Didem Madak

Didem Madak

8.8/10
1.410 Kişi
·
4.199
Okunma
·
1.961
Beğeni
·
88.722
Gösterim
Adı:
Didem Madak
Unvan:
Türk Şair
Doğum:
İzmir, Türkiye, 8 Nisan 1970
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 23 Temmuz 2011
Didem Madak 1970'te İzmir'de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini İzmir'de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince "düzgün insan" olamadı.

Şiirleri Ludingirra, Öküz ve Sombahar'da yayımlandı.
Asuman Kafaoğlu-Büke (1959, İstanbul), Eleştirmen

Türkiye'deki ilköğreniminin ardından, babasının diplomatik görevle gittiği Cenevre-İsviçre'de, College Calvin lisesinde orta öğretimini tamamladı. 1980-84 yılları arasında Amerika'da California State University, Long Beach üniversitesinin Felsefe bölümünden mezun oldu. Türkiye'ye döndükten sonra, ODTÜ'de yüksek lisansa başladı ve önce ODTÜ'de, sonra da Boğaziçi Üniversitesi Felsefe bölümünde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

İngilizce ve Fransızca'dan çeviriler yaptı. John Updike'ın "S." adlı romanının çevirisi 1992 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından basıldı. Vikram Seth'in "An Equal Music" ("Maggiore Dörtlüsü", 2000) adlı romanını Türkçeye çevirdi.

1996-2004 yıllarında düzenli olarak TRT İstanbul Radyosu - Radyo III için klasik müzik ve edebiyatprogramları hazırladı. Ayrıca 1996 yılında bir yıl boyunca "Mitoloji ve Müzik" adlı bir programı Açık Radyo için hazırlayıp sunmuştur.

2002-2003 yıllarında dört sömestr boyunca İstanbul Üniversitesi Dramaturji bölümünde "Platon'dan Günümüze Estetik Kuram" dersleri vermiştir. 2003-2004 ders yılında, Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümünde, yüksek lisans öğrencilerine "Sanat Felsefesi" dersleri vermiştir.

2001 yılı Ocak ayından beri, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki'nde "Yazın Sanatı" başlığı altında her hafta edebiyat eleştirileri yazmaktadır.

2011 yılında kolon kanserinden öldü Didem..
Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
Limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!
İnsanlar aradığında gelmezler,aramadığında keşke beni çağırsaydın derler.
Didem Madak
Sayfa 85 - Kendim Ettim Kendim Buldum
"Ben toprağa otuz altı numara ayaklarıyla basan, biraz şaşkın bir kadınım" diyorsun Didem Madak. Düşünmeye koyuluyorum; otuz altı numaralı bir ayak kaç şiir taşıyabilir? Kaç metre kare toprağa denk gelir bir şiir; dünyayı kaplayan karalara mı, yoksa sulara mı denktir?

Yaşamın denklemi şiirin denklemine denk ise ve yeryüzünde yaşamın olmadığı bir kare dahi yok ise, karalar ve suların tümünün toplamına denk gelir. O zaman bir şiir tüm otuz altılı, yedili, sekizli, kırklı numaralı ayakların geçiş güzergahıdır desek. Sende cevabını vermiştin zaten, "yerde ne var yer boncuk, gökte ne var gök boncuk, işte ortasında ben varım." İşte bu kadar: yaşamın matematiksel karmaşık denklemini alt edip yaşam varlık gerçekliğinin şiirsel denklemiyle cevabını oluşturuyorsun. Ve ekliyorsun "bütün bu karışıklığın üstesinden gelmek için şiir yazıyorum"

Benim sana geç kaldığım, ama senin bizlere erken veda edişinin ardında Ah'lar Ağacı'nın ahlatıyım şimdi. Oysa daha şiirin denklemiyle çözülmesi gereken çok ah vardı.
“Şair bir tahrip etkenidir, bir virüstür, kılık değiştirmiş bir hastalıktır ve harikulade biçimde belirsiz olmasına karşın alyuvarlarımız için en vahim tehlikedir. Onun çevresinde yaşamak mı? Kanımızın inceldiğini hissetmektir bu; bir kansızlık cenneti düşlemek ve damarlarımıza gözyaşlarının aktığını işitmektir.” (E.M.Cioran)

Aklım şiir hakkında kısa bir hikâye anlatmıştı geçenlerde bana, inanmamıştım: “Şiir vardı ya da yoktu o zamanlar, Ortaçağda kılıç kuşanmış şövalyenin biri atının üstünde insanı romana sığdırmaya çalışarak anlatmayı denedi. İnsan sığmadı romana, taştı, daha da büyüdü. Ondan sonra gelenler kılıç yerine farklı akımlarla, farklı tekniklerle; kimi yüz kimi bin sayfayla insanı romanda yer yurt sahibi etmeye çalıştılar. İnsanın hüznü yer edinse sevinci; sevinci yer edinse kederi yer edinemedi. Vazgeçmediler. Sonra büyümüş insanın sevinçlerini, hüzünlerini, aklını hikâyeye sığdırmayı denediler, insan yine tek kaldı hikâyede. Ve sonra kansızlık şarabını içmiş başıboş dolaşan şairler işe el attılar. Şiire sığdırmayı denediler insanı. Şaşırdılar. Çünkü başarmışlardı. Sadece insan değil insandan varlık bulan her şey şiire sığmıştı, bazen bir kelime bazen de bir satırla. Ve anladılar o insan ki şiirdi yazılmış, yazılmayı bekleyen. Tedavisi olmayan sancılı bir veba gibi yayıldı durdurak bilmeden. Ama herkes nasibini alamadı bundan: vebalı şairlerin sadece hüsnükuruntusu kalmıştı bizlere.” Didem Madak ile artık bu hikayeye inanıyorum. Onun hüznüyle, ahlat ağacıyla, Ah’lar Ağacıyla, Pollyannasıyla, içindeki çocukla, topu topu birkaç şiiriyle buna inanıyorum. Sanki dünya vardı kitabın içinde ama aynı zamanda yok gibiydi. Tek kelimeyle bayıldım! Keşke bir 10 puan daha olsa da verebilseydim. “Ve ah dedim sonra, ah!”

İlk defa Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı’nı okumuştum şiir kitabı olarak. Aslında okumayı becerememiştim. Bazen çok hızlandım okurken bazen de çok yavaşladım bu da doğal olarak uyum sağlayamama neden oldu şiire. Ondan sonra da artık şiir okumam deyip kitabı bıraktım bir kenara. Bu kitabı ne zaman aldığımı hatırlamıyorum ama iyi ki almışım. Son zamanlarda roman ve hikayelerin boşluğunda iyice boğulmaya başlamışken şiir okumak taze bir nefes gibi oldu olmasına ama... İnsan kendinden olan şeyleri diğer insanlarla paylaştığı kadar insan olurmuş derler ya daha kitabın ilk sayfasından sizinle paylaşılmış duyguların olduğunu hissediyorsunuz: Didem Madak hüznünü paylaşıyor bizlerle. Ama öyle bir hüzün ki insan dik duruyor karşısında. Benim diye sahipleniyor. Daha ilk sayfada: “Yapıştırsam da parçalarını hayatımın/Su sızıyordu çatlaklarından.” demesiyle boğazınız düğüm düğüm oluyor. Ne güzel, şiirlerinde toplumsal kaygı, eleştirme çabası, imgelem kullanma çabası yok. Okuduğunuz şeyler size yabancı da gelmiyor. Sanki sevdiğiniz bir romanın kelimeleri azaltılmış da onu okuyor hissine kapılıyorsunuz. Okudukça onu insan yapan şeyin hüzün olduğunda karar kılıyorsunuz. Aklınız da tek bir soru var: Bu kadına hangi dünyalık şeyler bulaşmış, onu üzmüş, hüzünlendirmiş? Ben böyle hüzünlü şiirler yazmak zorunda kalmasına çok üzüldüm gerçekten. Hüzünlenmese güzel şeylerden bahsetse fena mı olurdu! (“Cezaya kaldım./ Bir mutluluk şiiri yazamamaktan dolayı”) Şöyle diyor kendi de: “Kim bir şairi kırsa/Şair gider uzun bir dizeyi kırar mesela/Bilirim kim dokunsa şiire/Eline bir kıymık saplanacak.” ve “Acıklı sözler kraliçesiyim ben.” Ona ah! dedirtenlere ah olsun! “Vasiyetimdir: Bin ahımın hakkı toprağa kalsın.” Kalsın bakalım. Hayatımda ilk defa bir şiir kitabını ve şairi bu kadar benimsedim. Keşke Didem Madak yaşasaydı da ‘bir şiir miktarı otursak diyorum’ diyebilseydim kendisine. Ah!

Bu aralar kitaplara inceleme yapmak gelmiyor içimden. Ah’lar Ağacı’nın bende uyandırdığı duyguları paylaşmak istedim sadece. En baştaki Cioran’ın şair tanımı çok acımasız gözükse de benim sevdiğim tanımlardan biri. Onu da paylaşmak istedim. Şimdiden hepinize mutlu, huzurlu bayramlar diliyorum. Bayramdan sonra yeni kitaplarla görüşmek üzere…


NOT:
“Vasiyetimdir:
En güçlülerinden seçilsin
Beni taşıyacak olanlar.
Ahtım olsun,
Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
Tabutumun içinde tepineceğim. “ Sizce taşımışlar mıdır? -_-
Didem Madak 23 Temmuz'u 24'üne birleştiren gece hayata gözlerini yumduğunda 3 kitap bırakmış ardında - bir de 3 yaşında Füsun'u. Annesi gibi genç yaşta ölmüş, 40'lı yılların daha başında. Ve 2011'den itibaren her yıl insanlar tanımaya başlamış Didem'i. Açıkçası şu an Türk edebiyatının en çok okunan bayan şairi diyebiliriz kendisi için. Nilgün Marmara var bir de kendisi gibi erken yaşta kaybettiğimiz, intihar gerçi o.

Peki neden 70 sayfalık bu kitabın tamamı onlarca kez alıntılarda paylaşılıyor Didem Madak edebiyat dergilerinde sürekli öne çıkarılıyor, her yerde ismi geçiyor. Gerçekten bunu hak ediyor mu, yoksa erkek egemen şiir dünyamızda, sırf kadın olduğu ve erken yaşta göçtüğü için pozitif bir ayrımcılık mı uygulanıyor kendisine?

Sadece kendi izlenimimi aktarabilirim burada. Ama eminim kendisiyle ilgili düşünceler genelde benzerdir. Ben şiiri Cemal Süreya ile tanıdım ve sevdim , daha önce de söylediğim gibi. Okulda benim doğduğum köylerde vb. vardı tabi de herkesin hoşuna giden ama o yıllarda romantik insanlar yoktu fazla, şiir eh işteydi. Sevince ama Cemal Süreya oldu. Yıllar sonra sevdiğim bir arkadaşım gösterince, Didem Madak'la ilgili bir dergiyi - klasik ukala erkek tavrıyla- baktım biraz ama fazla da girmedim yazılara, ölmüştü zavallı, Allah rahmet etsindi, diğer şairler gibi çiçekli böcekli şiirleri vardır diye düşünmüştüm. Hatta arkadaşım biraz okumuştu da fazla dinlememiştim herhalde.

Sonra ama, belkide o davranışımın verdiği vicdan azabıyla araştırdım biraz internette şiirlerini. Siz aşktan ne anlarsınız bayımla, Pollyanna'ya mektup'u okumuştum başta ve gerçekten etkilenmiştim. Mutlu mutlu okurken şiirleri o kelime aralarında insana batan şeyler, beyni kalbi her şeyi ele geçiren dizeler vardı. O gün bayağı okudum internette, şiir yazan ama şiir sevmeyen benim en sevdiğim şair olmuştu belki o an Didem Madak.

Neyse kısaca, her türlü övgüyü hak eden birisi bence, kadınlar kendilerinden bir şeyler buluyorlardır belki, hiç anlamam. Ama biz erkeklerin de içini dağlıyor. Ahlar ağacında 9-10 tane şiir var topu topu , en uzunu kitaba ismini veren Ah'lar ağacı- 20 sayfalık şiirin her satırında ayrı dağılıyorsunuz, bazen ustura gibi kara bir tren geçiyor içinizden, bazen küçük bir kızın bebeğine göz yaşı arıyorsunuz. Bir kadın var karşımızda, üzgün bir kadın, umutlu ama yalnız, annesini özleyen hasta bir kadın, çokomel kağıtlarını tırnaklarıyla düzelten kara yazgılı bir kadın. Sadece AH diyen bir kadın, hayatın onca sillesine AH diyerek meydan okuyan. Seviyorsunuz o kadını, bir şey yapamasanız da onunla karşılamak istiyorsunuz üzerine gelen her şeyi. Sonra da öldüğü aklınıza geliyor ve susuyorsunuz.

Özetle, Didem Madak şu aralar bıraktığı az sayıda şiirine rağmen Türkiyenin en çok okunan şairlerinden biriyse, kesinlikle Türkiye'nin iyi şairlerinden birisi olması sebebiyledir. Ya da bizim gibi şiirden anlamayan, ama güzel şeyleri seven insanlar yüzünden.
Şiir, hayatım boyunca kendi kişiliğim ve benliğim ile hiçbir zaman bağdaştıramadığım, benim dışımda bir var oluşum gibiydi. Abartmıyorum; şiir benim nazarımda antik çağlarda konuşulan lisanlar kadar uzak ve yabancı bir kavramdı. Tabi dili geçmiş zaman kullanmamdan artık bu durumun tümüyle değiştiği kanısı oluşmasın lakin fark ettiğim bir gerçek varsa o da şiir ile aramızdaki mesafenin her geçen gün daha da azaldığıdır, okuduğum şiirlerin azalttığıdır.

Şiir hakkında bazı tanımlar okudum. Bunlardan en dikkat çekeni ise “şiir, cümleyi ortasından çözüp başını sonuna bağlamaktır. Geriye kalanı suratlara çarpmaktır. Çünkü şiirin ortası yoktur, o ya hep iyidir ya da hep kötü.“ diyen tanımlamaydı. Madak’ın şiirleri de esasen bu tanımlama ile kendi değerini biz okurlara kanıtlar nitelikte. Zira 8 satır, yani epitopu 2 paragraftan oluşan bir yazım nasıl olur da sayfalarca yazılmış kitaplardan daha çarpıcı ve daha etkili olabilirdi.

Didem Madak acılarını şiirin o esrarengiz havası ile yansıtması yeni yeni şiir okuyan bana göre oldukça başarılı. Acıların yanında, pişmanlıklar, geçmişe dönük özlemler, yaratıcıya ve hayata savrulan sitemler de fazlasıyla kendini belli eden duygu yansımaları da Madak’ın melankolik ruh halinden ipuçları niteliğinde. Evet, genel anlamda şiirlerinin üzerinde tüten keskin hüzün kokuları okurun burnunun direğini sızlatacak cinsten. Son olarak çok süslü cümleler oluşturmamış olsa bile çok iyi tasvirlerde bulunduğunu da belirtmek isterim. Şiir severlere tavsiye ederim ve çok beğendiğim bir paragrafı ile de bu şiir acemisi okurun incelmesini sonlandırmak isterim.

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Alt katında uyumayı bir ranzanın
Üst katında çocukluğum ...
Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
Limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!


Keyifli okumalar.
Zamanın akmadığından şikayet etmişsin Didem, "zaman bir salyangozun vücudunda yaşıyor burada.
Ve çok ağır ilerliyor"
Şiirlerini okurken vakit hiç ilerlemesin istedim, nolur kızma bana... Çok güzellerdi. Kedileri, kadınları, acılarını incecik bir kitaba nasıl sığdırabildin? Bir fotoğrafa, bir fesleğene bile nasıl anlam yükledin?

Son kitabının arkasına fotoğrafını koymuşlar Didem, gülüyorsun. Söyle bana, şimdi neden böylesin? Neden umutsuzluk kokuyor şiirlerin?
"Artık bütün üzgün oluşlarımın adı:
ANNE!"
Ürpertiyor şiirlerin, satırlarından yüreğime hüzün sızdı Didem. Çaresizlik anlatılabilir mi demeyin, ben okudum.
"Sanki mürekkebi rutubet olan bir kalem
Duvarlara hep senin resmini çiziyor."

Ben de annemden çok yara aldım Didem, en çok da babama kırıldım. Ama senin gibi cesaretli değildim ben şair olamadım, acılarımı hep içime attım. İtiraf edeyim, yanlızlığıma ortak ol diye okudum seni. Kahve koydum şiirlerine, karşılıklı içelim diye. Tabi https://1000kitap.com/vaveyyla da teşekkür ediyorum güzel incelemesi olmasaydı cesaret edemezdim seninle tanışmaya.

Üzülme artık her yer İzmir'i anlattığın şiirlerin gibi olsun, grapon kağıtları gibi...
'' Bu kitapta yer alan şahıs ve mekanların gerçekle alakaları tamdır. Kahramanları hep yanlış ata oynayanlardır. Kediler, kadınlar, muhabbet kuşları, gözyaşları... Hepsi sahiden vardır ve bir dönem yaşamışlardır.
Şiirden hazzetmeyenler, Grapon Kağıtları'nı yılbaşı ve diğer ehemmiyetli günlerde evi süslemek için kullanabilirler ya da bir ruh çağırma seansında, inatçı ruhlara seslenen uyduruk şarkılar olarak mırıldanabilirler. ''

Der..
Didem Madak..
Arka kapakta..

Ben umudu bitince inadı başlayan inatçı ruhlara seslenmeyi tercih ediyorum :)

EYYY İNATÇI RUUUH..

inadı bırak...

hayat çok kısa..
herşey su misali akıp gidiyor elllerimizden..

ve

'' Öfkem
üstü kalsın derdi ve bırakırdı hayatımı.''

'' Uzun bir nekahet döneminden sonra
Otuzaltı numara bir hayata başlamak...''

şiir çok okumayanlardanım ben..
daha çoğu şairle barışmadım..
ilham perileri ya da
yürek yangınlarından tüten kelimeleri okumayı
halbuki ne çok severim..
Bu ufacık zaman diliminde bi solukta okuduğum
hatta Didemle konuştuğum diyelim
bu dizeler beni anında sarıp sarmaladı..
Belki davudi sesiyle
ve de arkada hüzünlü bir fon müziğiyle
ya da bir ayrılık anında aşk kokan bir film sahnesinde
Selçuk Yöntem okusaydı
ya da Çetin Tekindor
belki de Yılmaz Erdoğan..
daha bir güzel olurdu eminim..

'' söküyorum şimdi sözleri birer birer
kalpten kalbe giden yolları kapayan..''

ve şairane efsunlu kelimelerle
şiir gibi bir hayat başlasın..
polyanna..
...Bir yığın insan tanıdım ama hep yalnızdım.

Didem Madak, okumadıysanız çok şey kaybetmişsinizdir ama okuyorsanız da (ve hatta sürekli) daha çok şey kaybetmişsinizdir...

Didem Madak, şiirlerini anlamak için hayat hikayesini okumanız yeterli ne yaşadıysa bir ‘acıklı sözler kraliçesi’ olarak acılarını , grapon kağıtlarıyla bize süslemiştir...

Bu kitap da ilk yazdığı şiir kitabıdır.

Her şiiri yaşanmış puslu,gri, sisli anılardır.

Hatta bir dizesinde yine der:

‘Bıkmıştım zor geçen kışlarımı anlatmaktan...’

Acılı dizelerdeki yersiz soruları bazen ağlatır:

‘Kalbim neden isli bir şehir?
Kalbim!
Neden ben?
Bir tek aşk sözü söylememiş gibiyim.’

Bazense...

Neyse, hayat hikayesi diyorduk demi 13 yaşında annesini kaybediyor adı ‘Füsun’ve bütün acılarının adı oluyor bu isim çoğu zaman...

Annesizliğin şair ettiği yazar :

‘Beni anneme götürsün bindiğim bütün taksiler.’

Götürsün be Didem, bizi de götürsün,sen de gel...
Ama gel gör ki:

‘Hayatımızın üstünde imkansız kuşlar uçuyor.’

Yine bir dizesinde diyor ki:

‘Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.
Bazen ölmek istiyorum ,
Beni yeniden doğurman için
İri, ekşi bir vişne tanesi gibi.’

Tabi baba evlenir,babayada sitemli sözler eder yine dizelerinde:

‘Yaşasaydın, hayatının ortasına
Güller yığan bir adam olsun isterdim babam...
Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için,
Bu acımasız ölü anne sesini...
Artık bütün üzgün oluşlarımın adı: ANNE! ‘

Bu dizeleri yazarken ne bilebilirdi ki annesinden miras kalan annesizliği üç yaşındaki kızı Füsun’a bırakıp gideceğini...

Şükrü ERBAŞ’ın da dediği gibi ‘Sözü yasaklamalı ömür hanım...’

Sonra Hukuk Fakültesi’ne başlar.Üvey anne ve babasıyla yaşadığı evden ayrılamak istediği için kendince bir yöntem bulur ve birinci sınıfta tanıştığı biriyle evlenir .Evden ayrılır,okulu bırakır.
Hatta bir sohbetinde şöyle der kaçan ilk şehirli kızdım.
İlk evden kaçtığında yedi yaşındaymış annesi dövmüş bu dayak ona on sekiz yıl yetmiş sonra yine kaçmıştır.

Tabi mutsuz evlilik ve gidenler hayatının yıkık dökük merdiveninden..

‘Gül tutan bir adam aradım yıllarca
Rakamlar büyür, şehir küçülürdü.
Vazgeçtim, vazgeçtim sonra...’

Oysa ne çok sevmişti.
Enginarlar alacak kadar ama sonra...

'Seni sevince pazara çıktım sevinçten
Enginar aldım "süper enginarlar" diye bağıran adamdan
Bu "süper" oluşta canımı acıtan bir şeyler vardı.
Canımın acısıydın.
Sonra gittin.
Birlikte kışlıkları naftalinleyecektik.
Söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini
Sonra gittin.
Çocuk oldum bir daha, ağladım.
Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.'

Sonra gitti tıpkı diğerleri gibi ve Didem’e kalan bodrum katında çeşitli işlerde çalıştığı bir yaşam...

Kısacası yine bir dizesinde dediği gibi,

‘Günler külkedisi akşamları kömür yakıyoruz’

Bodrum katında yaşadığı tüm zorlukları anlatır şiirlerinde.
Bir söyleşide ‘Rutubete dayanıldığı sürece şiir yazmak için çok iyi yerler.’ Diye bahseder bodrum katından.

Zor yıllar ...

Kendini bulmak için pardesülere bürünmüştür,kitap okumuştur.Bu dönemde tasavvufla da ilgilenmiştir.
Hatta kardeşi bu dönem için şöyle der ‘Ablam o dönemden inanarak kurtuldu.’

İnanç hem nurdur hem de kuvvet...

Bu durumu şiirlerine şöyle yansıtır:

‘Allah benim çaresizliğimdi
Artık konuşabileceğim kimsem kalmadığı için konuştuğumdu.’

Bir süre sonra eşi Timur ile evlenir ve 3 yıl sonra kızı Füsun’u dünyaya getirir.
Kızının doğumundan sonra şiir yazmayan Madak 24 Temmuz 2011' de bu anne yokluğunu kızına bırakarak,Füsunlarına doyamadan hayata veda eder.
Ruhu şad olsun.
Mekanı cennet olsun...

Kimileri yeryüzüne gömülür kimileri gökyüzüne...

Didem Madak gökyüzünün en çok parlayan ve parlayacak yıldızlarından biri...

Giderken kızına şöyle demiştir:

Canım kızım,ben cehaletimden şair oldum...
Annesizlikten.
Sen sakın şair olma!

Çünkü bilir şairlerin acılarını yazdığını...
Kaç gündür sitede rastladığım, Mehmet arkadaşımızdan görüp alıntılarını beğendiğim Didem Madak ismini duymuştum ancak okuma fırsatım olmamıştı.

Bugün kendimi Didem Madak kitaplarına adadım. Genç yaşta ölmüş olduğunu öğrendiğimde çok üzüldüm. Zaten acı olan şiirlerini daha çok hüzünlenerek okudum. Çok beğendiğim için sizlerle de paylaşmak istedim. İncelemeler aynı ancak linkler farklıdır. Şikayet edilirse linkleri silerim isteyene özelden gönderirim.
İnsan bir şiir kitabın  da ne kadar kendini bulabilir ki?

Didem abla sanki yan komşunun kızı gibi, okuldan arkadaşın gibi, pazara gittiğin mahalle dostu gibi ama insanı üzen bir durumu var bu ablanın henüz çok genç ve hasta üstelik çok naif, zarif bir bayan.
Bana biraz inci ablayı anımsattı duygularını kağıda döküşüne hastayım...

Didem abla Işıl demiş ben M. dedim biz aslında 8 kardeşiz ve 4 kız kardeşiz ama en çok benim bir küçüğüm olan M. ile kardeşizdir. Hani Işıl'a Didem abla Anne olmuş ya bize de annem hayatta ama ikinci bir annedir B. ablam sıkıntımız, derdimiz, işimiz annemden önce ablama anlatırız ona danışırız oda sağolsun bize çockları kadar zaman ayırır. Benim bir büyüğüm olan L. Ablam ile pek anlaşamayız neden bilmem hep kavga eder tartışırız neyse ki evlenip ayrı şehirlere gelin gidince birbirimizin kıymetini anladık :)

Ama yukarda da dediğim gibi M. ile başkaydık en küçük ikimizdik ve ablalar,abiler evlenip yuvalarını kurunca biz daha bir bağlandık birbirimize bağlandık dediysem öyle güllük gülistanlık bir kardeşlik beklemeyin, ben onun bacağını alçıya kattım  o benim kafama dikiş attırdı iki kez, kaç kez dayak yemişizdir abilerden ve annemden birbirimizi dövüyoruz kavga ediyoruz die ama yine de ne ben onsuz ne o bensiz bir şey yemez yeni bir şey almaz gezmeye gitmezdik. O beni isterdi ben onu isterdim ama yan yana gelince de en ufak şeyde tartışırdık. Geceleri sabaha kadar otururduk konuşur sohbet ederdik, film izlerdik bazen gece saat 02:00, 03:00 de makarna yada çiğköfte yapardık. Neyse bu konu uzadıkça uzar ÖZLEMİŞİM  sanırım. Ama şu varki evlenip evden ayrıldığım gün birbirimize sarılıp öyle ağlamıştık ki  annem bile kıskanmıştı. Giderken dolabına bir mektup bırakmıştım bide onu okuduktan sonra ağlamıştı günlerce neyseki telefon var ve dedikodular birikince Urfa, Mersin, Bursa konferans görüşmesi ile bir nebze olsun hasret gideriyoruz, tek sıkıntı yetmiş dakika dolunca telefonun kapanması :)))


İşte Didem abla Işıl'dan bahsettiği şiirlerle bu kadar şey yazdırdı bana bir de yazamadıklarım var ifade edemediklerim yada etmek istemediklerim. (Aslında bilgisayar yok telefondan da uzun yazmak sıkıcı)

Keşke daha çok yazabilseymiş en kısa zamanda diğer iki kitabınıda alıp kitaplığımın "GİT GEL OKU" rafına katacağım. Okumayanlar da artık okusun yani daha ne diyelim.

Git gel oku rafı nedir diyenler için #31005728

Selam ve sevgi ile :)
Kaç gündür sitede rastladığım, Mehmet arkadaşımızdan görüp alıntılarını beğendiğim Didem Madak ismini duymuştum ancak okuma fırsatım olmamıştı.

Bugün kendimi Didem Madak kitaplarına adadım. Genç yaşta ölmüş olduğunu öğrendiğimde çok üzüldüm. Zaten acı olan şiirlerini daha çok hüzünlenerek okudum. Çok beğendiğim için sizlerle de paylaşmak istedim. İncelemeler aynı ancak linkler farklıdır. Şikayet edilirse linkleri silerim isteyene özelden gönderirim. https://yadi.sk/i/q26yB27g3PcNQf

Yazarın biyografisi

Adı:
Didem Madak
Unvan:
Türk Şair
Doğum:
İzmir, Türkiye, 8 Nisan 1970
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 23 Temmuz 2011
Didem Madak 1970'te İzmir'de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini İzmir'de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince "düzgün insan" olamadı.

Şiirleri Ludingirra, Öküz ve Sombahar'da yayımlandı.
Asuman Kafaoğlu-Büke (1959, İstanbul), Eleştirmen

Türkiye'deki ilköğreniminin ardından, babasının diplomatik görevle gittiği Cenevre-İsviçre'de, College Calvin lisesinde orta öğretimini tamamladı. 1980-84 yılları arasında Amerika'da California State University, Long Beach üniversitesinin Felsefe bölümünden mezun oldu. Türkiye'ye döndükten sonra, ODTÜ'de yüksek lisansa başladı ve önce ODTÜ'de, sonra da Boğaziçi Üniversitesi Felsefe bölümünde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

İngilizce ve Fransızca'dan çeviriler yaptı. John Updike'ın "S." adlı romanının çevirisi 1992 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından basıldı. Vikram Seth'in "An Equal Music" ("Maggiore Dörtlüsü", 2000) adlı romanını Türkçeye çevirdi.

1996-2004 yıllarında düzenli olarak TRT İstanbul Radyosu - Radyo III için klasik müzik ve edebiyatprogramları hazırladı. Ayrıca 1996 yılında bir yıl boyunca "Mitoloji ve Müzik" adlı bir programı Açık Radyo için hazırlayıp sunmuştur.

2002-2003 yıllarında dört sömestr boyunca İstanbul Üniversitesi Dramaturji bölümünde "Platon'dan Günümüze Estetik Kuram" dersleri vermiştir. 2003-2004 ders yılında, Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümünde, yüksek lisans öğrencilerine "Sanat Felsefesi" dersleri vermiştir.

2001 yılı Ocak ayından beri, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki'nde "Yazın Sanatı" başlığı altında her hafta edebiyat eleştirileri yazmaktadır.

2011 yılında kolon kanserinden öldü Didem..

Yazar istatistikleri

  • 1.961 okur beğendi.
  • 4.199 okur okudu.
  • 78 okur okuyor.
  • 2.006 okur okuyacak.
  • 15 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları