı?
Kocasının maceraya böylesine değer verdiğinden habersiz, onu dünyanın en hareketsiz adamı olarak gören, hayya onun mutluluğu hareketsizlikle özdeşleştirdiğine inanan Rosa ise adama karşı çıkıyordu:
"İyi de bu motosikletlerle öyle uzaklara gidemezler ki, yavrucaklar."
"Hayda! Niye gidemesinler?"
Haksız sayılmazdı; bir kilometre gidebilen motosiklet yeterli süre tanınırsa bin kilometre de giderdi. Gençlikleri onlara süre konusunda üstünlük sağlıyordu. Üstelik Aldo büyük mesafeler kat etmeyi kastetmemişti, öyle yapsa kendi kişiliğiyle çelişkiye düşerdi. Büyük mesafeden kasti, hem sakince yürüyen kendisinin hem de şu oyuncaktan bozma gürültülü motorların ulaşabileceği, semtin en uzak köşeleriydi. Öyle iddasızdı ki yanılıyor olabileceğini kolayca kabulleniyordu. Hareket etmeyince hareket edeni eleştirme hakkını da kaybediyor ya da yanlış değerlendiriyordu, zira eve kapanmadan nasıl mutlu olabileceğini hayal bile edemiyordu. Ne kadar dönüp dolaşsalar da eninde sonunda hepsi başladıkları yere döneceklerdi. Sürekli ters yöne girmeleri bile gidiş yolundayken dönüşe geçtiklerinin göstergesiydi.
Yaşlıların da aynı şekilde gençleri eleştirmeye hakları yoktu, eleştirseler de, önceki gibi, değerlendirmeleri yanlış çıkardı. Aldo ile Rosa yaşamın çalkantılı sularını aşıp mutluluğun dingin sahillerine yanaşmışlardı. Bundan başka hiçbir yolculuğun önemi yoktu ve onlara göre bu yolculuğun da bir dönüşü vardı. Mutluluk yalnızca romanlarda macerayla, zenginlikle, sevgiyle, güzellikle alakalıydı... Gerçekteyse mutluluk bir bekleyişti, sonsuz bir bekleyiş.
Aldo ile Rosa kendi kendine işleyen ve varacakları yere kadar beklemek dışında herhangi bir şey yapmalarını gerektirmeyen bir sürecin sonunda mutluluğa ulaşmışlardı. Ve kendilerini geceleri pizza dağıtır halde bulmuşlardı. O güne kadar kimse böyle bir şey yapmamıştı. Aslında kendileri için de gayet beklenmedik bir durumdu. Ama bunun önemi yoktu. Önemli olan, daha önce ne yaptıkları, kim olduklarıydı. Ülkenin üstüne çöken kriz herkese her şeyi serbest kılıyordu; artık kimse kimseye karışmıyordu. Üstelik evlere servis işi yeni sayılırdı ve önceden var olmadığından eski haliyle yenisini karşılaştırmak mümkün değildi. Toplumsal açıdan, yani, "Komşular ne der," açısından da karşılaştırma yapmak imkansızdı, çünkü bir tek şu an önemliydi. Yeni-liberalizm, adı üstünde, dünyaya yepyeni bir özgürlük bahşetmişti. Yeni ekonomik koşullar, zenginliğin kimlerin elinde toplandığı ve işsizlik eski alışkanlıkların içinde farklı alışkanlıkların oluşmasına yol açmıştı. Evsizler de yeni ortaya çıkmıştı ve işçilikten sokakta yaşamaya geçişle orta sınıftan bir ihtiyarın pizza dağıtımına geçişi arasında da paralellik kurulabilirdi. Oysa arada önemli bir fark vardı: Evsizler çoğalıyor ve mesleklerini çocuklarına öğretiyorlardı. Aldo ile Rosa'nın ise ne çocuğu vardı ne de mesleklerinin çoğalma ihtimali.
Mutluluklarını kime miras bırakacaklardı? Flores geceleri kime kalacaktı?
Mutluluk denen ve her şeyi içinde barındıran o kusursuz bekleyiş dünyanın henüz tanımadığı şeyleri de tarihe geçirme tehlikesini taşıyordu. Acı çekmedikçe tanınıp tarihe geçmek mümkün değildi. Jonathan'ın başına gelenler, içerdiği bütün dehşete rağmen, bir başlangıçtı bu; nasıl sonuçlanacağı bilinmiyordu. Tıpkı pizzacıdan sipariş yetiştirmek için çıkıp bir daha dönememek gibiydi.
Tabii bu bilinmezlik sadece teoride kalmıyordu. Kriz insanların güvenliğini de tehlikeye sokmuş, herkesi birer hedef haline getirmişti. Daima uç görüşlere sahip olan Aldo konu açıldığında Rosa'ya, "Korkudan kurtulmanın tek yolu öteki tarafa geçip suçluya dönüşmek," derdi.
"Kimden korkuyorsun? Hırsızlardan mı? Hırsızlık yap. Fidyecilerden mi? Fidyecilik yap"
Kadınsa, "Söylemesi ne kolay, Aldito. Madem öyle, hastalıktan korkuyorsan hastalan, ölmekten korkuyorsan da öl bari," diye karşılık verirdi.
Adamsa, "Neden olmasın?" derecesine omuz silkmekle yetinirdi.
Mutluluk yolculuğu eninde sonunda hastalık ve ölümle son bulacaktı. Motosikletli gençlerin bu yolculuğa erken başlama sebepleri para sayesinde kendilerini özgür hissetmekti; suçlular da para istiyordu, ama onlar yolculuğa erkenden başlamadıkları için (çünkü aileleri anlayışlı davranıp onlara çocuk yaştayken mopet almamıştı; aileleri çoğalmaktan başka bir şey yapmamıştı) kestirme yollar arıyorlardı. Yepyeni ve büyülü teknolojik gelişmeler ortaya çıktıkça namuslu yoldan para kazanabilmek ilkel bir zanaat haline gelmişti.

s.44-47
104 syf.
Çamaşır makinesinin dönüşünü saatlerce oturup izleyen bir çocuk düşünün. Size sadece oturuyor gibi görünüyor ama aslında o sırada makineye nasıl dönmesi gerektiğini en ince ayrıntısına kadar öğretiyor.

Bir çocuğun anlatımıyla, onun yaşamına ve hayal dünyasına tanık olacaksınız. Birlikte hayal dünyasında kaybolup, gerçeklikten kopacaksınız. Alışılmışın dışında tarzı ve beklenmedik finaliyle herkesin sevemeyeceği türden bir kitap.
128 syf.
·5 günde
Biraz karmaşık, biraz gizemli, biraz felsefi, biraz sıradışı, fazlasıyla akıcı bir kitaptı. Değişikti. Sorunlara ve sanata yaptığı göndermeler hoşuma gitti. Güzeldi.
128 syf.
·Puan vermedi
Başları biraz sıkıcı gelebilir ama sonuna kadar sabredin, alışık olmadığınız bir olay örgüsüyle karşılaşacaksınız.
104 syf.
·2 günde·9/10
Hiç oyuncak bebeğim olmadığından derslerimi hayali arkadaşlarıma vermem gerekecekti. Ama hazırda hiç hayali arkadaşım bulunmadığı için gerçek çocukları hayalimde olağanüstü şekillerde canlandırmaya başladım. Hepsi sınıfımdan çocuklardı, zaten başka kimseyi tanımıyordum, biçtiğim rollere cuk oturuyorlardı; çünkü onlarla okul dışında hiç görüşmüyordum. Öğrencilik dışında bir yaşamları yoktu gözümde. Sırf eğlence olsun diye onlara kusurlu, zor, çetrefilli kişilikler bahşettim. Hepsi türlü türlü, karmaşık disleksilerden mustaripti. Mükemmel bir öğretmen olduğumdan hepsini ayrı ayrı eğitiyor, her biriyle gereksinimlerine göre ilgileniyor, yapabileceklerinden fazlasını talep etmiyordum. s.73

Yazarın biyografisi

Adı:
Cesar Aira
Unvan:
Arjantinli Yazar
Doğum:
Buenos Aires, Arjantin, 23 Şubat 1949
César Aira, 1949’da Arjantin’in Coronel Pringles şehrinde doğdu. 1967’de Buenos Aires’in, halen yaşadığı ve kimi eserlerine mekan seçtiği Flores semtine taşındı. Denemeler, makaleler ve tiyatro oyunları kaleme aldı. Kafka, Austen, Shakespeare, Potocki ve Saint-Exupéry’den eserler çevirdi. 1996’da Guggenheim Bursu kazandı. Buenos Aires ve Rosario üniversitelerinde Rimbaud, Copi, Pizarnik, Mallarmé ve Yapımcılık konulu dersler Verdi. 1990’lardan beri onlarca kısa romana imza attı ve eserleri birçok dile çevrildi.

Yazar istatistikleri

  • 61 okur okudu.
  • 32 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.