Didem Madak

Didem Madak

Yazar
8.7/10
4.036 Kişi
·
14.849
Okunma
·
3.947
Beğeni
·
183824
Gösterim
Adı:
Didem Madak
Unvan:
Türk Şair
Doğum:
İzmir, Türkiye, 8 Nisan 1970
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 23 Temmuz 2011
Didem Madak 1970'te İzmir'de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini İzmir'de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince "düzgün insan" olamadı.

Şiirleri Ludingirra, Öküz ve Sombahar'da yayımlandı.

2011 yılında kolon kanserinden öldü.
76 syf.
Ahh Didem Ahh!!


Yazma konusundaki özrümü görmüyorum , şiirlerini okudukça , bağlılık, bağımlılık gibi bir şey işte burada yazmaya zorluyor beni.

‘’Bir zamanlar kendimi
Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
Kaç metredir benim yokluğum?
Benden daha çok var sanmıştım.
Benim yokluğumdan dünyaya
Bir elbise çıkar sanmıştım.
Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
Sonunda ben de alıştım.
Ah...dedim sonra,
Ah!’’

İyi niyetim suistimal edildiği için çok üzgünüm. İnsan samimiyeti, duyarlılığı rencide edilince çok üzülüyor. Hadi bu sefer yalan değildir inan diyerek aldandığımdan sonra bütün vücudum felç geçirebilir sanıyorum.
Dur bir nefes alayım. Alayım ama gerçekten, uzun upuzun bir nefes. Ne olduğunu anlatayım;

Süslü cümlelere ihtiyacımız var mı sahiden ? Gönülden gelen tek bir kelime bile yetmez mi hali anlatmaya.?
Hepimizin hayatımızdaki onlarca insana söylemek istediği cümle. Ya da diğer okurların durumu nedir bilmem ama benim kaç gündür dilimde:
İçimdeki ah'larla yaşamaktan yoruldum. Sabahı temiz ve duru bir başlangıç sayarak varlığı, gönül genişliği, bakışları dua olan güzel insanlara rast geleyim istiyorum...

Her kırıp üzdüğümde, gereksiz yere yargıladığımda kaç cümle geçiriyorum hafızamdan? Kaçar kelime tüketiyorum duygularıma, hissiyatlara kim bilir? Ne kazanıyorum ki ; dönüp dolaşıp gene aynı puslu havada mutsuz oluyorum, mutsuz ediyorum.


Ahh Didem,
Kendimden şikayetim olduğu anlarda ,
Yorgunum deme; kalk ve yürümeye başla.
Yüreğin götürecektir seni gitmek istediğin yere.
Çekinme, teslim ol nasibine diye adım atıyorum ,
Yetmiyor bir de ;
Şimdi, öyle damdan düşer gibi, birini seviyorum hiç bir halime bakmadan hatta tam tanımadan bilmeden.
Soruyorum kendime ; Nedir ki bu duygu istek, arzu ya da bu merak? Hepsi sevdiğim yüzünden değil, ama en çok onun yüzünden , yoluna düştüm ona ulaşmak için değil onda kaybolmak için, cevaplarımla pollyannacılık oyunu oynuyorum.
Ne diyorsun, yok Didem yok, yarın filan başlar mı ki beklediğim o güzel günler özlemi üzerine kurduğum bütün umutlarım ahh ki ahh yerle bir oluyor.

Bazen, gidenlerle kalanlar karışsa da sonuç hiç ama hiç değişmiyor...

Eskiden insanların değişebileceğine inanmıyordum..
Şimdi ise hiç inanmıyorum..Böyle düşünmek kalbime iyi geliyor.
Aynen senin dizelerin gibi
‘’ Sağlam bir halatla çekiyorum acıyı kendime doğru..’’



Annesizliğinden şair olan kadınsın sen.

Annesizlik nasıl bir duygu bilmiyorum, aradığımda ulaşamamak, yüzünü görememek ne kadar acıtır canımı tarif edemiyorum. Yazıya dökemesem de gönlüme gelenler var. Ne kadarını anlatabilirim onu da bilmiyorum. Annesini hiç tanımamış , erken yaşta annesiz kalmış bir sürü arkadaşım vardı okul yıllarımda, tüm sınıf annem şarkısı söylerken bilmezdim ki o çocukları, şarkıya eşlik ederken içten içe öldürdüğümü. En kıymetlisi gözleri önünde ölen evladın yalnızlığına çaresizliğine bir ömür ağlamak nedir anlayamazdım.

‘’Bazen sevinince annem gibi,
Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.’’
Artık anlıyorum anlayabiliyorum.



Güzel bir hayat için değil mi bütün mesailerim, bütün uğraşlarım, bütün arkadaşlıkları, aşklarım ve hatta bütün kızgınlıklarım küsmelerim ve tartışmalarım ? Dünyanın bütün duygularını, sessizliğe, haykırışa, mimiklere bir iki tebessüme, ya da akan birkaç damla yaşa sığdırabilir miyim ?

Ahh lara ihtiyaç kalmadan yaşayabilir miyim?

Falanlar, filanlar....Kimse kalbimdeki dertleri, acıları, coşkuları , beynimdeki düşünceleri fikirleri bilemiyor. İnsan insana her dem biraz da olsa muğlaktır aslında. Ancak hissetmeye çalışır, anlamayı dener ve saygı duyarsa mantıklı, anlaşılır, değerli ,samimi olabilirse bir arada bulunmanın tadına varabilirim.

Ahh ki ahh Didem, tüm keşkelerimi tükettim ben.

Her şey bir temenniyle başlar; ''Uzun ömürlü olsun, mutlu sabahlar, iyi günler.'' Ve bir temenniyle de sonlanır. ''Mekanı cennet olsun, başımız sağolsun'' temennisiyle nihayetlendirmediğim bir son dilerdim sana ama ‘’ "Cennete gitmek istedim otostopla" temennine inşallah dileğine ulaşmışsındır diyebiliyorum.
Güneş doğmayı unutacak da sanki hiç sabah olmayacak gibi bir gece sonrası anlıyorum ki; kaybettiğimde üzüldüklerimden ibaretim.

"Tehlikeli sayılmam artık.
Kalbimi kalın bir kitabın arasında kuruttum"

Kaybetmeyelim mi o zaman?
Evet;
Merhametimizi, vicdanımızı , samimiyetimizi kaybetmeyelim. Gerisi nasılsa hallolur...
Bir yanımız kıştı ya hep zaten, diğer yanımıza da gelmesin kış, baharlarımızı kaybetmeyelim.

Keyifli okumalar..
72 syf.
·Beğendi·10/10
Her bir saç telin kadar şiir yazmadan gitmemeliydin.

Seni tanımış olsaydım sardunyalar ekerdim saksılara. Her saksının adını da Didem Madak koyardım. Ama ekmeyeceğim. Muhtemelen hiçbir zaman. Çünkü onlar da öylece solup gidebilirler senin gibi. Ve ben, buna şahit olmak istemiyorum.

Didem Madak... Bazı şairler var ki okurken düşünürüm, bir insanın kalbi nasıl böyle olabilir? Grapon Kağıtları gibi, renkli. Bu kadar güzel söyleyiş güzelliği mi olur Allah aşkına? Yazdığı şiirlerin çoğu tatlı bir yaz akşamı, salıncağa binmek gibi, yıldızların gökyüzünde delice dağıldığı ve her sallanışta onları alıp bileğimize dizecekmiş gibi heyecan verdiği bir akşam. Ha bir de ilk aşk gibi. Henüz acıtmamış bir ilk aşk gibi.

Ölümün soğukluğunu, bir yakınınızın toprağına dokunduğunuzda anlarsınız en çok. O toprağı alıp elinize dökerken dahi inci inci gelir taneler onun şiirinde. Ölüm müdür elinize dolan inci midir şaşırırsınız. Nasıl başarmış bunu bilmem. Şimdi ben babamın ellerine şiir yazsam şuraya, yapamam. Ağlarım. Hasretinden çok geceler eskitmişim. Ama yapamam. Aklıma kızını kemerle döven baba denilen kişiyi duyunca babama koşup sarılışım gelir. Yazamam o şiiri. Bayramda elini öpüşüm gelir. Bana süslü kutuda mum getirip sen seversin böyle şeyleri deyişi gelir. Elim ayağım buz keser. Şiir miir yalan olur. Ama sen yaparsın. Yapmışsın her şeyi şiirleştirmişsin Ey Kadın. İçtiğin çayı, çekildiğin fotoğrafı dahi şiirleştirmişsin. Annene yazdığın şiiri yazarken ağladın mı?

Gözlerim ormanda kaybolmuş çocuk gözü renginde demişsin. Benim gözlerim de ateşi avuçlasam yanmayacakmış gibi bakıyor. Ki avuçladım da. Yanmayacağını bilmiyordum. Bunun bir rengi var mı bilmiyorum.

Ben defolu bir kelebeğim demişsin ya hani bir de, yanılıyorsun. Sen kanatlarında kainatın en güzel desenlerini barındıran mükemmel bir kelebeksin.

Henüz bitirmedim. Her bir şiiri defalarca okuduktan sonra bitiririm belki. Bir de kalbimi yerinde tutabilirsem tabi. Şiir okurken benim kadar heyecananlanan biriyle henüz karşılaşmadım. Ama şunu biliyorum ben bu kitabı okumasaydım ve bunu bana biri hediye etseydi, o kişiyi kalbimde sağlam bir yere koyardım. Şiirden daha güzel bir iz olmaz... Seni seviyorum Didem Abla. İyi ki geldin geçtin bu dünyadan. İyi ki yazdın.
76 syf.
"Ben toprağa otuz altı numara ayaklarıyla basan, biraz şaşkın bir kadınım" diyorsun Didem Madak. Düşünmeye koyuluyorum; otuz altı numaralı bir ayak kaç şiir taşıyabilir? Kaç metre kare toprağa denk gelir bir şiir; dünyayı kaplayan karalara mı, yoksa sulara mı denktir?

Yaşamın denklemi şiirin denklemine denk ise ve yeryüzünde yaşamın olmadığı bir kare dahi yok ise, karalar ve suların tümünün toplamına denk gelir. O zaman bir şiir tüm otuz altılı, yedili, sekizli, kırklı numaralı ayakların geçiş güzergahıdır desek. Sende cevabını vermiştin zaten, "yerde ne var yer boncuk, gökte ne var gök boncuk, işte ortasında ben varım." İşte bu kadar: yaşamın matematiksel karmaşık denklemini alt edip yaşam varlık gerçekliğinin şiirsel denklemiyle cevabını oluşturuyorsun. Ve ekliyorsun "bütün bu karışıklığın üstesinden gelmek için şiir yazıyorum"

Benim sana geç kaldığım, ama senin bizlere erken veda edişinin ardında Ah'lar Ağacı'nın ahlatıyım şimdi. Oysa daha şiirin denklemiyle çözülmesi gereken çok ah vardı.
76 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Didem Madak 23 Temmuz'u 24'üne birleştiren gece hayata gözlerini yumduğunda 3 kitap bırakmış ardında - bir de 3 yaşında Füsun'u. Annesi gibi genç yaşta ölmüş, 40'lı yılların daha başında. Ve 2011'den itibaren her yıl insanlar tanımaya başlamış Didem'i. Açıkçası şu an Türk edebiyatının en çok okunan bayan şairi diyebiliriz kendisi için. Nilgün Marmara var bir de kendisi gibi erken yaşta kaybettiğimiz, intihar gerçi o.

Peki neden 70 sayfalık bu kitabın tamamı onlarca kez alıntılarda paylaşılıyor Didem Madak edebiyat dergilerinde sürekli öne çıkarılıyor, her yerde ismi geçiyor. Gerçekten bunu hak ediyor mu, yoksa erkek egemen şiir dünyamızda, sırf kadın olduğu ve erken yaşta göçtüğü için pozitif bir ayrımcılık mı uygulanıyor kendisine?

Sadece kendi izlenimimi aktarabilirim burada. Ama eminim kendisiyle ilgili düşünceler genelde benzerdir. Ben şiiri Cemal Süreya ile tanıdım ve sevdim , daha önce de söylediğim gibi. Okulda benim doğduğum köylerde vb. vardı tabi de herkesin hoşuna giden ama o yıllarda romantik insanlar yoktu fazla, şiir eh işteydi. Sevince ama Cemal Süreya oldu. Yıllar sonra sevdiğim bir arkadaşım gösterince, Didem Madak'la ilgili bir dergiyi - klasik ukala erkek tavrıyla- baktım biraz ama fazla da girmedim yazılara, ölmüştü zavallı, Allah rahmet etsindi, diğer şairler gibi çiçekli böcekli şiirleri vardır diye düşünmüştüm. Hatta arkadaşım biraz okumuştu da fazla dinlememiştim herhalde.

Sonra ama, belki de o davranışımın verdiği vicdan azabıyla araştırdım biraz internette şiirlerini. Siz aşktan ne anlarsınız bayımla, Pollyanna'ya mektup'u okumuştum başta ve gerçekten etkilenmiştim. Mutlu mutlu okurken şiirleri o kelime aralarında insana batan şeyler, beyni kalbi her şeyi ele geçiren dizeler vardı. O gün bayağı okudum internette, şiir yazan ama şiir sevmeyen benim en sevdiğim şair olmuştu belki o an Didem Madak.

Neyse kısaca, her türlü övgüyü hak eden birisi bence, kadınlar kendilerinden bir şeyler buluyorlardır belki, hiç anlamam. Ama biz erkeklerin de içini dağlıyor. Ahlar ağacında 9-10 tane şiir var topu topu , en uzunu kitaba ismini veren Ah'lar ağacı- 20 sayfalık şiirin her satırında ayrı dağılıyorsunuz, bazen ustura gibi kara bir tren geçiyor içinizden, bazen küçük bir kızın bebeğine göz yaşı arıyorsunuz. Bir kadın var karşımızda, üzgün bir kadın, umutlu ama yalnız, annesini özleyen hasta bir kadın, çokomel kağıtlarını tırnaklarıyla düzelten kara yazgılı bir kadın. Sadece AH diyen bir kadın, hayatın onca sillesine AH diyerek meydan okuyan. Seviyorsunuz o kadını, bir şey yapamasanız da onunla karşılamak istiyorsunuz üzerine gelen her şeyi. Sonra da öldüğü aklınıza geliyor ve susuyorsunuz.

Özetle, Didem Madak şu aralar bıraktığı az sayıda şiirine rağmen Türkiyenin en çok okunan şairlerinden biriyse, kesinlikle Türkiye'nin iyi şairlerinden birisi olması sebebiyledir. Ya da bizim gibi şiirden anlamayan, ama güzel şeyleri seven insanlar yüzünden.
76 syf.
·3 günde·Beğendi
“Şair bir tahrip etkenidir, bir virüstür, kılık değiştirmiş bir hastalıktır ve harikulade biçimde belirsiz olmasına karşın alyuvarlarımız için en vahim tehlikedir. Onun çevresinde yaşamak mı? Kanımızın inceldiğini hissetmektir bu; bir kansızlık cenneti düşlemek ve damarlarımıza gözyaşlarının aktığını işitmektir.” (E.M.Cioran)

Aklım şiir hakkında kısa bir hikâye anlatmıştı geçenlerde bana, inanmamıştım: “Şiir vardı ya da yoktu o zamanlar, Ortaçağda kılıç kuşanmış şövalyenin biri atının üstünde insanı romana sığdırmaya çalışarak anlatmayı denedi. İnsan sığmadı romana, taştı, daha da büyüdü. Ondan sonra gelenler kılıç yerine farklı akımlarla, farklı tekniklerle; kimi yüz kimi bin sayfayla insanı romanda yer yurt sahibi etmeye çalıştılar. İnsanın hüznü yer edinse sevinci; sevinci yer edinse kederi yer edinemedi. Vazgeçmediler. Sonra büyümüş insanın sevinçlerini, hüzünlerini, aklını hikâyeye sığdırmayı denediler, insan yine tek kaldı hikâyede. Ve sonra kansızlık şarabını içmiş başıboş dolaşan şairler işe el attılar. Şiire sığdırmayı denediler insanı. Şaşırdılar. Çünkü başarmışlardı. Sadece insan değil insandan varlık bulan her şey şiire sığmıştı, bazen bir kelime bazen de bir satırla. Ve anladılar o insan ki şiirdi yazılmış, yazılmayı bekleyen. Tedavisi olmayan sancılı bir veba gibi yayıldı durdurak bilmeden. Ama herkes nasibini alamadı bundan: vebalı şairlerin sadece hüsnükuruntusu kalmıştı bizlere.” Didem Madak ile artık bu hikayeye inanıyorum. Onun hüznüyle, ahlat ağacıyla, Ah’lar Ağacıyla, Pollyannasıyla, içindeki çocukla, topu topu birkaç şiiriyle buna inanıyorum. Sanki dünya vardı kitabın içinde ama aynı zamanda yok gibiydi. Tek kelimeyle bayıldım! Keşke bir 10 puan daha olsa da verebilseydim. “Ve ah dedim sonra, ah!”

İlk defa Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı’nı okumuştum şiir kitabı olarak. Aslında okumayı becerememiştim. Bazen çok hızlandım okurken bazen de çok yavaşladım bu da doğal olarak uyum sağlayamama neden oldu şiire. Ondan sonra da artık şiir okumam deyip kitabı bıraktım bir kenara. Bu kitabı ne zaman aldığımı hatırlamıyorum ama iyi ki almışım. Son zamanlarda roman ve hikayelerin boşluğunda iyice boğulmaya başlamışken şiir okumak taze bir nefes gibi oldu olmasına ama... İnsan kendinden olan şeyleri diğer insanlarla paylaştığı kadar insan olurmuş derler ya daha kitabın ilk sayfasından sizinle paylaşılmış duyguların olduğunu hissediyorsunuz: Didem Madak hüznünü paylaşıyor bizlerle. Ama öyle bir hüzün ki insan dik duruyor karşısında. Benim diye sahipleniyor. Daha ilk sayfada: “Yapıştırsam da parçalarını hayatımın/Su sızıyordu çatlaklarından.” demesiyle boğazınız düğüm düğüm oluyor. Ne güzel, şiirlerinde toplumsal kaygı, eleştirme çabası, imgelem kullanma çabası yok. Okuduğunuz şeyler size yabancı da gelmiyor. Sanki sevdiğiniz bir romanın kelimeleri azaltılmış da onu okuyor hissine kapılıyorsunuz. Okudukça onu insan yapan şeyin hüzün olduğunda karar kılıyorsunuz. Aklınız da tek bir soru var: Bu kadına hangi dünyalık şeyler bulaşmış, onu üzmüş, hüzünlendirmiş? Ben böyle hüzünlü şiirler yazmak zorunda kalmasına çok üzüldüm gerçekten. Hüzünlenmese güzel şeylerden bahsetse fena mı olurdu! (“Cezaya kaldım./ Bir mutluluk şiiri yazamamaktan dolayı”) Şöyle diyor kendi de: “Kim bir şairi kırsa/Şair gider uzun bir dizeyi kırar mesela/Bilirim kim dokunsa şiire/Eline bir kıymık saplanacak.” ve “Acıklı sözler kraliçesiyim ben.” Ona ah! dedirtenlere ah olsun! “Vasiyetimdir: Bin ahımın hakkı toprağa kalsın.” Kalsın bakalım. Hayatımda ilk defa bir şiir kitabını ve şairi bu kadar benimsedim. Keşke Didem Madak yaşasaydı da ‘bir şiir miktarı otursak diyorum’ diyebilseydim kendisine. Ah!

Bu aralar kitaplara inceleme yapmak gelmiyor içimden. Ah’lar Ağacı’nın bende uyandırdığı duyguları paylaşmak istedim sadece. En baştaki Cioran’ın şair tanımı çok acımasız gözükse de benim sevdiğim tanımlardan biri. Onu da paylaşmak istedim. Şimdiden hepinize mutlu, huzurlu bayramlar diliyorum. Bayramdan sonra yeni kitaplarla görüşmek üzere…


NOT:
“Vasiyetimdir:
En güçlülerinden seçilsin
Beni taşıyacak olanlar.
Ahtım olsun,
Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
Tabutumun içinde tepineceğim. “ Sizce taşımışlar mıdır? -_-
72 syf.
'Yaklaşık 10 sene evvel'

-Anneanne, bu basma çiçekli perdelerini hiç atma olur mu? Bana sakla.
"Ne yapacacaksın kızım bu perdeleri, çok eskidiler baksana.. Deden tee düğün zamanı almıştı bunları bana. İlk kendisi asmıştı bu pencerelere. Gelin kızlık perdelerimdi yani, o gidince değiştiremedim kaldılar öylece. Modası geçmiş diyorlar, doğru mu?"
-İlerde kendi evim olduğunda en güzel odamın penceresine asıp önünde çiçekli şiirler okuyacağım. Doğru, pek kalmadı bunlardan, o yüzden bana saklamanı istiyorum senden..
"Çiçekli şiirler de neymiş? Kara damat baban anneni alana kadar gelip gidip pencerenin önünde yanık yanık bir şeyler söylenip dururdu dayın onu yakalayana kadar. Öyle bir şey mi?"
-Belki de öyledir anneanne, okuyayım mı sana? (Oku demesini beklemeden)

"Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
.... "

Dağılmamıştı o zamanlar o gövdem; yaklaşık 14-15 yaşlarında ve lise yıllarımın başlarındaydım. Dışarıdan bakıldığında az çok sağlam bir insandım. Yalnızca okudukça canımı yakan bir şeyler vardı, en derinimde hissettiğim, okudukça yaşadığım, yaşadıkça o acıya alıştığım... Evet gerçekten öyle çok okumuştum ki elimde yıpranan, paramparça olan o kitabı, her bir cümlesi ezberimde olmasına rağmen her okuyuşumda ayrı bir cümlenin altını çizip ayrı bir dizeye ağlamaktan kitabım gözyaşı, sayfanın arkasına işlemiş kalem izleri ve Didem'e söylemek istediklerimi yazdığım notlarla dolmuş, okunmaz hâle gelmişti. Ahh, bir an söylemeyi unuttum hangi kitap olduğunu; Pulbiber Mahallesi. Metis yayınlarının Mart 2007 basımlı kitabı, bu hayatta sahip olduğum en değerli eşyalardan birisi.

Yıllarca okudum bu kitabı, ilk kez okuyor, ilk kez anlıyormuşum gibi; okudukça anlattım, anlattıkça ağladım; ağladıkça ağlattım.
Neydi beni bu kadar derinden etkileyen? Yarası yarasına denk gelmedikçe anlar mıydı insan bir ötekinin hâlini? Pek tabii anlamazdı ama ben anlamıştım; yarası yarama denk gelmedi çünkü, yaramı delip geçmişti resmen... Yara dedim de aklıma geldi, iliştireyim hemen şuracığa şu dizeleri:

"Bazı yaralar yararlıdır buna inan
Bazı yaraların ortasından küçücük bir el
Sanki geçmişine çiçek uzatır
Bazı yaralardan sızan kanla
Tüm geleceğin yıkanır..."

Ama bizim yaramız yararlı olan cinsten değildi pek, geleceğimiz falan da yıkanmadı. Aksine, yıkamaya kıyamadığımız koklamaktan kokusu kaybolmuş bir avuç eşya, bir çift terlik ve yavaş yavaş hatırlardan da kaybolmaya başlayan anılar yığını kaldı geriye ve en canımı yakanı da o unutulmuş ses tonu...

"Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır.
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı."

Diyordu 'Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım!' şiirinde. Ve gün geldi ben de tıpkı onun gibi şunu söyledim:

"Artık bütün üzgün oluşlarımın adı:
Anne!"

Beni bu kadar iyi anlatan başka bir dizeye denk gelmedim ki daha evvel, nasıl sahiplenmeyeyim böylesine? Sahiplendim işte, bir anne gibi, bir evlat gibi, Füsun gibi...
Kim mi bu Füsun? Hem annesi, hem kızı...
Didem annesi Füsun'u genç yaşta kaybetti, Füsun annesi Didem'i 41 yaşında kanserden kaybetti.
Şöyle diyordu veda etmeden önceki son şiirinde:

"Füsunun yeşil ela gözleri var
Ve pembe plastik fincanı ile kahve getirişi var
Ve bana anne deyişi var
Benim pembe fincandan pembe kahve içişim var
Bu kahveleri seviyorum ahbap
İçimi pembe bulutlar kaplıyor
Şekerli ve tatlı bir biçimde havalanıyorum."

Böylesine pembe, tatlı, şirin bir hayattan bahsettikten sonra şöyle devam ediyor:

"Sonra ağrılar, sonra hastaneler ve sonra doktorlar...
Şeker donup yapışıp kalıyor bir kağıda
Acı bazen öyle yoğun, çok yoğun
Patlak gözlü bir kurbağa
tarifsiz çirkin ve kel."

Şu hayatta yalnızca daha 2 kitabı, rutubetli bir bodrum kat dairesi ve bir kızı varken kanser ondan her şeyini almaya kalkıyor. Acının her hâlini yaşarken çok sevdiği saçlarından oluyor, kendini tarifsiz, çirkin ve kel olarak tanımlıyor. Saçlarına değiniyor yine son şiirinde, ve bir de vakti zamanında saçlarının değerini bilmeyenlere...

"Bana bazı şarkılar lazım ahbap
hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar
çok şarkıya ihtiyacım var
Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar
Saçlarımla ne yapacağını bilemeyenler
Bir gün onları kaybederler
Böyle bir şey yani ahbap
Çok acıyor. Saçlar zaman zaman."

İşte böyle baylar! Sevdiğiniz kadınların saçlarının tek bir telinin bile değerini bilin, saçlar da acır zaman zaman... Siz hissetmezsiniz.

Bir kaç yıl evveldi, yeni bir eve taşınacağım. Israrla bodrum kat istiyordum, kot1 diyorlar adına. Eh tabi o katta kalmak isteyecek ev arkadaşı bulmak da çok güç. Öğrenciyim, tek başıma da çıkamıyorum derken biriyle tanıştım. Çok az tanıdım kızı, ev arkadaşı aradığımı ancak bodrum katta istediğimi söyledim. Çok güldü. Saçma buldu ve ısrarımı anlayamadı. Ona Didem'i anlattım, kendimi onda bulduğumu, kısa bir süre onun gibi yaşamak istediğimi, ilerleyen zamanlarda isterse başka bir eve çıkabileceğimizi.. Ona bir kaç şiirini okudum:

"Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. ..."

Aradan bir ay bile geçmedi; bir eve çıkmış, anneannemin çiçekli perdesinin önünde her akşam onun mısralarını okuyor, tahlil ediyor, onu anlıyorduk. Az da ağlamadık birlikte. Bilmiyordum başta, oysa onu da bıçak gibi delmiş geçmiş şiirleri. İki ay kadar o evde kaldıktan sonra değiştirdik yerimizi, bodrum kat prensesimin çiçekli şiirlerini yalnızca okumadım, yaşadım resmen orada...

Aradan yıllar geçti, yollar geçti, insanlar geçti...
Ama bir şiirler değişmedi bir de benim hissiyatlarım.. Okumaya doyamadığım, kısa ama benim için gelmiş geçmiş bütün şiir kitaplarına bedel 3 ayrı kitap...

Bunca zaman inceleme yazmadıysam da cesaret edemediğimden.. Ona olan sevgimi yansıtamayacağımdan korktuğumdan, ki o kadar şey yazdım yine anlatamadım, günlerce yazsam yine anlatamam... Ve bu yazdıklarım tek bir kitabına değil 3 eserine birden ve hatta Madak'a ithafendir. 3 kitabından da alıntılara yer verdim. Tek bir kitap ismi yazma hakkımız olduğu için bunu işaretledim.

Anlatmak isteyip anlatmadığım onlarca şey var, ilerleyen zamanlarda belki diğer kitaplarına olan incelemelerimde de onlardan bahsederim. Şimdilik şu dizelerle sonlandırıyorum, selametle kalın.

"İki sigaram kaldı bu gece için
Yüzyıl yetecek çocukluğum,
İki muhabbet kuşum,
Biraz da ateşim var.
Dua ediyorum ateşe
Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece
Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne
Aman umutsuz bir yer olmasın!"
76 syf.
·1 günde
Dili çok güzel, modern ve derin. Altı çizilecek yığınla satır dolu bir kitap. Ve kadın benliğini özellikle de aşka girmeden o kadar güzel gösteriyor ki...
72 syf.
...Bir yığın insan tanıdım ama hep yalnızdım.

Didem Madak, okumadıysanız çok şey kaybetmişsinizdir ama okuyorsanız da (ve hatta sürekli) daha çok şey kaybetmişsinizdir...

Didem Madak, şiirlerini anlamak için hayat hikayesini okumanız yeterli ne yaşadıysa bir ‘acıklı sözler kraliçesi’ olarak acılarını , grapon kağıtlarıyla bize süslemiştir...

Bu kitap da ilk yazdığı şiir kitabıdır.
Her şiiri yaşanmış puslu,gri, sisli anılardır.
Hatta bir dizesinde yine der:

‘Bıkmıştım zor geçen kışlarımı anlatmaktan...’

Acılı dizelerdeki yersiz soruları bazen ağlatır:

‘Kalbim neden isli bir şehir?
Kalbim!
Neden ben?
Bir tek aşk sözü söylememiş gibiyim.’

Bazense...

Neyse, hayat hikayesi diyorduk demi 13 yaşında annesini kaybediyor adı ‘Füsun’ve bütün acılarının adı oluyor bu isim çoğu zaman...

Annesizliğin şair ettiği yazar :

‘Beni anneme götürsün bindiğim bütün taksiler.’

Götürsün be Didem, bizi de götürsün,sen de gel...
Ama gel gör ki:

‘Hayatımızın üstünde imkansız kuşlar uçuyor.’

Yine bir dizesinde diyor ki:

‘Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.
Bazen ölmek istiyorum ,
Beni yeniden doğurman için
İri, ekşi bir vişne tanesi gibi.’

Tabi baba evlenir, babaya da sitemli sözler devam eder yine dizelerinde:

‘Yaşasaydın, hayatının ortasına
Güller yığan bir adam olsun isterdim babam...
Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için,
Bu acımasız ölü anne sesini...

Artık bütün üzgün oluşlarımın adı: ANNE! ‘

Bu dizeleri yazarken ne bilebilirdi ki annesinden miras kalan annesizliği üç yaşındaki kızı Füsun’a bırakıp gideceğini...

Şükrü Erbaş’ın da dediği gibi

‘Sözü yasaklamalı ömür hanım...’

Sonra Hukuk Fakültesi’ne başlar.Üvey anne ve babasıyla yaşadığı evden ayrılamak istediği için kendince bir yöntem bulur ve birinci sınıfta tanıştığı biriyle evlenir .
Evden ayrılır,okulu bırakır.
Hatta bir sohbetinde şöyle der kaçan ilk şehirli kızdım.
İlk evden kaçtığında yedi yaşındaymış annesi dövmüş bu dayak ona on sekiz yıl yetmiş sonra yine kaçmıştır.

Tabi mutsuz evlilik ve gidenler hayatının yıkık dökük merdiveninden..

‘Gül tutan bir adam aradım yıllarca
Rakamlar büyür, şehir küçülürdü.
Vazgeçtim, vazgeçtim sonra...’

Oysa ne çok sevmişti.
Enginarlar alacak kadar ama sonra...

'Seni sevince pazara çıktım sevinçten
Enginar aldım "süper enginarlar" diye bağıran adamdan
Bu "süper" oluşta canımı acıtan bir şeyler vardı.
Canımın acısıydın.
Sonra gittin.
Birlikte kışlıkları naftalinleyecektik.
Söz vermiştim unutmayacaktım gözlerini
Sonra gittin.
Çocuk oldum bir daha, ağladım.
Kaç şiir, kaç kere sular altında kaldı.'

Sonra gitti tıpkı diğerleri gibi...
Ve Didem’e kalan bodrum katında yaşadığı, çeşitli işlerde çalıştığı bir yaşam...

Kısacası yine bir dizesinde dediği gibi,

‘Günler külkedisi akşamları kömür yakıyoruz’

Bodrum katında yaşadığı tüm zorlukları anlatır şiirlerinde.
Bir söyleşide ‘Rutubete dayanıldığı sürece şiir yazmak için çok iyi yerler.’ diye bahseder bodrum katından.

Zor yıllar ...

Kendini bulmak için pardesülere bürünmüştür,kitap okumuştur.Bu dönemde tasavvufla da ilgilenmiştir.
Hatta kardeşi bu dönem için şöyle der
‘Ablam o dönemden inanarak kurtuldu.’

İnanç hem nurdur hem de kuvvet...

Bu durumu şiirlerine şöyle yansıtır:

‘Allah benim çaresizliğimdi
Artık konuşabileceğim kimsem kalmadığı için konuştuğumdu.’

Bir süre sonra eşi Timur ile evlenir ve 3 yıl sonra kızı Füsun’u dünyaya getirir.
Kızının doğumundan sonra şiir yazmayan Madak 24 Temmuz 2011' de bu anne yokluğunu 3 yaşındaki kızına miras bırakarak,Füsunlarına doyamadan hayata veda eder.

Ruhu şad olsun.
Mekanı cennet olsun...

Kimileri yeryüzüne gömülür kimileri gökyüzüne...

Didem Madak gökyüzünün en çok parlayan ve parlayacak yıldızlarından biri...

Giderken kızına şöyle demiştir:

Canım kızım,ben cehaletimden şair oldum...
Annesizlikten.
Sen sakın şair olma!

Çünkü bilir şairlerin acılarını yazdığını...
76 syf.
“Ah... ün/. 1- Sesin tonuna göre pişmanlık, öfke, özlem, beğenme gibi duygular anlatır”
Diyor TDK.

Madak ne diyor peki?

-AH’lat diyor, ağaç diyor.

“Ahlat ahların ağacıydı,
Yaşlanmaya başlayanların,
İtiraf edilememiş aşkların,
Evde kalmış kızların.
Ahlat ahların ağacıydı,
Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
Öyleydi işte.”


“Sesimin tonunu emanet ettiğim
AHLAT AGACINA...”


Henüz 13 yaşındayken kaybeder annesini ve böyle başlar Madağın zorlu günleri.
Anne kokuyor şiirleri, özlem kokuyor..
Teyzesinin hediye ettiği defter ve dergilerle başladı her şey!
Nasıl da içerleniyorum genç yaşta gidenlere!
Üç kitabını bıraktı ardından.
Üç kitap dediğime bakmayın ben bir kitabını okudum.
Bir kitap dediğime de bakmayın!
Hayata bıraktığı Ahlarını okudum Madağın..
O en zor dönemlerde çektiği acıları bırakmış satırlara.

*Ahlaşmış Madak*

Hepimizin Ah’ı olmuştur.
Eşe, dosta, anneye,babaya, aşka, hayata, dünyaya,görmüşlüklere,geçmişe belki geleceğe de!

-Olanlar oldu Tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

Şiirleri okurken aklımdan Madağın kendi hayatını anlattığını düşündüm hep.
Hakkında yaptığım ufak bir araştırmadan sonra.

KendimeDipnot:İyice araştır!

Şiir okumaya bu kadar uzak olmama rağmen Ahlarla, yaşlarla, Madağın mutsuzluğunu bıraktığı satırları bir solukta okudum.

Annesinin kaderini yaşamış Madak genç yaşta kanserden kaybetmiş hayatını.

Ve kızına bıraktığı mektupta demiş ki;
“Canım kızım, cehaletimden şair oldum..
Annesizlikten.
Sen sakın şair olma!”

Aslında bu sözleri yeterdi Madağı anlamaya..

Mutsuzluğu saklı şiirlerinde.
O kadar mutsuzmuş ki..
Annesizlikten diyor, sessizlikten annesizlik, annesizlikten sessizlik, annesiz sessizlik
Ve Ah diyor her nefeste yaşadığı her anda.

Ve durmadan davet ediyor İç Sesini Ahlat Ağacına.

-İç ses, diye söylendim.
Gel!
Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

Ve ezmek ister! Son vermek ister Ahlarına!

“Bir zamanlar meydan okumak isterdim. Kaç meydanını okudum da bu hayatın Yalnızca iki harf öğrendim:
A
H!”

Yine devam eder Ahları yine yine ah eder Tanrı’ya, şiirlere, çaresizliğine,saymakla bitmeyecek kederlerine.

Kitap bana annemi çok düşündürdü ve Madağın hayatı da..

https://youtu.be/FhyCXUT_5as

Herkese keyifli okumalar.
76 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Yazarı hiç tanımıyordum hiç okumamıştım. Keşke yıllar önce okumuş olsaydım diyorum şimdi. 1k da gördüğüm alıntılar sayesinde okumaya başladım ve dedim ki bu zamana kadar okuduklarıma şair diyorsalar Didem Madak nedir? Okurken kendi yaşamından izler olduğu çok belirgindi ve fazlasıyla hissettim bunu gözlerim yaşarırken..
Sonra okumayı bırakıp hayatını araştırdım, neler yaşamış nasıl yazmış bunları diye ve okumaya devam edip bitirdim bu kitabı. 41 yaşında vefat etmiş tıpkı annesi gibi..
3 kitap bırakmış ardında ve 3 yaşında annesinin adını verdiği kızını..
Bu kadar geç tanıdığım için üzgün ve artık tanıyor olmakla buruk bir sevinç yaşıyorum. Böyle naif insanlar çok az bu coğrafyada..
Merak edenler için hayatını okuduğum linki bırakıyorum ve minik bir röportajını..

https://www.google.com/...dem-madak-kimdir.amp

https://youtu.be/LGpbjWpNams

Yazarın biyografisi

Adı:
Didem Madak
Unvan:
Türk Şair
Doğum:
İzmir, Türkiye, 8 Nisan 1970
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 23 Temmuz 2011
Didem Madak 1970'te İzmir'de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini İzmir'de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince "düzgün insan" olamadı.

Şiirleri Ludingirra, Öküz ve Sombahar'da yayımlandı.

2011 yılında kolon kanserinden öldü.

Yazar istatistikleri

  • 3.947 okur beğendi.
  • 14.849 okur okudu.
  • 221 okur okuyor.
  • 5.675 okur okuyacak.
  • 45 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları