Haruki Murakami

Haruki Murakami

Yazar
7.8/10
3.629 Kişi
·
8.982
Okunma
·
1.476
Beğeni
·
38.073
Gösterim
Adı:
Haruki Murakami
Unvan:
Japon Yazar
Doğum:
Kyoto, Japonya, 12 Ocak 1949
1949 yılında dünyaya geldi, 1975'te Tokyo'daki Vaseda Üniversitesi'nden mezun oldu. 1986-1995 yılları arasında Avrupa ve ABD'de yaşadı. Yazarın ilk ve Gunzou Edebiyat Ödülü'nü alan romanı "Kaze no oto vo kike"dir (1979). Onu "Hitsuci vo meguru Bohken" (1982) isimli romanı izledi. Yazar bu eseriyle Yeni Yazarlar Noma Edebiyat Ödülü'nü aldı. Ardından "Sekai no ovari to hahdo bohrudo" (1985) geldi ve bu kitap da yazara Tanizaki Ödülü'nü kazandırdı. Ama ona asıl ününü kazandıran 16 dile çevrilen "İmkânsızın Şarkısı" (1987) oldu. 1995'te yayımlanan "Zemberekkuşu'nun Güncesi"yle 1996 yılında Yomiuri Edebiyat Ödülü'nü de kazanan Murakami, daha sonra baştan çıkarıcı bir aşk hikâyesi olan "Supuhtoniku no Koibito"yu (2001) yazdı. Yazar ayrıca, "Zoh no şohşitsu" (1993) ve "Kami no Kodomotaçi-va mina adoru" (2002) adı altında öykülerini de kitaplaştırmıştır. Japonya'nın XX. yüzyıldaki en büyük edebiyatçılarından biri olarak kabul edilmesine rağmen, Amerikan kültürünün etkisi altında kaldığı ve aşırı Batıcı olduğu eleştirilerine maruz kalan yazarın edebiyat dışı tek kitabı "Andahguraundo"dur (2001). Murakami'nin son eserleri ise "Kokky no minami, taiyou no nişi" (2003) ve "Dansu dansu dansu"dur (2003).

Ödülleri :


1996 Yomiuri Edebiyat Ödülü ("Zemberekkuşu'nun Güncesi"yle)
1985 Tanizaki Ödülü ("Sekai no ovari to hahdo bohrudo"yla)
1982 Yeni Yazarlar Noma Edebiyat Ödülü ("Hitsuci vo meguru Bohken"le)
1979 Gunzou Edebiyat Ödülü ("Kaze no oto vo kike"yle)
''Sadece herkesin okuduğu kitapları okursan, sadece herkesin düşündüğünü düşünürsün.''
"İnsan kendisinin eksik bir parçasını bulmak umuduyla aşık olur. O yüzden de, aşık olduğu insanı düşünürken, az ya da çok hüzünlenir."
"Neden bana öyle bakıyorsun?" diye sorardı.
"Çünkü çok tatlısın" diye cevaplardım.
"Bunu söyleyen ilk kişisin."
"Bunu bilen tek kişiyim" derdim ona.
Sana bir öğüt verebilir miyim?
-Elbette
Kaderinden yakınma. Bunu aptallar yapar.
-Unutmayacağım bunu.
“İnsan bir şeyleri ne kadar isterse istesin, o şeyler asla kendiliğinden çıkıp gelmez. İnsan bir şeylerden özel olarak uzak durmaya çalıştığında ise, o şeyler kendiliğinden insanın üzerine üzerine gelir.”
"O zamanlar bilmiyordum. Birini tekrar düzelemeyecek kadar kötü kırabileceğimi. İnsan, sadece var olarak diğer bir insanda dönüşü olmayan yaralar açabiliyordu..."
1546 syf.
·49 günde·Beğendi·10/10
İnanamıyorum, bitti.
Çok üzgünüm şuan. Sanki bir dostum çook uzaklara gitmiş gibi hissediyorum. Çok uzun zamandan beri ilk defa, tam anlamıyla içimden gelerek 10/10 puan verdiğim bir kitapla karşı karşıyayım.Peşin peşin söylemem gerek, sakın ama sakın kitabın hacimli olması sizi etkilemesin. Nasıl böyle bir hazineden mahrum kalırsınız?
Son derece akıcı, konusu muhteşem sürükleyici, insana nerede olduğunu unutturan bir kitap. Umarım 2Q17 yılına geçiş falan yapmış olmadım, akşam benim için bakar mısınız gökteki ay hala tek mi? :)

Kitabın konusu çok muhteşem, büyük bir zeka örneği Sayın Murakami. Arkadaşım size ne yediriyorlar, ne içiriyorlar? Bu nasıl kafa, bu nasıl kurgu? Nerede olduğumun bilincinde değilim hala, inanın. Kitap üç kişi etrafında dönüyor, Aomame, Tengo ve Fukaeri. Kitap Aomame'nin bir kanal yoluyla başka bir dünyaya geçmesiyle başlıyor, sonrasında ammann Allah'ım olaylar, olaylar. :)

Kitabımızın içerisinde konunun bütününü oluşturan bir kitap var ismi Pupa Hava, Paşiva ve Reşiva olarak da iki kişi, iki varlık mevcut. Ben olaya biraz farklı bir gözle bakmış bulundum. Paşiva, "algılayan" yani ses'i, ilahi mesajı algılayan, duyandı. Reşiva ise o sese uyan varlık. Ve Pupa Hava sanki ilahi bir kitaptı. Yani sanki bir Tanrı-Peygamber-Kutsal Kitap motifi işlenmişti.

Kitabımızın ana konusu ise bana göre "inanç." Eğer inanırsan bütün olmazlar gerçek olabilir, bu senin içindeki inancın gücüyle doğru orantılı olarak gelişen bir durum. Kitaptan cımbızla tutup çektiğim ve özümsediğim ders "asla vazgeçmemek" oldu. Seneler geçse bile...

Kitap gerçekten çok fazla fantastik öge içeriyordu, Murakami, bizim fantastik dünya ile yaşadığımız dünya arasındaki perdemizi aralayıp, bize hangisinin gerçek hangisinin kurgu olduğunu anlayamayacağımız bir dünyanın kapılarını aralıyor.
Gerçekten muazzamdı. Ne söylesem kitap hakkında bilgi vermek gibi olacak, sadece bu kitabı okumadan ölmemelisiniz demekle yetinmek istiyorum. Okuduğum kitaplar arasında, "en iyi kitaplarımdan bir kaçı" kategorisine kendiliğinden sıvışıverdi. Rüyalarıma giren, elime aldığımda büyük bir heyecan ve hazla okuduğum, hem sonunu merak edip, hem de bitmesini istemediğim yegane kitaplardan biri olarak belleğimde yerini aldı 1Q84. Kesinlikle ve kesinlikle tavsiye ediyorum, tavsiyeme muhakkak kulak asın olur mu?

Ben şimdi Kediler Şehri'nden ayrılıyorum, çıkış kapanmadan hemen önce...
1256 syf.
·30 günde·Beğendi·10/10
Bazı kitaplar vardır okuyup bitirdikten sonra o kitabı çok beğenirsiniz ama o kitaplar da sizi etkisi altına o kadar kuvvetli alır ki sizin başka bir kitabı beğenmenizi adeta engeller, her yeni bir kitabın konusuna bakınca, sayfalarını açıp kokusunu içinize çekince ve kitaba başladığınızda size sürekli kendini hatırlatır ve bunlarla beraber de okuduğunuz kitabı bitirince daha çok aklınıza girer ve “hadi kabul et, benim kadar güzel değildi” der, işte bu dediklerime örnek verebileceğim ve okura doyumsuz bir kitap 1Q84. Eminim ki bundan sonra okuyacağım ve okuduğum tüm kitaplarda 1Q84 kendisini bana hatırlatacak ve bana verdiği zevki, tarifinin yapılmasının zor olduğu o güzel duyguları hissettirecek.

1Q84 bana göre kesinlikle son yüzyılın kitapları arasında yer edinmesi gereken bir kitap diyebilirim ve son yılların tartışmasız en büyük edebiyat olayı 1Q84’tür ve bana göre tartışmasız bir şekilde Murakami de yaşadığımız yüzyılın en büyük yazarlarından biridir, özellikle de son 2 senedir Nobel’i kazanmasını bekliyorum ve bir türlü beklentim gerçeğe de dönüşemedi. Bu yıl kazanır mı ya da bu yıl içinde bir acil çıkıştan çıkıp başka bir yılda, başka bir diyarda Murakami kazanabilir mi daha çok merak ediyorum.

Kitap kimine göre 1Q84 yılında geçiyor kimine göre Kediler Şehri’nde geçiyor ama aslında o kimileri Kediler Şehri’nin 1Q84 yılına ait bir şehir olduğunu bilmiyor, kitap anlaşılacağı üzere ismini Kara Dörtleme’nin bana göre en güzel kitabı dediğim George Orwell’ın 1984 isimli kitabından alıyor, alıyor almasına ama 1984’e de sadece ilk başlarda kısa kısa göndermeler yapıyor yani birçok arkadaşın tahmin yürüttüğü üzere aralarında sağlam bir bağ yok. Roman içinde 1256 sayfa boyunca bir romanda olması gereken ve bulmak isteyeceğiniz her şeyi bulabiliyorsunuz, romantizm, aksiyon (abartılı bir aksiyon değil), din ve mezhepçilik, gizem, bilim kurgu, cinsellik ve fantastik öğeler. Fantastik öğeler ama nasıl desem böyle büyü, süper güçleri olan insanlar tarzında bir fantastik öğeler değil, masal ve gerçeğin harmanlanıp önümüze sunulması gibi, bir taraftan diyorsunuz ki bu gerçek olamaz, roman olsa bile bu nasıl bir saçmalıktır demek istiyorsunuz ama bir yandan da bu öğeleri aslında tartışmasız olarak kabul ediyorsunuz; çünkü dediğim gibi masalsı öğeler ve gerçekler o kadar güzel harmanlanıp aslında sırıtmadan önümüze konuyor ki bize sadece okumak düşüyor ve yazılanlara inanmak kalıyor ama dediğim gibi de bunları sorgulamamızı aslında Murakami de istiyor. Kitap genel olarak 2 karakter üzerinden gidiyor, kitap başlarında bazı şeyleri genel olarak yüzeysel bir şekilde tahmin yürütebilirken esas konuları hiçbir şekilde Murakami tahmin etmemizi istemiyor, bize birçok soru işareti verirken birçok da cevaplar veriyor, kitabın çoğu yeri aslında gündelik olaylarla dolu ama ne okurken “e hani konu nerede” diyorsunuz ne de bu bölümleri okuma kısmında en ufak bir sıkıntınız oluyor, hem yazım hem de başarılı çeviri sayesinde kitabın her bir kısmı çok güzel gerçekten, he bu arada kitabın en başında taksi şoförümüzün dediği gibi “her şey göründüğü gibi değildir” demek istiyorum, onun için belki de bu gündelik olaylar diye okuduğumuz sayfaların arasında, arkasında gizlenmiş çok önemli unsurlar da olabilir.

Bazı bölümlerde bir tahsildar görevlisi görevini yerine getirmek, tahsilatını yapabilmek için geldiği dairenin kapısını ısrarla yumruklayarak çalarken ve o esnada cümleler kurarken, içeride saklandığını ve kapıyı açmayı düşünmeyen kimseye baskı kurmak istiyor ve o kişiyi psikolojik olarak germeye çalışıyor ve işte burada Murakami’nin yazarlığının büyüklüğü tekrardan ortaya çıkıyor, bu kadar basit bir sahnede bu kadar basit bir olayda okuru bu derece gerebilmek, psikolojisini bu derece yerinden oynatabilmek gerçekten de kolay olmasa gerek. O kapıdaki tahsildarın kurduğu cümleler, kapıyı yumruklaması filan o kadar başarılı bir şekilde anlatılmış ki sadece bu kısımlar için bile okunabilir; ama bu bölümlerde Murakami’nin başarısı kadar çevirmen Hüseyin Can Erkin’in de başarısını kenara atmamak lazım yani genel olarak Erkin o kadar güzel bir çeviri yapmış ki kitabın başarısını hak ettiği ölçüde tutmuş, düşünsenize kitabın çevirmeni bir profesör.

Murakami’nin diğer kitabında da olduğu gibi bu kitapta da karakterlerin bir yalnızlığı mevcut ve bu yalnızlıkları ile beraber yaşadıkları aşkı bize anlatış şekilleri de çok güzel belki bu aşk içinde aşka uymayan hareketleri de var diyebiliriz ama kitap içinde inanın bunlar göze çarpsa da 1Q84 yılı içinde çok fazla önemsenmiyor. Romanın kalınlığı ilk başta size kitabın içinde çok fazla karakter var gibi bir hava verebilir ama dediğim gibi içindeki karakterler yalnızlar ve kitap içinde de çok fazla bir karakter yok, genel olarak 2 karakterimiz var ve bu karakterlere bağlı yaklaşık olarak 10 karakterimiz var, bu 10 karakter içinde de konu içinde ön plana sıyrılan az sayıda başka karakterlerimiz var ve Murakami bu kişileri bize en ince ayrıntısına kadar tanıtıyor, uzun uzun betimlemeleri bizlere anlatırken ne okuru sıkıyor ne de konudan bizleri uzaklaştırıyor, o tanımlamalar o betimleler bölüm aralarına sayfa içlerine o kadar güzel serpiştirilmiş ki şurada sorun var demek imkansız. Tek kusur diyebileceğim ise karakterlerin düşüncelerini okurken biraz fazla kısa kısa tekrarlara giriyor gibi ama aslında kitabın ana temasını Murakami beyinlerimize işlemek istediği için bu yola başvurduğunu düşünüyorum ve aslında bu kusur dediğim de okuru sıkmıyor aksine kitabın gelecek bölümlerine devam etme isteğimizden daha çok biraz rahatsızlık veriyor gibi.

Sahilde Kafka kitabında Sakura karakteri gibi 1Q84’te de aşık olunası kadın karakterler vermiş bize Murakami ama bu sefer 1 değil 2 karakter vermiş. Aomame ve Fukaeri. Bu kişileri bizlere kusurları ile tanıtıp nasıl bu kadar güçlü ve onlara bağlanılası kadınlar oluşturabiliyor çok hoş gerçekten. Fukaeri mi desem yoksa Aomame desem hala bilemedim. Aomame için de güzel bir videoyu sizlere burada paylaşayım. https://www.youtube.com/...F-SQGyPyDc&t=39s Sizce de Aomame çok güzel değil mi?

Roman bize bol bol müzik dinlettiriyor ve zaten Murakami takipçileri Murakami ile müzik bağlantısını çok iyi bilirler, bu kitabında da Leoš Janáček – Sinfonietta bize en büyük hediyesi ve dinlemenizi tavsiye ederim. https://www.youtube.com/...ncXDimwbQ&t=348s

Doğan Kitap gerek baskı olarak, gerek çeviri olarak gerekse de editörlük kısmında çok başarılı bir iş çıkarmış ve her kitap okurunun bence kesinlikle okuması gereken bir kitap 1Q84.

“Evet, evet” dedi altısı birden hep bir ağızdan.
224 syf.
Aldatılan erkekler ne hisseder tam olarak kestiremiyorum ama sanırım erkekler aldatılmada eşlerinin cinsellik olarak terkine biz kadınlarsa erkeklerin duygusal göçlerine takıntı yapıyoruz. Birlikte oldukları kadınlara aşık oldukları fikri beynimizi kemirip durur. Aldatılan kadında ilk kaygı; rakip, metres, kuma adı her ne olursa olsun karşı taraftaki kadının merak edilmesi oluyor. Benden çok mu güzel, çok mu akıllı tedirginliği içinizi yiyip bitiriyor. Kocanızı suçlamak yerine öteki kadın yargılanıyor. Tabii ki çok iyi bir evliliğiniz var ve eşiniz katiyyen sizi aldatmaz. Muhakkak kadındı onu baştan çıkaran, sizi unutturan. Sonra kendinizi suçlayıp hafife almaya başlıyorsunuz, kendinizi ihmal edip eşinizi önemsemediğiniz psikolojisi sizi dibe çekiyor. Kocanızın pişman olmak yerine pişkinleştiğini ise çok ama çok geç fark ediyorsunuz. İşte asıl ayrılık sebebi de bu oluyor. Aldatılmak değildir kadınlara ağır gelen. Beklediğiniz yalanları duymayışınızdır..Senelerinizi birlikte geçirdiğiniz insanın ihaneti,yaşadığınız yılları, geçmişinizi hatta geleceğinizi de tarumar ediyor. Evlenirken yanınızda olan hiç kimse boşanma anınıza tanıklık etmek istemiyor. Aile Mahkemelerinin,Nüfus Müdürlüğünün kabul ettiği boşanma halini ne kadar zaman ilerlerse ilerlesin, aileniz çocuklarınız hatta arkadaşlarınız bir türlü kabul etmek istemiyor. “İki medeni insan gibi ayrılıyoruz.'' ne komik ayrılmanın medeniyeti mi olur? Tuhaf gelmesin sorum inanın ki hiç bir ayrılığın medenisi olmuyor. Bitmek bilmeyen patırtı kütürtü,kavgalar sonucunda da olsa romantizmin tavan yaptığı ilişkide de olsa sonuç değişmiyor insan yine aynı duygular ile başbaşa kalıyor. Koskocaman bir anlamsızlık.
Biraz da kitaptan bahsedeyim;
Yazarın okuduğum ilk kitabı ve bu kitapla birlikte medeni ayrılıkların da mümkün olabildiğini okudum. Tam yedi ayrı kahramanın yedi farklı hikayesi;
Eşini kanserden kaybetmiş ve eşinin vefatından önce de eşi tarafından aldatıldığını bilen ve eşinin birlikte olduğu adam ile bağlantı kuran tiyatro sanatçısı Kafuku
Çocukluğunu birlikte geçirdiği sevgilisinin isteklerini karşılayamadığı düşüncesi ile bir erkek arkadaşının sevgili olmalarını isteyen Kitaru..
Lüks bir hayat süren, evlilik hatta aşk karşıtı , ama yine de aşkın bağımlılık çemberinden kendisini kurtaramayan kendini ölüme terk eden plastik cerrah Tokay
Evine düzenli olarak ihtiyaçlarını gideren kadın ile aralarında başlayan cinsel ilişkinin yanı sıra ondan dinlediği bin bir gece masalları ile mutlu olan evinden dışarı çıkamayan Habara
Karısının kendisini aldattığını öğrendikten sonra spor mağazasında çalışmakta iken bar açmaya karar verip hayata bakış açısını değiştiren Kino
Dünya ile bağlantısı kalmayan sürekli hayal aleminde yaşayan ancak eve gelen kambur anahtarcı kız ile gittikçe ilgilenmeye başlayan Gregor Samsa.
Gece yarısı çalan telefon sonucu sevgilisinin intihar ettiğini öğrenmesi üzerine anıları canlanan ve üç sevgilisinin de intihar ettiği Kadınsız Erkekler..
Ben yeni tanıştım Murakami ile, tanışmamış iseniz tavsiye ediyorum Keyifli okumalar...
224 syf.
·1 günde·6/10
- Ben bu kadına aşık oldum. Şüphe yok. Ve bu aşk beni sürükleyip bir yerlere götürmeye çalışıyor; öyle güçlü bir akıntı ki kendimi korumam neredeyse olanaksız. Şimdi sahip olduğum her şey elimden çıkıp gidebilir. Ama artık dönüş yok. Kendimi bu akıntıya bırakmak dışında bir şey yapamam. Yanıp kül olsam da, yok olup gitsem de.

- Sumire, hayatının baharında, içi yazma arzusuyla dolu genç bir kız. Bu arzusuyla arasına hiçbir şey giremezdi. Tutkusunun yanında başka hiçbir yeteneği yoktu. Ne yön bulma, ne ev işi ne de başka bir beceriye sahip değil aksine; dağınık bir odası ve düzensiz hayatı olan bir kız. Bu güzel çağda aşık olacağı aklına gelir miydi hiç? Gelse de her şeyden vazgeçebilecek gücü var mı? Özellikle de yazma arzusundan..

- Öğretmen, ilkokul öğretmeni, oldukça bilgili, kültürlü, görmüş geçirmiş birisi ve hemen hemen her konuda bir fikre sahip. Aslında bu özelliği ona kazandıran şey öğrencileri de denebilir. 10 yaşında çocukların soracağı soruları hangimiz hayal edebiliriz ki? Onlarla başedebilmek için doğal olarak onlar gibi kıvrak düşünmek gerek. Bu öğretmenimizin bazı kötü özellikleri var. Sadece öğrencilerle değil velileriyle de aşırı ilgileniyor.. Ama ne olursa olsun aşkını kalbinde yaşatmaya devam ediyor. Ne yaman çelişki ama.

- Myu, 30'lu yaşlarının sonunda, güzel, alımlı ve çekici bir patroniçe(kitap öyle diyor :) Babasından miras kalan işleri başarılı bir şekilde yönetmeye ve bu uğurda seyyah gibi dolaşarak, ekmeğini taştan değil de uçak seferleriyle gittiği anlaşmalardan kazanan ablamız. Sayesinde kaliteli üzüm bağları nerede var öğreniyoruz bununla kalmayıp güzelinden şarap markalarını ve tadını damağımızda hissediyoruz.. Çok farklı ve gizli bir karakteri olan Myu geçmişini sır gibi saklıyor. Yaşadığı olay onda çok büyük travmalara sebep olmuş ve bunu kimseye anlatmamış. Biz öğreniyoruz.

- Simure "Sputnik Sevgilisi" ile karşılaştığında üniversiteyi bırakalı iki yıldan fazla olmuştu. Müzik zevkleri ortak olan sevgilisiyle kuzi in düşünde tanışacak ve bu çıkmaz aşka düşecekti. Bu uğurda, kendini elinden geldiğince fazla zorlayıp, sevgilisi uğruna en başta sigaradan vazgeçerek nelet yapabileceğini kanıtlamaya çalıştı. Onunla olmak ona ayrı bir haz ve mutluluk veriyordu. Dolaştıkları yerlerin güzelliğinden çok sevdiğine odaklanmış ve tam anlamıyla zilzurna aşık olmuştu. Gözü hiçbir şey görecek gibi değil. Tek arzusu yanyana olmak ama elbette o gün geldi ve hiç olmayacak şeyler oldu. Yazma arzusu tükenir gibi oldu, içine düştüğü ruhsal durumla kabuslar gördü. Her zaman yanında olup sohbet etmekten farklı keyif aldığı arkadaşına, mektuplar yazdı, telefon etti ve hep değerli olduğunu hissettirdi.

- Bir gün hiç beklenmedik bir şey oldu. Kahramanlarımızdan birisi kayboldu ve diğerleri deliye döndü resmen. İşler bundan sonrası karışık. Bu olaylar da bizim hemen yakınımızdaki Yunan adalarında oldu. İçimden gidip yardım etmek geldiyse de elimden bişey gelmedi. Kitabı okumaya devam etmek daha faydalı oldu.

- Kitabın en güzel yanı betimlemeleri. O anın duygusunu içimize işletecek güzel örneklerle pekiştirmiş yazar. Ama gelgelelim konuyu toparlamamış ve dağınık bırakmış. Kitabın başı farklı, ortası farklı, sonu farklı olaylar zinciriyle kurulu 3 halka var. Hepsinin konusu güzel ama ben bağlamakta zorlandım. Yazar neden böyle bir yola başvurmuş anlamış değilim.

- Murakami diliyle ve hikayenin özgünlüğüyle güzel bir eser ortaya çıkarmış ama bütünlüğü sağlayamamış bence. Yine de okunabilecek güzel bir eser.

- İncelememi okuyan herkese teşekkürler.
224 syf.
·8/10
Yazarın 1Q84 romanına başlamadan önce tarzına alışayım diye bir günde okuduğum romanı, çok garip ve keyifli bir yolculuğa çıkardı beni. Japonya’dan Avrupa’nın egzotik yerlerine, son olarak da Yunanistan’ın bir adasına. Bu yolculuk bana kendini arayan, kendi yaşamını tanımlamaya çalışan kişilerin hikayesi gibi geldi. Hepimizin hayatında anlamlandıramadığımız mistik olaylar olmuştur, rüyada garip görüntüler, birdenbire gelen tanmlanamayan hisler, ortama yabancılaşma gibi. Yazar bunlar gibi, durumu biraz büyüterek romana eklemiş, güzel de olmuş.

Roman akıcı dili ve mükemmel benzetmeleriyle edebi bir doyum veriyor bu da yazarın son zamanlardaki yükselişini açıklıyor, daha çok kitabını okuyacağımı hissediyorum.
224 syf.
·9/10
Aldatılmış, terkedilmiş öyle bir başına bırakılmış erkeklerin yedi ayrı öyküsü bu kitap. Evet konuya göre çok az kalır sayfaları ama yazar öykülerin ucunu açık bırakarak okuyucuya bırakıyor işin zor kısmını, iyi de yapıyor zira çok düşünmek kafa yormak lazım bu konuya.

Dünya kurulalı beri en zor meselelerden biri de kadın erkek ilişkileri değil mi? Konu yanlızca kadınsız kalan erkek değil ki asıl konu eşini bulamamış ya da bulup kaybetmiş kişi. Ne çok kitap yazılmıştır bunun üstüne, ayrılığın yani, bir başına kalmanın, terkedilmemin üstüne ne çok şiir yazılmış türkü yakılmıştır, haksız da değil hani öyle bir acı söyletir tabi hissedeni. Belki de onun için şiiri türküyü çok sevmem, bu yaşanmışlıkların ardına yakılan ağıtlar öyle içten öyle samimi.

Çok türkümüzde “ölüm allahın emri ya şu ayrılık olmasa” denir ya bu istek de olası değil, ayrılık da ölüm de hayatın gerçeği ve ikisinin de çaresi yok. Anlıyoruz ki, her ırk, kültür ve din farklı farklı olsa da dünyanın öbür ucunda japonyada, afrikada ve de çini maçinde de olsa ayrılığın, bir başına kalmanın acısı aynı demek. Derler ya dert söyletir diye, bu öyküleri daha çok okuruz gibi görünüyor.
176 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Sevgili Haruki Murakami'nin koşmak üzerine yazmış olduğu 2 yıllık süreçte oluşmuş denemeleri, anılarından oluşmakta kitap.
Anıları diyorum, çünkü kendisi denemeleri anılarından oluşturmuş.
Murakami severim ben. Üstelik de öğrendim ki rock dinliyor. Ama ne mutluyum ki sormayın:) Yahu insanın sevdiği yazar ile aynı şarkıları dinlediğini öğrenmek süper bir şeymiş.:D Konuya dönelim öhöm:)
Murakami maratonlara bile katılmış. Öyle bir koşma aşkı. Üstelik son aşamalara kadar, yaşı ilerlese bile vazgeçmemiş. Denemeleri de yine bu maraton koşuları için gittiği yerlerde yazılmış ve o anları, koştuğu esnada hissettiklerini anlatmakta bizlere.
Ama asıl konu; koşmanın yazması ile ilişkisini aktarıyor. Roman yazanları edebiyat dehası olarak nitelendiriyor. Yazması için ilhamını koşmasına bağlıyor. Herkesin, bu hayatta yaşamak için ilhamı olması gerektiğine ve iyi hissetmek için bunun gerektiğine inanıyor. Asla ne olursa olsun, bu ilhamdan vazgeçilmemesi, sımsıkı bırakmadan ilhamına sarılmasının gerekliliğini belirtiyor.
Deneme severlerin okuması tavsiyesi ile tabi ki kitapta yer alan grubun bir şarkısı ile sona erdiriyorum incelememi:)
https://youtu.be/BfOdWSiyWoc
90 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
“Uykusuzluk”
Kitaba bu isim bu mâna daha çok yakışıyor...

Murakami ile tanışma kitabım...Ben dilini, anlatımını, detaylı betimlemelerini sevdim..

Gördüğü karabasandan sonra on yedi gündür uyuyamayan kadının hikayesi..Tam on yedi gündüz ve on yedi gece...
Bu kadın uyuyamadığı o süre zarfında kendini ailesini yaşamını sorguluyor aydınlanma yaşıyor.
Uyku ne büyük zaman kaybı oysa ama sağlığımızı da ona borçluyuz...

Kitapta sürekli üzerine düşülmüş bir konu var ; 3 sayfa da bir yazar gözümüze sokuyor Tolstoy’un Anna Karenina romanı... Okumayanlar için bilgilendirici bir özet niteliğinde olmuş.Kitaptaki baş karakter kadın bu romanı tam 3 kez bitiriyor bu uykusuzluk halinde.

Bende sanki kitap yarım kalmışlık hissi yarattı, bir anda bittiği için çok şaşırdım. Ben sonunda bunların hepsinin bir rüya olacağını var saydım. Aslında rüyasında uykusuzluk çeken bir kadının öyküsü gibi düşündüm. Öyle bağlasa bence basit ama böyle yarım kalmışlık hissinden daha tatmin ediciği olacağını düşünüyorum.

*Söylemeden geçemeyeceğim muhteşem bir baskı!!
Ciltli ve o sayfaların hepsi kuşe kağıda basılmış zevkle okunuyor :)
Keyifli okumalar diliyorum...
72 syf.
·1 günde·10/10
Aslında birkaç gündür Stephen King'in 30 sene önce kısa versiyonunu okuduğum ve bu hafta kesintisiz versiyonu çıkan Korku Ağı adlı kitabını okuyorum ve büyük keyif alıyorum; ama, artık, yaşım gereği mi bilmem, vampirler, korkutucu ölüm biçimlerinin olduğu kitapları okumak istemiyorum galiba. Benimkisi bir çeşit nostalji, gençliğimi yad etmek tabii ki, yani güzel fotoğraflar ve anılarla hatırlamak daha güzel ama, söz konusu olan edebiyat ve Stephen King benim için önemli, onu eski kitaplarıyla da olsa seviyorum, ve yeniden okumadan edemezdim Korku Ağı'nı...

Bugün, akşama doğru biraz bunaldım açıkçası. Kitabın negatif havasından, giderek korkutucu olan havasından uzaklaşmak istedim. Yeni kitaplarla dolu odamdaki küçük kitaplığım, yani bu siteden sevdiğim insanlardan gelen güzel yeni kitaplarla dolu raflarda arayıp buldum, aklımdaydı zaten, biraz da aradan çıkarsam mı diye düşünüyordum...

Murakami galiba en çok okuduğum yazarlardan birisi olmak üzere. Okuduğum bütün eserlerini çok sevdim. Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları ile tanışmıştım onunla ve ne harika bir tanışma olmuştu! Benim için en önemli kıstas olan karakter geliştirme, karakter yaratma özelliği Murakami'de son derece yalın, rahatça akan bir kıvrak dille ortaya konuyor. Tsukuru Tazaki kesinlikle en sevdiğim edebiyat karakterlerinden birisidir, yazarın diğer eserlerini okudukça yarattığı karakterlerin birbirine benzediğini görüyorum ancak bu negatif bir etki yaratmıyor kesinlikle, çünkü Murakami gerçekten anlatmayı çok iyi bilen ve ilgi çekici kılmakta hiç sıkıntı çekmeyen bir usta. Okumayan varsa, mutlaka denemeli.

Murakami'nin dünyasında paralel dünyaların misafiriyiz. Belki bütün karakterler tek bir karakterin farklı eserlerde anlatılan çoklu hikâyelerinin yansımalarıdır. Ne olursa olsun, Murakami deyince son derece doğal bir şekilde var olan garip, şaşılası dünyaların yan yanalığına şahit olmak normal. Bu dünyalarda kedilerin konuştuğunu ya da cinayet işlediğini, bir resimdeki ayrıntıdan yola çıkarak bir yaban koyununun peşine düşen insanları görmek, bilinmez ve harikalar ötesi bir ormanda yaşamaya başlamak mümkün. Ancak bunlar eserlerin gerçeklik duygusunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama sadece mekân olarak bozuyor, ama duygu olarak ister bu gerçek dünyada ister Murakami paralel evrenlerinden birinde olalım, hiç bir şey değişmiyor: herkes Murakami dünyasında, dünyalarında duygu ve his olarak komple bir bütünün içerisinde ve parçası olarak nefes almaya devam ediyor. Bana göre, bu, büyük bir meziyet bir yazar için.

Tuhaf Kütüphane, Murakami'nin paralel evrenlerinden birinde geçiyor. Bu sefer bir kütüphanedeyiz ve yaşımız küçük, ve sırf öylesine Osmanlı Devleti'nde vergi tahsilatı üzerine kitap var mı merak ediyoruz ve okumak istiyoruz. Bizimle ilgilenen yaşlı kütüphaneci oldukça asabi, itici birisi ama yardım ediyor ve bizi kütüphanenin aşağılarında bir yerlerde bir hücreye götürüyor. Orada bir Koyun Adam var ve yaşlı adamın emri üzerine en kısa sürede bize verilen 3 kitabı bitirmek zorundayız, çünkü sınav olacağız. Ancak Koyun Adamın bize söylediğine göre, sınavı geçsek bile kurtulmamız imkânsız, beynimizin yenmesinden kaçmamız mümkün değil.. evimize dönmek istiyoruz, acaba dönebilecek miyiz?

Kitap, yazarın hayâl gücünün zirvelerde dolaştığı bir eser, bu sefer yazarın paralel evreninde daha fazla zaman geçiriyoruz ve gerçek dünya bütün ağırlığıyla ve hüznüyle son sayfalara ve son paragrafa saklıyor kendini. Bu, aslında bir çeşit korku hikâyesi. Başımıza gelen olaylar değil, başımıza ne gelirse gelsin, ruh halimize ve duygularımıza verdiği hasarı anlatması anlamında bir korku kitabı. Bir kâbus mu? Bu dünyada ya da diğerinde, fark etmez, bir çocuk olan karakterimiz kıstırıldığı kapandan kurtulsa da kurtulmasa da boynuna geçirilmiş bir iple dolaşır gibi, herşey bir hayâlmiş, bir rüyaymış hissi vermeden, bize rahatlama konforunu sunmadan bitiyor kitap. Bu anlamda, ben Stephen King'in kitabındaki bu histen kurtulmaya çalışırken Murakami de aslında aynı şey yapmış oldu bana.

Bugün vampirlerle, kötü yaşlı adamlarla, saf temiz Koyun Adamlarla geçti. Her iki kitaptan yayılan karamsarlık ve kötülük hissi, çocuk dahi olsak bizi koruyacak kimsenin olmadığı hissi kitap yapraklarından yükseldi, odama yayıldı. Pencereleri açıp yazdım, ama hava fazla soğuk, geriye küçük odamda böyle oturup oflayıp puflamak ve bunalmak kaldı.
1256 syf.
·9/10
Gökyüzünde iki ayın olduğu bir dünyada yaşamak istediğini söyleyen bir arkadaşım vardı. Doğru açı ile baktığı sürece zaten öyle olduğunu göstermiştim bir akşam, camın önünde otururken. O gün doğumunu çok severdi, bense gün batımını. Oysaki hep karamsar olan o iken pozitif olan bendim. Hep şaşırtmıştır bu durum beni. Her zaman hayatın iyi yönlerini görmeye çalışan ben, günün bitiminde daha bir huzur bulurdum. O ise yeni başlayan her şeyden korkmasına rağmen yeni başlayan günü izlemeye doyamazdı. Hep böyle miydi hayat? Her daim bir denge mi gerek? Birilerinin sevmediği şeyleri bir başkaları severek mi korunuyor dünyanın dengesi? Kendi eksiklerimizi başka şeylerle tamamlayarak mı ayak uyduruyoruz dünyanın dönüşüne? Saatler her dakika zamanı dilimlemeye devam ederken sevdiğimiz/ sevmediğimiz / yaşadığımız kaç tane şeyi kendimiz seçebiliyoruz? Kediler şehrinde hapis kalsak günün birinde, farkında olur muyuz acaba? Gündüzleri yalnızlık, geceleri kediler tarafından yönetilen bir şehir burası; treni kaçırınca bir kez, çıkması mümkün olmayan. İster kediler şehri diyin adına, ister 1Q84; hepimiz sahiden de hiç farkına varmadan 2 ayın olduğu bir dünyada yaşıyor olabilir miyiz acaba? Peki ya iki yürek sahiden birbirine ne kadar bağlı olabilir? Dünyaları bir arada tutabilecek kadar? Ya da dünyaları ayırabilecek kadar?

İki ayın altında geçirdiğim uzun bir maceranın sonunda düşündüğüm bu soruların elbette doğru cevapları yok. Hiç de olmayacak. Her an değişebilen bir gerçeklikte yaşıyoruz. Her şey ‘şimdilik’ var. Bir sonraki an ne olacağını hiç bilemeyeceğiz. Her an sorularla dolu olacak. Bu yüzden 1984 yılında başından geçenleri anlamlandıramayan kahramanımız yaşadığı dünyaya 1Question84 ismini veriyor. Orada olduğunu anlamanın tek yolu ise gökyüzündeki 2 ay. Elbette fantastik bir dünya ile karşı karşıyayız. Hatta siz tam fantastik bir dünyaya girdiğinizi düşünürken aslında hiç tahmin etmediğiniz bambaşka dünyalar ile karşılaşıyorsunuz. Ancak sadece fantastik dünyalardan bahsetmiyor bu uzunca roman. Kendi doğruları, kendi acıları, kendi hüzünleri ve kendi mutlulukları olan birçok karakterimiz var. Her birine bolca yer ayrıldığı için de hak verecek ya da kızacak kadar tanıyabiliyorsunuz.

Kitap bölüm bölüm ilerliyor. Sırayla paralel zamanlardaki olaylar her bölümde farklı bir karakter üzerinden anlatılıyor. Bu da her bölüm sonunda o karakteri delice merak ettiğiniz için okumayı hızlandırıyor bana kalırsa. İstisnasız her bölüm sonunda o karakterin bir sonraki bölümünü merak ederken diğer karaktere geçince onun hakkında daha fazlasını okumak istiyorsunuz. Öylece geçiveriyor bölümler. Yazar merak ettirme konusunda oldukça başarılı. Bol miktarda soru bırakıyor zihninize. Ancak okuyucuya güvenme konusunda bazı eksikleri olduğunu da belirtmeliyim. Merak ettirdiği her sorunun cevabını kendisi veriyor mutlaka. Yerine yeni soru işaretleri bırakmayı ihmal etmeden. Şöyle örnekleyeyim, bir karakteri konuştururken onun özelliklerinden bahsediyor ki belirgin özellikler olduğu için zaten hangi karakter olduğu anlaşılıyor fakat yazar okuyucunun zekasına güvenememiş olacak ki parantez içinde o karakterin ismini veriyor. Çok önemli bir sorun mu? Kitaptan beklentilerinize göre değişir elbette. Bunun dışında, olumsuz olarak söyleyebileceğim bir de gereksiz ayrıntılara boğulması olabilir kitabın. Bir karakterin o gün giydiği kıyafeti bir paragraf boyunca anlatmak gibi. Sonrasında olacak olaylara olan merakınızı perçinlemek için bilerek yapılmış hissi verdi bana. Bu gözünüzü korkutmalı mı? Bilemiyorum fakat bence parça parça değil de bütün olarak düşündüğümde oldukça heyecanlı bir macera idi. O aklımda tek kelimesi kalmayan dış görünüş paragraflarını okuduğuma da değdi. Tabii yolculuk boyunca farklı yerlerde farklı türden hesaplaşmaların peşine düşüyorsunuz. Hangisi sizi daha çok etkiler, okuyup görmek lazım.

Yazarın biyografisi

Adı:
Haruki Murakami
Unvan:
Japon Yazar
Doğum:
Kyoto, Japonya, 12 Ocak 1949
1949 yılında dünyaya geldi, 1975'te Tokyo'daki Vaseda Üniversitesi'nden mezun oldu. 1986-1995 yılları arasında Avrupa ve ABD'de yaşadı. Yazarın ilk ve Gunzou Edebiyat Ödülü'nü alan romanı "Kaze no oto vo kike"dir (1979). Onu "Hitsuci vo meguru Bohken" (1982) isimli romanı izledi. Yazar bu eseriyle Yeni Yazarlar Noma Edebiyat Ödülü'nü aldı. Ardından "Sekai no ovari to hahdo bohrudo" (1985) geldi ve bu kitap da yazara Tanizaki Ödülü'nü kazandırdı. Ama ona asıl ününü kazandıran 16 dile çevrilen "İmkânsızın Şarkısı" (1987) oldu. 1995'te yayımlanan "Zemberekkuşu'nun Güncesi"yle 1996 yılında Yomiuri Edebiyat Ödülü'nü de kazanan Murakami, daha sonra baştan çıkarıcı bir aşk hikâyesi olan "Supuhtoniku no Koibito"yu (2001) yazdı. Yazar ayrıca, "Zoh no şohşitsu" (1993) ve "Kami no Kodomotaçi-va mina adoru" (2002) adı altında öykülerini de kitaplaştırmıştır. Japonya'nın XX. yüzyıldaki en büyük edebiyatçılarından biri olarak kabul edilmesine rağmen, Amerikan kültürünün etkisi altında kaldığı ve aşırı Batıcı olduğu eleştirilerine maruz kalan yazarın edebiyat dışı tek kitabı "Andahguraundo"dur (2001). Murakami'nin son eserleri ise "Kokky no minami, taiyou no nişi" (2003) ve "Dansu dansu dansu"dur (2003).

Ödülleri :


1996 Yomiuri Edebiyat Ödülü ("Zemberekkuşu'nun Güncesi"yle)
1985 Tanizaki Ödülü ("Sekai no ovari to hahdo bohrudo"yla)
1982 Yeni Yazarlar Noma Edebiyat Ödülü ("Hitsuci vo meguru Bohken"le)
1979 Gunzou Edebiyat Ödülü ("Kaze no oto vo kike"yle)

Yazar istatistikleri

  • 1.476 okur beğendi.
  • 8.982 okur okudu.
  • 368 okur okuyor.
  • 6.617 okur okuyacak.
  • 160 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları