Haruki Murakami

Haruki Murakami

YazarDerleyen
7.9/10
14,3bin Kişi
·
39,6bin
Okunma
·
3.837
Beğeni
·
92,2bin
Gösterim
Adı:
Haruki Murakami
Unvan:
Japon Yazar
Doğum:
Kyoto, Japonya, 12 Ocak 1949
1949 yılında dünyaya geldi, 1975'te Tokyo'daki Vaseda Üniversitesi'nden mezun oldu. 1986-1995 yılları arasında Avrupa ve ABD'de yaşadı. Yazarın ilk ve Gunzou Edebiyat Ödülü'nü alan romanı "Kaze no oto vo kike"dir (1979). Onu "Hitsuci vo meguru Bohken" (1982) isimli romanı izledi. Yazar bu eseriyle Yeni Yazarlar Noma Edebiyat Ödülü'nü aldı. Ardından "Sekai no ovari to hahdo bohrudo" (1985) geldi ve bu kitap da yazara Tanizaki Ödülü'nü kazandırdı. Ama ona asıl ününü kazandıran 16 dile çevrilen "İmkânsızın Şarkısı" (1987) oldu. 1995'te yayımlanan "Zemberekkuşu'nun Güncesi"yle 1996 yılında Yomiuri Edebiyat Ödülü'nü de kazanan Murakami, daha sonra baştan çıkarıcı bir aşk hikâyesi olan "Supuhtoniku no Koibito"yu (2001) yazdı. Yazar ayrıca, "Zoh no şohşitsu" (1993) ve "Kami no Kodomotaçi-va mina adoru" (2002) adı altında öykülerini de kitaplaştırmıştır. Japonya'nın XX. yüzyıldaki en büyük edebiyatçılarından biri olarak kabul edilmesine rağmen, Amerikan kültürünün etkisi altında kaldığı ve aşırı Batıcı olduğu eleştirilerine maruz kalan yazarın edebiyat dışı tek kitabı "Andahguraundo"dur (2001). Murakami'nin son eserleri ise "Kokky no minami, taiyou no nişi" (2003) ve "Dansu dansu dansu"dur (2003).

Ödülleri :


1996 Yomiuri Edebiyat Ödülü ("Zemberekkuşu'nun Güncesi"yle)
1985 Tanizaki Ödülü ("Sekai no ovari to hahdo bohrudo"yla)
1982 Yeni Yazarlar Noma Edebiyat Ödülü ("Hitsuci vo meguru Bohken"le)
1979 Gunzou Edebiyat Ödülü ("Kaze no oto vo kike"yle)
"İnsan kendisinin eksik bir parçasını bulmak umuduyla aşık olur. O yüzden de, aşık olduğu insanı düşünürken, az ya da çok hüzünlenir."
Sadece kitap okudum ve kendime döndüm. Ve katılaştım. Dışarıya karşı duruşumu kastediyorum. Böylece sonunda çoğu insan benim kibirli, kendini beğenmiş biri olduğum fikrine vardı.
''Neyin var senin? Neden bu kadar dalgınsın? Hala cevap vermedin bana.''
''Herhalde dünyaya tamamen adapte olamadım henüz'' dedim, bir an düşündükten sonra. ''Bilmiyorum, bunun gerçek dünya olmadığını hissediyorum. İnsanlar, manzaralar gerçek değilmiş gibi geliyor bana.''
352 syf.
·4 günde·4/10 puan
YouTube kitap kanalımda kesinlikle okumanız gereken yazarlar ve kitaplar hakkında içerikler üretiyorum: https://www.youtube.com/c/alintilarlayasiyorum

BRUH. Bu kitabı tek kelimeyle özetleyecek olsaydım kocaman bir BRUH derdim. Hatta bu kitabın gözünüzde daha iyi canlanabilmesi açısından küçük bir örnekle başlayayım. Livaneli'yi ve Elif Şafak'ı alın, ikisini bir Uzakdoğu restoranına yemek yemeye götürün, sonra ikisine de yarasa çorbası içirin... İşte alın size İmkansızın Şarkısı kitabı!

Şimdi kitaba böylesine düşük bir puan verdim diye bu puanı kitabın içerdiği yoğun cinsellikten ötürü verdiğimi sanıp beni kendi edebiyat çarmıhlarına germek ve kanlı bir ayin düzenlemek isteyen Murakami holiganları olacaktır elbette. Ama yanılacaklar... Kitaba neden bu puanı yakıştırdığımı söylemeden önce gelin bazı noktalardan bahsedeyim.

Öncelikle bir kitabı bitirdiğimde o kitap hakkında hem Türklerin hem de yabancı okurların başka platformlarda yazdığı pek çok yorumu okurum, böylece farklı milletlerin bir kitap özelinde nasıl düşündüğünü anlayabileceğim harman bir veri toplarım. Bunların hepsini kendi düşüncelerimle karşılaştırırım ve şu an okumakta olduğunuz incelemeyi oluştururum. Bu kitap özelinde ise yabancı okurların yaptığı bazı olumsuz yorumlarda yanlış tespitler olduğunu fark ettim.

Yabancı okurların yaptığı yorumlarda bu kitap, çok fazla cinsel sahnenin bulunduğu, karakterlerin sevişmek için her fırsatı kolladığı, kadın karakterlerin zayıf, basit ve kolay elde edilebilir gözükmek için ellerinden geleni yaptığı şeklinde farklı eleştiriler almış. İyi de, Japon bir yazarın Japonya'da geçen ve Japon karakterler içeren bir kitabını Japon toplum yapısındaki cinsellik ve kadının rolüyle değil de kendi milletlerimizin ahlaki değerleri ve kabulleri üzerinden yorumlayacaksak bunun ne anlamı kalır ki? Yabancı okurların bu yazdıklarıma ulaşamayacaklarını biliyorum ama olur ya belki bir gün yolları bu siteye düşer ve Google Translate üzerinden bu incelemeyi çevirmek isterler, olur mu olur...

Japonlar hakkında küçük bir bilgi vermem gerekirse, yıllarca Japonya'da yaşamış ve orayı, insanlarını gözlemlemiş olan Onur Ataoğlu'nun Japon Yapmış kitabına göre ""Evlenmeden olmaz" anlayışı yerine "olmadan evlenilmez" prensibinin benimsendiği" bir cinsel dünyaları var Japonların. [s. 92] Yani Japonlarda cinsellik bizim gibi bir tabu değil. Gençler özgürce, istedikleri kişiyle istediklerini yapabiliyorlar. Bu, bizim ahlaki değerlerimize uyar ya da uymaz, konumuz bu değil. Bu yüzden kitaplar da yazıldıkları milletin değerleri ve kültürleri perspektifinde değerlendirilmelidir diye düşünüyorum.

Çok küçük bir ekleme daha yapmak istiyorum. Yine Onur Ataoğlu'nun Japon Yapmış kitabının dediği gibi "Japon toplum yapısına göre bir kadının kendi görüşü yoktur" [s. 102] Gördüğünüz gibi yabancı okurların bu kitap hakkında yaptıkları olumsuz yorumları çürütmüş oldum. Kitapta yoğun bir cinsellik varsa bu, Japonların cinsel tercihlerinden dolayıdır, kitaptaki kadınlar zayıf ve kolay elde edilebilir gibi yansıtılmışsa bu da yine Japonların ataerkil toplum yapısında kadınların kendi görüşlerinin bile olmasına izin verilmemesinden dolayıdır. Bu yüzden bu kitabın 4 puan ederlik kısmı, bence, Murakami'nin kendi kültürünün özgür anlayışını kitabında iyi yansıtmış olmasından dolayıdır.

Kitaptaki cinselliğin boyutuyla ilgili eleştirebileceğim tek kısım bir tecavüz güzellemesinin olması:
"Eğer gece gece aklınıza birine tecavüz etmek gelirse, aman sakın karıştırmayın" dedi Reiko. "Soldaki kırışık olmayan vücut Naoko'nunki."
"Yalancı. Benimki sağdaki yatak" dedi Naoko." [s. 171]

Haha, amma komikmiş Reiko ve Naoko... Yani şu satırları bir Türk yazarımız yazsaydı emin olun o kişinin ağzı yüzü çoktan linç olmuştu. O yüzden de tecavüz konusunun ırkı, cinsiyeti, kültürü, zamanı veya milleti olduğunu düşünmüyorum. Tecavüz, tecavüzdür. Sonucunda kalıcı psikolojik hasarların kaldığı, güzellemesi veya en ufak bir esprisinin bile kabul edilemeyeceği, zamana, kültüre bağlı olmayan ve evrensel bir konudur.

Ayrıca olumsuz kısma geçmeden önce benden size küçük bir tüyo olsun... Murakami gibi kitaplarında Batı'nın değerlerine ve kültürüne çok yer veren yazarlarla Mişima gibi kendi değerlerine bağlı geleneksel yazarların kitaplarını karşılaştırmalı olarak değerlendirirseniz kendi okuma serüveninizde çok ilerlersiniz. Mesela Dostoyevski de bir Panslavist'ti, Slav değerlerini savunuyordu ve ölümüne doğru da Rus milli halk değerlerine çok bağlı hale bir yazar haline geldi. Bunun tam tersi, Turgenyev de genel olarak liberal Batılılaşmayı ve Avrupalılaşmayı savunuyordu. Turgenyev ve Dostoyevski arasında yapabileceğiniz karşılaştırmalı edebiyat incelemelerini, Mişima ve Murakami gibi Japon yazarlar ya da Orhan Kemal, Fakir Baykurt gibi toplumcu gerçekçi ve Oğuz Atay, Yusuf Atılgan gibi bireyci Türk yazarlar arasında da yapabilirsiniz.

Gelelim kitaba benim neden 10 üzerinden 4 puan verdiğime... Arkadaşlar bu kitap dümdüz bir kitap. Yani bu kitabı okuyup da kendimi kitap okumuş olarak saymazdım ben olsam. Hiçbir esprisi ve hiçbir edebi kaygısı yok yani. Livaneli ve Elif Şafak kitaplarında olduğu gibi dil, biçim, edebi haz ve üslup açısından okuruna katabileceği hiçbir şey yok. Bu kitabı "Japon Cinselliğinde Öğrenmeniz Gerekenler" başlığı altında kurgu dışı ve öğretici bir kitap olarak yayımlayın daha isabetli ve daha iyi olur. Çünkü bu şekliyle kesinlikle bir edebi değeri yok bence.

Hem bu kitap sadece 40-50 sayfa bile olsaymış gerçekten de yeterli olurmuş. Çünkü 370 sayfa kitapta boş boş gevezelikten başka bir şey gördüğümü söyleyemem. Bu kadar dümdüz ve edebi kaygı içermeyen bir kitabın da yazarın popüler olmasını sağlayan esas kitap olduğunu duyunca çok şaşırdığımı söylemem gerekiyor. Yani bu kitabı okuduğum zaman içerisinde SüngerBob Kare Pantolon ve Patrick'in maceralarını izleseydim kendime daha çok şey katardım diye düşünüyorum.

Murakami'nin diğer kitaplarında gerçek ve gerçeküstünün başarılı bir şekilde harmanlandığını okumuştum fakat maalesef ki bu kitabı benim için büyük bir fiyasko oldu. Yani bence İmkansızın Şarkısı kitabı da "ölmeden önce okunması gereken kitaplar" listelerinde değil, "okumadan önce ölünmesi gereken kitaplar" listelerinde olmalı. Bu kitabı okumazsanız hiçbir şey kaybedeceğinizi düşünmüyorum. 370 sayfa boyunca yazarın hiçbir edebi kaygı gütmeden dümdüz bir kitap yazmasını okumak yerine pek çok başka nitelikli kitabı gerek benim önerilerimle gerekse de kendi keşiflerinizle bulabileceğinizi ve okuyabileceğinizi düşünüyorum.

Esas "İmkansızın Şarkısı", kitaplara karşı hissedilen olumsuz düşüncelerin sırf tepki almak uğruna bir yerlerde belirtilmemesi, yazılmaması ve bu yüzden de başka okurların kendi zamanlarını kaybetmelerine sebep olmaktır. Olumsuz eleştirilerin belirtilmesini "imkansız"laştıran şey, sizin başka insanlardan alacağınız tepkilere, kendi düşündüklerinizden daha çok önem veriyor oluşunuzdur. O halde bu yazımı buraya kadar okuyan sizlerden ricam, bugünden sonra bizim için zorla imkansızlaştıran şeylerin şarkılarını kendi düşüncelerinizle kimseden çekinmeden yazabilmeniz yönündedir. Siz, kendi benliğinizle, kendi düşüncelerinizle biriciksiniz.
1256 syf.
·30 günde·Beğendi·10/10 puan
Bazı kitaplar vardır okuyup bitirdikten sonra o kitabı çok beğenirsiniz ama o kitaplar da sizi etkisi altına o kadar kuvvetli alır ki sizin başka bir kitabı beğenmenizi adeta engeller, her yeni bir kitabın konusuna bakınca, sayfalarını açıp kokusunu içinize çekince ve kitaba başladığınızda size sürekli kendini hatırlatır ve bunlarla beraber de okuduğunuz kitabı bitirince daha çok aklınıza girer ve “hadi kabul et, benim kadar güzel değildi” der, işte bu dediklerime örnek verebileceğim ve okura doyumsuz bir kitap 1Q84. Eminim ki bundan sonra okuyacağım ve okuduğum tüm kitaplarda 1Q84 kendisini bana hatırlatacak ve bana verdiği zevki, tarifinin yapılmasının zor olduğu o güzel duyguları hissettirecek.

1Q84 bana göre kesinlikle son yüzyılın kitapları arasında yer edinmesi gereken bir kitap diyebilirim ve son yılların tartışmasız en büyük edebiyat olayı 1Q84’tür ve bana göre tartışmasız bir şekilde Murakami de yaşadığımız yüzyılın en büyük yazarlarından biridir, özellikle de son 2 senedir Nobel’i kazanmasını bekliyorum ve bir türlü beklentim gerçeğe de dönüşemedi. Bu yıl kazanır mı ya da bu yıl içinde bir acil çıkıştan çıkıp başka bir yılda, başka bir diyarda Murakami kazanabilir mi daha çok merak ediyorum.

Kitap kimine göre 1Q84 yılında geçiyor kimine göre Kediler Şehri’nde geçiyor ama aslında o kimileri Kediler Şehri’nin 1Q84 yılına ait bir şehir olduğunu bilmiyor, kitap anlaşılacağı üzere ismini Kara Dörtleme’nin bana göre en güzel kitabı dediğim George Orwell’ın 1984 isimli kitabından alıyor, alıyor almasına ama 1984’e de sadece ilk başlarda kısa kısa göndermeler yapıyor yani birçok arkadaşın tahmin yürüttüğü üzere aralarında sağlam bir bağ yok. Roman içinde 1256 sayfa boyunca bir romanda olması gereken ve bulmak isteyeceğiniz her şeyi bulabiliyorsunuz, romantizm, aksiyon (abartılı bir aksiyon değil), din ve mezhepçilik, gizem, bilim kurgu, cinsellik ve fantastik öğeler. Fantastik öğeler ama nasıl desem böyle büyü, süper güçleri olan insanlar tarzında bir fantastik öğeler değil, masal ve gerçeğin harmanlanıp önümüze sunulması gibi, bir taraftan diyorsunuz ki bu gerçek olamaz, roman olsa bile bu nasıl bir saçmalıktır demek istiyorsunuz ama bir yandan da bu öğeleri aslında tartışmasız olarak kabul ediyorsunuz; çünkü dediğim gibi masalsı öğeler ve gerçekler o kadar güzel harmanlanıp aslında sırıtmadan önümüze konuyor ki bize sadece okumak düşüyor ve yazılanlara inanmak kalıyor ama dediğim gibi de bunları sorgulamamızı aslında Murakami de istiyor. Kitap genel olarak 2 karakter üzerinden gidiyor, kitap başlarında bazı şeyleri genel olarak yüzeysel bir şekilde tahmin yürütebilirken esas konuları hiçbir şekilde Murakami tahmin etmemizi istemiyor, bize birçok soru işareti verirken birçok da cevaplar veriyor, kitabın çoğu yeri aslında gündelik olaylarla dolu ama ne okurken “e hani konu nerede” diyorsunuz ne de bu bölümleri okuma kısmında en ufak bir sıkıntınız oluyor, hem yazım hem de başarılı çeviri sayesinde kitabın her bir kısmı çok güzel gerçekten, he bu arada kitabın en başında taksi şoförümüzün dediği gibi “her şey göründüğü gibi değildir” demek istiyorum, onun için belki de bu gündelik olaylar diye okuduğumuz sayfaların arasında, arkasında gizlenmiş çok önemli unsurlar da olabilir.

Bazı bölümlerde bir tahsildar görevlisi görevini yerine getirmek, tahsilatını yapabilmek için geldiği dairenin kapısını ısrarla yumruklayarak çalarken ve o esnada cümleler kurarken, içeride saklandığını ve kapıyı açmayı düşünmeyen kimseye baskı kurmak istiyor ve o kişiyi psikolojik olarak germeye çalışıyor ve işte burada Murakami’nin yazarlığının büyüklüğü tekrardan ortaya çıkıyor, bu kadar basit bir sahnede bu kadar basit bir olayda okuru bu derece gerebilmek, psikolojisini bu derece yerinden oynatabilmek gerçekten de kolay olmasa gerek. O kapıdaki tahsildarın kurduğu cümleler, kapıyı yumruklaması filan o kadar başarılı bir şekilde anlatılmış ki sadece bu kısımlar için bile okunabilir; ama bu bölümlerde Murakami’nin başarısı kadar çevirmen Hüseyin Can Erkin’in de başarısını kenara atmamak lazım yani genel olarak Erkin o kadar güzel bir çeviri yapmış ki kitabın başarısını hak ettiği ölçüde tutmuş, düşünsenize kitabın çevirmeni bir profesör.

Murakami’nin diğer kitabında da olduğu gibi bu kitapta da karakterlerin bir yalnızlığı mevcut ve bu yalnızlıkları ile beraber yaşadıkları aşkı bize anlatış şekilleri de çok güzel belki bu aşk içinde aşka uymayan hareketleri de var diyebiliriz ama kitap içinde inanın bunlar göze çarpsa da 1Q84 yılı içinde çok fazla önemsenmiyor. Romanın kalınlığı ilk başta size kitabın içinde çok fazla karakter var gibi bir hava verebilir ama dediğim gibi içindeki karakterler yalnızlar ve kitap içinde de çok fazla bir karakter yok, genel olarak 2 karakterimiz var ve bu karakterlere bağlı yaklaşık olarak 10 karakterimiz var, bu 10 karakter içinde de konu içinde ön plana sıyrılan az sayıda başka karakterlerimiz var ve Murakami bu kişileri bize en ince ayrıntısına kadar tanıtıyor, uzun uzun betimlemeleri bizlere anlatırken ne okuru sıkıyor ne de konudan bizleri uzaklaştırıyor, o tanımlamalar o betimleler bölüm aralarına sayfa içlerine o kadar güzel serpiştirilmiş ki şurada sorun var demek imkansız. Tek kusur diyebileceğim ise karakterlerin düşüncelerini okurken biraz fazla kısa kısa tekrarlara giriyor gibi ama aslında kitabın ana temasını Murakami beyinlerimize işlemek istediği için bu yola başvurduğunu düşünüyorum ve aslında bu kusur dediğim de okuru sıkmıyor aksine kitabın gelecek bölümlerine devam etme isteğimizden daha çok biraz rahatsızlık veriyor gibi.

Sahilde Kafka kitabında Sakura karakteri gibi 1Q84’te de aşık olunası kadın karakterler vermiş bize Murakami ama bu sefer 1 değil 2 karakter vermiş. Aomame ve Fukaeri. Bu kişileri bizlere kusurları ile tanıtıp nasıl bu kadar güçlü ve onlara bağlanılası kadınlar oluşturabiliyor çok hoş gerçekten. Fukaeri mi desem yoksa Aomame desem hala bilemedim. Aomame için de güzel bir videoyu sizlere burada paylaşayım. https://www.youtube.com/...F-SQGyPyDc&t=39s Sizce de Aomame çok güzel değil mi?

Roman bize bol bol müzik dinlettiriyor ve zaten Murakami takipçileri Murakami ile müzik bağlantısını çok iyi bilirler, bu kitabında da Leoš Janáček – Sinfonietta bize en büyük hediyesi ve dinlemenizi tavsiye ederim. https://www.youtube.com/...ncXDimwbQ&t=348s

Doğan Kitap gerek baskı olarak, gerek çeviri olarak gerekse de editörlük kısmında çok başarılı bir iş çıkarmış ve her kitap okurunun bence kesinlikle okuması gereken bir kitap 1Q84.

“Evet, evet” dedi altısı birden hep bir ağızdan.
1546 syf.
·49 günde·Beğendi·10/10 puan
İnanamıyorum, bitti.
Çok üzgünüm şuan. Sanki bir dostum çook uzaklara gitmiş gibi hissediyorum. Çok uzun zamandan beri ilk defa, tam anlamıyla içimden gelerek 10/10 puan verdiğim bir kitapla karşı karşıyayım.Peşin peşin söylemem gerek, sakın ama sakın kitabın hacimli olması sizi etkilemesin. Nasıl böyle bir hazineden mahrum kalırsınız?
Son derece akıcı, konusu muhteşem sürükleyici, insana nerede olduğunu unutturan bir kitap. Umarım 2Q17 yılına geçiş falan yapmış olmadım, akşam benim için bakar mısınız gökteki ay hala tek mi? :)

Kitabın konusu çok muhteşem, büyük bir zeka örneği Sayın Murakami. Arkadaşım size ne yediriyorlar, ne içiriyorlar? Bu nasıl kafa, bu nasıl kurgu? Nerede olduğumun bilincinde değilim hala, inanın. Kitap üç kişi etrafında dönüyor, Aomame, Tengo ve Fukaeri. Kitap Aomame'nin bir kanal yoluyla başka bir dünyaya geçmesiyle başlıyor, sonrasında ammann Allah'ım olaylar, olaylar. :)

Kitabımızın içerisinde konunun bütününü oluşturan bir kitap var ismi Pupa Hava, Paşiva ve Reşiva olarak da iki kişi, iki varlık mevcut. Ben olaya biraz farklı bir gözle bakmış bulundum. Paşiva, "algılayan" yani ses'i, ilahi mesajı algılayan, duyandı. Reşiva ise o sese uyan varlık. Ve Pupa Hava sanki ilahi bir kitaptı. Yani sanki bir Tanrı-Peygamber-Kutsal Kitap motifi işlenmişti.

Kitabımızın ana konusu ise bana göre "inanç." Eğer inanırsan bütün olmazlar gerçek olabilir, bu senin içindeki inancın gücüyle doğru orantılı olarak gelişen bir durum. Kitaptan cımbızla tutup çektiğim ve özümsediğim ders "asla vazgeçmemek" oldu. Seneler geçse bile...

Kitap gerçekten çok fazla fantastik öge içeriyordu, Murakami, bizim fantastik dünya ile yaşadığımız dünya arasındaki perdemizi aralayıp, bize hangisinin gerçek hangisinin kurgu olduğunu anlayamayacağımız bir dünyanın kapılarını aralıyor.
Gerçekten muazzamdı. Ne söylesem kitap hakkında bilgi vermek gibi olacak, sadece bu kitabı okumadan ölmemelisiniz demekle yetinmek istiyorum. Okuduğum kitaplar arasında, "en iyi kitaplarımdan bir kaçı" kategorisine kendiliğinden sıvışıverdi. Rüyalarıma giren, elime aldığımda büyük bir heyecan ve hazla okuduğum, hem sonunu merak edip, hem de bitmesini istemediğim yegane kitaplardan biri olarak belleğimde yerini aldı 1Q84. Kesinlikle ve kesinlikle tavsiye ediyorum, tavsiyeme muhakkak kulak asın olur mu?

Ben şimdi Kediler Şehri'nden ayrılıyorum, çıkış kapanmadan hemen önce...
651 syf.
·37 günde·Puan vermedi
Selam️ Haruki Murakami “Sahilde Kafka / Umibe No Kafuka”.. Öncelikle; böyle kompleks bir eseri “su gibi okudum”, “hemen iki günde bitiyor” diyerek, ne denli hızlı okuduklarını belirtmiş, tüm okurların önünde, saygıyla eğiliyorum. Zira bu su gibi hali, benim okuma ritmim için mümkün olmadı. Gayet yavaş ve zorlu bir okuma süreci ile imtihan oldum.

Kalemimi rahat oynatmak, şu konuda mı açık verdim, burada mı diye endişe duymadan yazmak istiyorum. Bu sebeple, yakın zamanda kitabı okumak isteyenler, esere dair paylaşımlarımı es geçebilirler.

Yazardan okuduğum altı yedi kitap sonunda, nedir okuduğum eserlerinin ortak noktaları diye, kabataslak bir daire çizip içini doldursam; “Sürreal, post-modern, bilinç akışı, bilinçaltı, bellek, kediler, ensest, pedofili, Oedipus ve Elektra kompleksi, paralel evren, Araf, kolektif bilinç, klasik müzik” diye giden tıklım tıkış bir liste elde ederim.

Sahilde Kafka ile de, Murakami bir kez daha kendi kurallarıyla, müstakil evrenini yaratmış. Okurun birçok sorusuna yanıt bulamadığı, finalin; hayatın aslı gibi, savruk bırakılıp “son bu mu?” dedirtecek kadar, okuyanın muallakta kaldığı satırlar, benim için artık yazarın alışılagelen tavrı halinde..

Esere, kendine Kafka Tamura adını veren 15 yaşındaki delikanlının evden kaçışıyla giriş yapıyoruz. Babasıyla mesafeli ilişkisi, annesinin ablasını da yanına alarak, baba ve oğulu terk edişi, zaman içinde bu yarayla büyüyen çocuğun, tek ebeveyni tarafından “bir gün annen ve ablanla cinsel ilişkiye gireceksin” kehanetiyle; Kafkanın bilinç akışı şeklinde okuyoruz. Bunu belirtme sebebim, yazarın bakış açısını defalarca değiştiren tekniğine de değinebilmek. Kısa bir evden kaçışa hazırlık macerasına, Kafkanın sohbet ettiği Karga karakteri dahil oluyor. Ama, Karga bir hayali arkadaş mı, üst bilinç yansıması mi bu noktada belirsiz.

Bölüm geçiyor ve kendimizi gizemli bir olayın Pentagon araştırma notlarını okurken buluyoruz. Bu noktada anlatıcı değişiyor, güvenilir anlatıcı kimliğiyle karşımıza çıkıyor. Cereyan eden olay, 2. Dünya Savaşı sırasında kırsalda yaşayan bir öğretmen ve ilkokul öğrencilerinin başından geçiyor. Ormanda mantar toplamaya çıkan öğretmen birden bire uyku haline geçip olduğu yere yığılan öğrencileriyle kalakalıyor, öğrencilerden biri dışında hepsi birkaç saat içinde kendine geliyor. Haftalarca hastanede kalıp belli bir tanı konamayan, kendine geldiğinde adını dahil her şeyi unutan Kafkadan sonra ikinci baş karakterimiz “Nakata” .

Hemen her cümleye bendeniz Nakata, pek de akıllı değilimdir diye başlayan karakter, Kafka on beşken artık altmışlı yaşlarında, okuma yazma bilmeyen, eğitim hayatına geçmişteki olay sebebiyle devam edemeyen Nakata, kedilerle konuşabiliyor. Nasıl yaptığını bilemese de, gökten balık ya da sülük yağdırabiliyor. Nakatalı bölümlerde anlatım yine değişiyor, sınırlı tekil üçüncü şahıs ve müdahil yazar arasında gidip geliyor.


Kaçarken yolda tanıştığı ve acaba ablam mıdır sorusuyla, üzerine erotik düşler kurduğu “Sakura”
Vardığı noktada, yeni edindiği arkadaşı “Oşima” (aynı zamanda en yoğun entelektüel yönlendirme Kafka ve Oşima arasındaki diyaloglar sayesinde okura zerk edilir)
Hem çalışıp hem yaşamaya başlayacağı kütüphane müdiresi ve annem mi acaba sorusunun hedefi “Saeki Hanım” ile birlikte Kafka cephesinde kitaba psikolojik çokseslilik gelmiş olur. Yükselen yeni seslerle beraber, geri kalan tüm okumayı, klasik müzik eşliğinde yapıyorsunuz, zira Murakami maestro edasıyla okurunu dinlemeye davet ediyor.

Devletten aldığı yardım parasıyla yaşayan Nakata, kedilerle konuşabilmesi ve sonsuz sabrı sayesinde, arada kayıp kedileri bulma işi yapar, işten elde ettiği para; sevdiği bir yemeği yiyecek miktardadır. (Onun bu halini okumak beni çok hüzünlendirdi) Yine kayıp kedilerden birini ararken, kedilere işkence edip öldüren ve kendini Johnnie Walker diye tanıtan esrarengiz adamla yolu kesişir. Tanışma noktasına gitmesi, aralarında geçen konuşmalar vs hepsi gerçeküstüdür.

Nakata için bu tanışıklığın akabinde gerçekleşen olaylar, onu yaşadığı şehirden uzaklaştırır. Elbette okuma yazma bilmeyen, kısıtlı hayat tecrübesine sahip, yaşadığı muhitten bile ayrılmamış yaşlı bir adam için yolculuk; başlı başına bir maceradır. Nereye gittiğini bilmez, yönünü anı anına tayin eder, tesadüflerle mesafe katederken, belki de hayatındaki ilk arkadaşı ve yolculuğunun bundan sonraki kısmında onunla olacak olan “Hoşino” yeni karakter olarak kitaba dahil olur.
Hoşino, asker eskisi, geçimini şoförlük yaparak sağlayan, hoyrat, vurdumduymaz, pek de derinliği olmayan biridir, lakin Nakata ile çıktığı yol, aynı zamanda onun da içsel yolculuğu ve gelişim sürecinin başlangıcı olur.

Eserin yarısına geldiğimizde 300 350. sayfa gibi, Nakata ve Kafka aynı coğrafyada, farklı uçlardadır. Nakatanın aradığı, nerede nasıl bulacağını ve esasen şeklini dahi bilmediği “Giriş Taşı” kucağımıza itina ile teslim edilir. Nedir bu taş, ne işe yarar, karakterimiz neden onu arar? Bilmiyoruz.

Kitabın içinde Murakami’nin yaptığı Çehov alıntısı “Eğer öyküde bir tabanca geçiyorsa, sonunda mutlaka patlaması gerekir” sözü, yazar konuları bağlar ya da bağlamazken, okuru sorularla bi başına bırakırken, kural olmaktan çıkar, bana göre kendiyle çeliştiği en dik yokuş bu alıntıdır.

Böylesi fantastik bir kurgu için geçerli kural, yazarın bilgilendirme yapmadığı sürece okurun bilemeyeceği her nevi bilgiyi vermesidir, bunu nasıl yapacağı kısmı yazara kalır. Bilgilerin topaklanmadan araya servisi yeterlidir fakat, Murakami bu kuralı uymadığı gibi, metafor üstüne metafor, son kertede metafora metafor doğurtur.


Alıntı, sayfa 446 “Benim kim olduğumu siz de mutlaka anlamışsınızdır, diyorsun. Ben Sahilde Kafka’yım. Senin hem sevgilin hem de oğlunum. Karga adlı delikanlıyım.”

Minicik not; Kafka Çek dilinde Karga anlamına da geliyor.

Ben kitabı paylaşmaya başlamadan, sizlerden tam bu mevzuyu azıcık araştırmanızı rica etmiştim. “Oedipus Kompleksi”
Freud’un psikanalitik teorisine göre, karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamına “Oedipus Kompleksi ya da Karmaşası” denir. Freud’un da böyle bir duruma seçtiği isim, tesadüfi değil. Mitolojide kendi öz annesiyle ensest ilişki yaşayan Oedipusun hikâyesine atfen.

Eseri okurken beni en çok zorlayan şey, esasen bu ilişkiydi. Saeki Hanımın, annesi olması şüphesine rağmen, ona cinsel açlık duyan 15 yaşındaki Kafka’nın, o şüpheyi “evet ya da hayır” olarak bildiğimiz gerçeklikte asla netlemeyen 50 yaşın üstündeki kadınla birlikte olması. Bilinen gerçeklikte diyorum, zira bilinçaltı, bilinç üstü, hayaller ve rüyalar, kimi zaman astral seyahatler olarak, gerçeklik birden fazla şekilde karşımıza çıkıyor. Onlardan birinde de, evet ben senin annenim veya hayır değilim dememiş olan karakter, Kafkadan özür diliyor; ki o özür de kitap boyunca okuru kontrpiyede bırakan yazarın, yanıtı örtük de olsa verdiği yer oluyor.
Benzer bir birleşme Murakami için ilk mi? Hayır. 1q84’de bu form “baba-kız” cinsel ilişkisi olarak yine vücut bulmamış mıydı? Bulmuştu.

Kendi benliğinde ablası kabul ettiği, belki de gerçekten ablası olan kişiye düşsel olarak bile olsa tecavüz etmesi, annesiyle seks yapması, eserdeki cinsellik boyutunu “kasık beyin hattının” dışında tutuyor, akışa katkısı var mıdır? Sebep nedir? Tartışmaya açık.
Kendi adıma; yazar ya da eser farketmeksizin, çiftlerden birinin çocuk yaşta olması veyahut aile içi cinselliği aktarması, okuduğum kitabı “Demir leblebi” haline getiriyor. (Çok zorlanıyorum) Başladığımı, bu zorlanmaya rağmen bitirebilmemi ise, yine eserden bir alıntı ile izah edebilirim.
“Zehri içen kabını da yer”


Hakim olduğumuz beş karakterin “Kafka, Nakata, Oşima, Hoşino ve Saeki” fiziksel, zihinsel özellikleri dahil neredeyse yedik içtiklerine kadar öğreniyoruz, sırları hariç. Okurken aklınıza hangi soru gelir ve zihninizin arkasında takılı kalırsa, bilin ki; o sorunun cevabı, direkt ya da endirekt gelmeyebilir.

Nakata’nın çocukken dahil olduğu esrarengiz olayın sebebi neydi? Neden diğer çocuklar hasarsız atlatırken Nakata bunları yaşamak zorunda kaldı? Nasıl oluyor da gökten balık ya da sülük yağdırabiliyor?
Kafka’nın babası o kehaneti neye istinaden yapmıştı? Annesi gerçekten Saeki miydi? Kedilere işkence eden karakterin amacı neydi? Saeki Hanım o kapıyı nasıl bulmuştu? vs vs vs
Yazmaya devam etsem, bunlar gibi birçok sorum net olarak yanıtlanmış değil.

Ama sonra, son düzlük son yüzlükte Murakami şefkatli kollarımıza yeni kavramını bırakıyor.



Alıntı: “Limbo, canlılar ve ölüler dünyası arasında kalan bir ara mekândır. Silik ve yalnızlığın hâkim olduğu bir yer.” Sayfa 607

Ek Bilgi: Limbo (Latince: Limbus, kelime anlamı kenar veya sınır, manâsı cehennemin "sınırı"), Roma Katolik Kilisesi teolojisine göre ölüm sonrası ölenin işlediği günahlardan dolayı ruhunun lanetlenip cehenneme atılmadığı durum hakkında bir hipotez.

Okuduğum her satır, bağlantısız her durum, cevapsız tüm sorular, şu alıntıyla birlikte başka bir boyuta ulaştı. Öyle miydi, böyle miydi? diye devam ederken, yazar son anda başka bir alan yarattı.

Altı postun sonunda bütüne baktığımda, eser başlı başına bir ahlaki cendere. Evet ilgi çekici birden fazla olayla başlayıp, arada düşen tempoyla devam ederken, hadi sonunda ne olacak diye okumayı teşvik ediyor, bulmacanın parçalarını birleştirmeye çabalarken, zihin zorlayıcı bir yanı da var ama; işkence, tecavüz, ensest, pedofili vs ne denli normalleştirilir, bunun edebi karşılığı nediri, günün sonunda her okur kendine yanıtlar.
Elimden geldiği kadar ayrıntılı ve tarafsız bir inceleme yapmaya çalıştım.

Tavsiye ediyor musunuz sorusuna yanıtım; şu incelemeyi okuyup kendi yaş ve hayat talimine uyduğuna kanaat getiren veya eseri merak edenlere, peki neden olmasın derim. Daha genç arkadaşlar için ise, spesifik bir eser mi evet, siz henüz okumazsanız kayıpta olur musunuz? Hayır.
Saygılarımla
224 syf.
Aldatılan erkekler ne hisseder tam olarak kestiremiyorum ama sanırım erkekler aldatılmada eşlerinin cinsellik olarak terkine biz kadınlarsa erkeklerin duygusal göçlerine takıntı yapıyoruz. Birlikte oldukları kadınlara aşık oldukları fikri beynimizi kemirip durur. Aldatılan kadında ilk kaygı; rakip, metres, kuma adı her ne olursa olsun karşı taraftaki kadının merak edilmesi oluyor. Benden çok mu güzel, çok mu akıllı tedirginliği içinizi yiyip bitiriyor. Kocanızı suçlamak yerine öteki kadın yargılanıyor. Tabii ki çok iyi bir evliliğiniz var ve eşiniz katiyyen sizi aldatmaz. Muhakkak kadındı onu baştan çıkaran, sizi unutturan. Sonra kendinizi suçlayıp hafife almaya başlıyorsunuz, kendinizi ihmal edip eşinizi önemsemediğiniz psikolojisi sizi dibe çekiyor. Kocanızın pişman olmak yerine pişkinleştiğini ise çok ama çok geç fark ediyorsunuz. İşte asıl ayrılık sebebi de bu oluyor. Aldatılmak değildir kadınlara ağır gelen. Beklediğiniz yalanları duymayışınızdır..Senelerinizi birlikte geçirdiğiniz insanın ihaneti,yaşadığınız yılları, geçmişinizi hatta geleceğinizi de tarumar ediyor. Evlenirken yanınızda olan hiç kimse boşanma anınıza tanıklık etmek istemiyor. Aile Mahkemelerinin,Nüfus Müdürlüğünün kabul ettiği boşanma halini ne kadar zaman ilerlerse ilerlesin, aileniz çocuklarınız hatta arkadaşlarınız bir türlü kabul etmek istemiyor. “İki medeni insan gibi ayrılıyoruz.'' ne komik ayrılmanın medeniyeti mi olur? Tuhaf gelmesin sorum inanın ki hiç bir ayrılığın medenisi olmuyor. Bitmek bilmeyen patırtı kütürtü,kavgalar sonucunda da olsa romantizmin tavan yaptığı ilişkide de olsa sonuç değişmiyor insan yine aynı duygular ile başbaşa kalıyor. Koskocaman bir anlamsızlık.
Biraz da kitaptan bahsedeyim;
Yazarın okuduğum ilk kitabı ve bu kitapla birlikte medeni ayrılıkların da mümkün olabildiğini okudum. Tam yedi ayrı kahramanın yedi farklı hikayesi;
Eşini kanserden kaybetmiş ve eşinin vefatından önce de eşi tarafından aldatıldığını bilen ve eşinin birlikte olduğu adam ile bağlantı kuran tiyatro sanatçısı Kafuku
Çocukluğunu birlikte geçirdiği sevgilisinin isteklerini karşılayamadığı düşüncesi ile bir erkek arkadaşının sevgili olmalarını isteyen Kitaru..
Lüks bir hayat süren, evlilik hatta aşk karşıtı , ama yine de aşkın bağımlılık çemberinden kendisini kurtaramayan kendini ölüme terk eden plastik cerrah Tokay
Evine düzenli olarak ihtiyaçlarını gideren kadın ile aralarında başlayan cinsel ilişkinin yanı sıra ondan dinlediği bin bir gece masalları ile mutlu olan evinden dışarı çıkamayan Habara
Karısının kendisini aldattığını öğrendikten sonra spor mağazasında çalışmakta iken bar açmaya karar verip hayata bakış açısını değiştiren Kino
Dünya ile bağlantısı kalmayan sürekli hayal aleminde yaşayan ancak eve gelen kambur anahtarcı kız ile gittikçe ilgilenmeye başlayan Gregor Samsa.
Gece yarısı çalan telefon sonucu sevgilisinin intihar ettiğini öğrenmesi üzerine anıları canlanan ve üç sevgilisinin de intihar ettiği Kadınsız Erkekler..
Ben yeni tanıştım Murakami ile, tanışmamış iseniz tavsiye ediyorum Keyifli okumalar...
1256 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar Japon edebiyatının en beğendiğim yazarı olan Haruki Murakami’nin Sahildeki Kafka eseriyle tanıyıp 1Q84 okuduktan sonra bir an önce diğer kitaplarını da okumaya başladım.1Q84 kitabı kendi ülkesinde ilk çıktığında baya yankı uyandırmıştı ve ilk basımda 500.000 den daha fazla bir sayıda satışı yapılmıştı.1Q84 ülkemizde şekilde satışa sunulmuştur ; üç cilt halinde ve tek cilt olarak.Kitap 1000 sayfadan daha fazla olmasına rağmen çok abartısız bir şekilde söylemem gerekirse hiç dolambaçsız,abartısız ve sade bir şekilde kaleme alınmıştır.Karakter olarak Tengo ; matematik öğretmeninidir Aomame ise ; spor eğitmenidir.Tengo yazarlık İçin çalışmalar yapmaktadır Aomame ise kadınlara şiddet uygulayanlar İçin kas uzmanı olan biridir.Çok ilginç ve heyecan içinde okuyacağınız olaylar yer almaktadır.Kitabın isminden de anlayacağınız gibi kitap 1984 kitabına göndermeler bulunmuştur.Kitapta paralel evren mevcut mudur ? Varsa nasıl bir evrendir gibi tuhaf sorularla karşılaşacaksınız.Kitabın ismi dolaylı yoldan olsa da ismi Aomame’nin geçtiği paralellere verdiği isimdir.Sahildeki Kafka’dan sonra okunması gereken bir eser.
Keyifli Okumalar Dilerim
224 syf.
·1 günde·6/10 puan
- Ben bu kadına aşık oldum. Şüphe yok. Ve bu aşk beni sürükleyip bir yerlere götürmeye çalışıyor; öyle güçlü bir akıntı ki kendimi korumam neredeyse olanaksız. Şimdi sahip olduğum her şey elimden çıkıp gidebilir. Ama artık dönüş yok. Kendimi bu akıntıya bırakmak dışında bir şey yapamam. Yanıp kül olsam da, yok olup gitsem de.

SPOİLER İÇERİR !!!

- Sumire, hayatının baharında, içi yazma arzusuyla dolu genç bir kız. Bu arzusuyla arasına hiçbir şey giremezdi. Tutkusunun yanında başka hiçbir yeteneği yoktu. Ne yön bulma, ne ev işi ne de başka bir beceriye sahip değil aksine; dağınık bir odası ve düzensiz hayatı olan bir kız. Bu güzel çağda aşık olacağı aklına gelir miydi hiç? Gelse de her şeyden vazgeçebilecek gücü var mı? Özellikle de yazma arzusundan..

- Öğretmen, ilkokul öğretmeni, oldukça bilgili, kültürlü, görmüş geçirmiş birisi ve hemen hemen her konuda bir fikre sahip. Aslında bu özelliği ona kazandıran şey öğrencileri de denebilir. 10 yaşında çocukların soracağı soruları hangimiz hayal edebiliriz ki? Onlarla başedebilmek için doğal olarak onlar gibi kıvrak düşünmek gerek. Bu öğretmenimizin bazı kötü özellikleri var. Sadece öğrencilerle değil velileriyle de aşırı ilgileniyor.. Ama ne olursa olsun aşkını kalbinde yaşatmaya devam ediyor. Ne yaman çelişki ama.

- Myu, 30'lu yaşlarının sonunda, güzel, alımlı ve çekici bir patroniçe(kitap öyle diyor :) Babasından miras kalan işleri başarılı bir şekilde yönetmeye ve bu uğurda seyyah gibi dolaşarak, ekmeğini taştan değil de uçak seferleriyle gittiği anlaşmalardan kazanan ablamız. Sayesinde kaliteli üzüm bağları nerede var öğreniyoruz bununla kalmayıp güzelinden şarap markalarını ve tadını damağımızda hissediyoruz.. Çok farklı ve gizli bir karakteri olan Myu geçmişini sır gibi saklıyor. Yaşadığı olay onda çok büyük travmalara sebep olmuş ve bunu kimseye anlatmamış. Biz öğreniyoruz.

- Simure "Sputnik Sevgilisi" ile karşılaştığında üniversiteyi bırakalı iki yıldan fazla olmuştu. Müzik zevkleri ortak olan sevgilisiyle kuzi in düşünde tanışacak ve bu çıkmaz aşka düşecekti. Bu uğurda, kendini elinden geldiğince fazla zorlayıp, sevgilisi uğruna en başta sigaradan vazgeçerek nelet yapabileceğini kanıtlamaya çalıştı. Onunla olmak ona ayrı bir haz ve mutluluk veriyordu. Dolaştıkları yerlerin güzelliğinden çok sevdiğine odaklanmış ve tam anlamıyla zilzurna aşık olmuştu. Gözü hiçbir şey görecek gibi değil. Tek arzusu yanyana olmak ama elbette o gün geldi ve hiç olmayacak şeyler oldu. Yazma arzusu tükenir gibi oldu, içine düştüğü ruhsal durumla kabuslar gördü. Her zaman yanında olup sohbet etmekten farklı keyif aldığı arkadaşına, mektuplar yazdı, telefon etti ve hep değerli olduğunu hissettirdi.

- Bir gün hiç beklenmedik bir şey oldu. Kahramanlarımızdan birisi kayboldu ve diğerleri deliye döndü resmen. İşler bundan sonrası karışık. Bu olaylar da bizim hemen yakınımızdaki Yunan adalarında oldu. İçimden gidip yardım etmek geldiyse de elimden bişey gelmedi. Kitabı okumaya devam etmek daha faydalı oldu.

- Kitabın en güzel yanı betimlemeleri. O anın duygusunu içimize işletecek güzel örneklerle pekiştirmiş yazar. Ama gelgelelim konuyu toparlamamış ve dağınık bırakmış. Kitabın başı farklı, ortası farklı, sonu farklı olaylar zinciriyle kurulu 3 halka var. Hepsinin konusu güzel ama ben bağlamakta zorlandım. Yazar neden böyle bir yola başvurmuş anlamış değilim.

- Murakami diliyle ve hikayenin özgünlüğüyle güzel bir eser ortaya çıkarmış ama bütünlüğü sağlayamamış bence. Yine de okunabilecek güzel bir eser.

- İncelememi okuyan herkese teşekkürler.
470 syf.
·3 günde·7/10 puan
Haruki Murakami'nin karakter ve hikaye konusunda pek sıkıntı çekmediği bir gerçek. Bu kitaba başlarken de (serinin ilk kitabı) nasıl bir kurguyla karşı karşıya olduğumu bilmeden ve düşünmeden direk kitaba daldım. Ancak böyle karanlık sayfaları aydınlatabilirdim.

SPOİLER ve kitap karakterleri hakkında bilgi içerir.

Aomame; kadın karakterimiz ile başlıyor kitabımızda olaylar zinciri. İlk halka olarak, toplantısı ve oraya giderkenki seçtiği uçarı yol. Kitabın başında, acaba neden? Diye düşünmeme sebep olsa da, ilerleyen sayfalarda her şey açıklığa kavuşuyor ve taşlar yerine oturuyor. Aomame'nin hayatı, yetenekleri, yaşam tarzı, asıl mesleği gibi detayları öğrendikçe gittiği yolun doğrusu olduğunu kabulleniyor ve hak veriyoruz. Asıl mesleği derken, 2. Mesleğine nasıl ve neden yöneldiğiyle ilgili bilgiler 2. Kitap incelemesinde olabilir. Aslında birçok soru işareti var hala karakter ile ilgili ama bu ilk kitaptı ve yüzeysel olarak bir tanıtım iyi olur diye düşündüm.

Tengo; erkek karakterimiz ise Aomame ile aynı yaşlarda ve neredeyse birbirine zıt denecek hayata sahip 2 kişiler. Tengo'nun duygusal yönü ve olaylara bakış açısı diğer karakterlerden farklı ve düğüm noktaları denen adımları atan kişi olarak tanıyabilirsiniz. Tengo olmasa ilk kitabın içinde kocaman bir boşluk olurdu bence. Yazar, Tengo'yu bu kitabı taşıyacak sütunlar olarak kullanıyor bence. 2. Ve 3. Kitapta etkisini ve kendisini daha ağır hissedeceğimi düşünüyorum.

Fukaeri henüz genç bir kız. Kitaptaki rolü bir deneme yazmış ve yarışmaya göndermiş olması. İsmi de "Pupa Hava". Olayların en gizemli yerleri Fukaeri ile süslenmiş. Çok gizemli bir havası ve ne yapacağı kestirilemeyen bir tarzım var. En çok tahmin yürütüp merak ettiğim ve sonunu kestiremediğim kişi kendisi. Neler olacak diye 2. Kitaba bir an önce başlama isteği uyandırıyor kitabın sonunda olanlar.

Tabii ki bu 3 karakterden başka incelemem gereken karakterler de var ama onların daha fazla rolü olacağını düşündüğüm 2. kitaba saklıyorum.

Şimdi kitaba genel bir gözle bakarak inceleyecek olursam; kitap hiç anlamadığım bir yerde, anlaşılmaz bir amaca hizmet etmek üzere yola çıkmış birinin hayatını anlatıyor gibi. Oysa bu sadece karışık paketteki çerezlerden biriymiş. Olayların devamı geldikçe ve düğüm çözüldükçe ortaya çok garip şeyler çıkıyor. Örneğin kitabınızın karakterlerinin ve yaşadıkları dönemin çeşitli suikast ve tacizlerine maruz kaldığı dinsel cemaatler. Evet ben de ilk duyduğumda çok şaşırdım. Ama etkisi çabuk geçti. Gündem konularımızdan biri ne de olsa. Yalnız yazarın kurgusu daha farklı. Konu da olaylar da acemice değil gayet derinlemesine ve birbirini tetikleyecek bir sarmal oluşturarak ilerliyor. Her türlü rant sağlanması ve çıkarların en üst düzeyde tutulması, müridlerin seçimine kadar her olay mantık çerçevesini aşmayacak ve kitabın bütünlüğüyle doğru orantılı. Bu yönüyle hoşuma gitti kitap. Yazarın bilindik akıcı dili ve kendine özgü örnekleriyle anlık olayları yorumlayışı keyif aldığım diğer şeyler. Bunların yanında hoşuma gitmeyen demeyeyim ama sabırsız olduğum için tahammül edemediğim bir şey, karakterlerin dıdısının dıdısına kadar tanıtma zahmetine girmiş yazar. 2. Ve 3. Kitapta böyle şeylere yer vermemek için belki ama mesela bir olayın en can alıcı noktasına yaklaşırken tam kitabı yakaladım kuyruğundan diyorum hop hem farklı bir kişiye hem de çok alakasız bir yere geçiyor kitap. E böyle olunca o kısımda heyecan kırılmış şekilde okumaya devam ediyorum. Bu serinin ilk kitabıydı ve yazarın diğer kitaplarda bizi hangi sürprizler ve olaylarla karşı karşıya bırakacağı hakkında çok az fikir yürütebildiğim nadir kitaplardan. Bu yüzden bir an önce 2. Kitaba başlayıp, seriye kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Umarım bu kitabı ve bu seriyi okuyacak arkadaşlara faydalı bir inceleme olmuştur. Keyifli okumalar.

1Q84 - 2. Kitap incelemem #46690365
1Q84 - 3. Kitap incelemem #47287507
540 syf.
·12 günde·5/10 puan
1Q84 - 1. Kitap incelemem #46340632
1Q84 - 2. Kitap incelemem #46690365

3 kitabı okuyup seriyi tamamladım. Aklımda tek soru
''BEN BU KİTABI (1Q84) NEDEN OKUDUM???''
Bu kitabı okuyacaklara tavsiyem: OKUMAYIN..

İlk iki incelememde de olduğu gibi bir takım bilgiler ve spoiler içeriyor.
Önce biraz 3. kitaptan bahsetmek istiyorum. Bilindiği üzere ilk iki kitapta Tengo ve Aomame ikilisinin kavuşma süreci acaba kavuşabilecekler mi? Aralarında ne gibi engeller var ve bu engelleri aşmak mümkün mü düşüncesi içinde geçiyordu. Görevler tamamlanmış, her ikisi için de iç sesinin dinlediği gibi farklı diyarlara gidip gereken zorluklar aşılmıştı oysa. Kitabın içimde bıraktığı muammalar zincirinin ucu hep açıktı ve hala açık bir şekilde duruyor. Kitap tam ortalarında tamamen kopuyor. Baskıdan dolayı mı yoksa yazarın kendi tercihi mi böyleydi bilmiyorum ama olaylar zinciri Tengo ve Aomame açısından bir ileri iki geri şeklinde dengesini yitirmiş bir haldeydi. Kitaba heyecan katan tek şey Uşikava karakterinin olaylara etkin bir şekilde dahil olmasıydı. Zekası ve yetenekleriyle, gerçekten fark yaratabileceğini düşünmüştüm ama yazar ne yazık ki bu karakterin de hakkını verememiş bence. İlk kitaptan beri bahsedilen 'Little People' diye diye kafayı yedirdiği ''Havadan Pupa'' olayı ise, gölgede kalmış karpuzdan başka hiçbir şey değil. Kitabın ana olayı diye tahmin etmiştim oysa ben bu dünyayı ve bu 1Q84 dünyasında olanları. Bu karmaşanın 3. kitapta çözülüp artık bir sonuca ulaşmasını umuyordum ama Murakami beni şaşırtmadı ve sonuç FOS çıktı. 3. Kitap için diyeceklerim kısaca bu kadar.

Şimdi gelelim 3 kitabın ortalaması bir incelemeye. 3 kitap ve tam 1.440 sayfada hiç mi aklıma kazınacak bir olay ya da edebi açıdan elde avuçta tutulacak, okudum deyip tadı damağımda kalacak bir olay yaşanmaz? Sen 3 kitap boyunca ver gizemi ver ucu açık olayları biz de hevesle okuyalım, acaba şimdi ne olacak? haydi bakalım bu zorluğun altından nasıl kalkacak? diye düşünürken her şey tren rayına oturmuş gibi yolunda gitsin ve kitap birden Pollyanna oluversin. Tengo'nun düşmanları ve peşindeki kişiler, utanmasa giderken yoluna güller dökecekmiş gibi bir izlenim bıraktı kitap bende. Çok fazla kendini yormamış bence yazar bu kitabı yazarken. Hayal gücünde oluşturduğu Little People'ları yerleştirecek bir yer bulamamış ve bir işe yarayacak hale getiremediği için her şey böyle askıda kaldı, karakterlere ne oldu ve hangisi nereye gitti? bir sürü belirsizlikle yine bir Murakami kitabı bitti gitti. 3. kitabı tamamen bitirmek için yazdı diye düşünüyorum. 3 kişinin gözünden olaylara bakmak insanın canını bir süre sonra sıkıyor. Akış bozuluyor ve olayların akışını da gereksiz cinsellikle süslemesi çok absürttü bence. En duygusal anlarda araya giren cinsellik. Özellikle tüylere pek düşkün bir yazar olduğunu sanıyorum kendisinin. Bolca yer vermiş kitabında da. Bu, inceleme olduğu kadar eleştiri niteliği de taşıyor tabii ki. Tamamen kişisel görüşlerim. Okuyan herkeste farklı etki bırakabilir. Bunu dikkate alarak okuyup değerlendireceğinizi düşünüyorum.

Bu kitap büyük bir hüsran ve hayal kırıklığından başka hiçbir etki bırakmadı bende. Bundan önce Rüzgarın Şarkısını Dinle , Sputnik Sevgilim ve 1Q84 üçlemesini okudum. Bundan sonra herhangi bir eserini okumayı düşünmüyorum. Medyanın abartılı bir şekilde şişirdiği ve (benim için) ekstra hiçbir özeliği olmayan bir yazar olduğundan hiçbir şüphem kalmadı.
1256 syf.
·56 günde·Puan vermedi
Selam..Haruki Murakami “1Q84”.. Yazarın üç kitaplık serisinin, tek ciltte birleştirilmiş olarak yayımlanmış hali “1256” sayfa. Öncelikli tavsiyem, okuyacak olanların üç kitaplık versiyonu alması. Tek cildin, okuma konforu olarak birden fazla olumsuzluğu var, bunlardan ilki, elbette eserin fiziki ağırlığı. İki aylık süreye yaydığım kitabı, altı günlük okuma sonrası ara verip (başka kitaplarla devam edip) + üç gün, toplamda dokuz günde tamamladım. Bölümler halinde, iki ana karakter üzerinden zikzaklar halinde anlatılan giriş kısmı (burada 1. kitap), karakterlerin özellikleri, geçmişleri, yaşam koşulları, meslekleri ve ilişkilerini zemin ediniyor. Tüm kurgu, toplamda birkaç prensiple şekillenmiş, sırası geldikçe değineceğim. “Aomame ve Tengo” isimli esas kız ve oğlumuz, birbirlerinden farklı zamanlarda, yaşadıkları dünyanın değiştiğini keşfedip bu dünyaya, yine farklı isimler veriyorlar. “1Q84’teki Q / Ouestion mark’ın Q’su /İngilizce soru işareti” zamandaki ve dünyadaki belirsizlik manasında Aomame’nin verdiği isim. Tengo’nun uygun gördüğü isim ise “Kediler Şehri”. Genel karakter profilini oluşturan, dört beş isim ve etraflarındaki bir o kadar yan karakterle, tüm kitap totalde sekiz on kişi arasında geçiyor. “Entelektüel bir yazar adayı, profesyonel bir katil, disleksi gizemli genç kız ve avukat eskisi bir dedektif”, ana hattı çiziyor. Mezhepler, tarikatlar, dini ve felsefi göndermeler, paralel evrenler, klonlama ve ahlaki açmazlar, metaforlar metaforlar şeklinde, birbirine karşıt ve böyle sıralandığında alakasız olarak duran köşeler, eserin içinde birleştirilip bazen de tamamen ayrıştırılıyor. Sözün en başında, George Orwell’in kült anti-ütopik eseri “1984”e minik göndermeler, ilerleyen satırlarda Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde”ye evriliyor. Her karakterin ortak özelliği “yalnızlık” ve hayatlarında onları yalnızlaştıran sürecin irdelenmesi.

Okurken ara verme ihtiyacı hissetmeme sebep olan iki şey vardı. Bir, ağırlığından bileklerimin sızlaması. İki, içerikteki “pedofili, ensest, çocuk istismarının farklı şekilleri” vs. Bu noktada, cinsellik “yetişkin bireyler arasında dahi, normallikten uzak”, kaldı ki konu çocuklar olduğunda, okumak, sindirmek ve devam etmek benim için güçleşti. Konu edilen cinsel birlikteliklerin tümü, tahrik unsurundan uzak, okuru rahatsız etmek üzerine kurulu. Tengo karakterinin (esas oğlan) annesi ile olan belirsiz geçmişi, birinci kitabın sonuna kadar birlikte olduğu kadının, bolca sıfatlarla geçiştirilip, isminin olmayışı, kadının şahsiyetinin hikaye içinde eritilip belirsiz anne figürüyle, paralel noktaya getirilmesine kadar sürüyor. İki aylık zaman dilimini kapsayan üçte birlik bölümde, bahsi geçen cemaati defalarca aynı cümleler ve özelliklerle okuyoruz. Tekrarlar o denli fazla ki, üç değil iki kitapla da bitirilse, bir eksiklik olmayacağı kanaatindeyim. Ki sonrasında, kitabın tümünde tekrarlamalar devam ediyor. Ayrı ciltler ve o ciltleri okurken araya konacak mesafeler, bu yineleme hallerinin yoruculuğunu da hafifletebilir. İkinci kitabın hemen başlarında, birlikte olunan kadın nihayet isim kazanır fakat bu sefer de fiziki varlığı eserden silikleştirilir (akıbet belirsiz). Algılayan ve kabul eden olarak nitelenmiş iki farklı özellikle iki farklı insan profili çizilir, disleksi genç kızın yazdığı bir romandan çıkış bulan bazı gizemler “Little people” nedir, klonlama nasıl gerçekleşir, paralel evrene geçmelerini sağlayan nedir, başka bir zaman ya da paralelinde olduklarını anlamalarını sağlayan, yegane maddi dayanak neden gökyüzünde gördükleri iki aydır diye giden sorular silsilesi, okura eeee nereye gidiyoruz dedirtir. Üçüncü kitaba geldiğimizde tekrarlar devam eder, eserin başından beri Tengo-Aomame / Tengo-Aomame diye iki kafa sesiyle devam eden ritmimize üçüncü bir ses eklenir. Avukat eskisi, dedektif Uşikava, ayrıca benim en sevdiğim karakter
Alttan gerilimi desteklemek için, sonuna dek muallakta bırakılmış karakterleri saymıyorum, okuyanlar anladı, okuyacak olanlar da anlayacak. Fantastik öğelerle her vesile desteklenen kurgu, kenardan yine bir kutsala nanik yapar. Hiçbir cinsel münasebet olmaksızın, hamile kalınır (Hz. Meryem göndermesi). Aşk aşk diye diye pekiştirilen şey aşk mıdır? Herkesin romantizm anlayışı farklı, aşk diye etiketlenen duygu da öyle. Hayata, insana ve aşka bakışıma uyan bir “aşk formu” bulamadım göremedim. Birçok şeyin anlatıldığı ya da anlatılmaya çalışıldığı, alegorik, metaforik eser, benim gibi bir okuru, onlarca soruyla bıraktı. Yazarın zihinsel mastürbasyonu olarak kabul ettiğim “ben yazdım, sen cevaben ne istersen onu düşün (veya uydur) hali” bitti diyerek kapağını kapattığım ana dek beni çok yordu. Kurgu da olsa, mesnet aradığım doğrudur, bu yine kişilerin tasarruf ve beklentisinde. Böyle uzun bir okuma için, eder bedel değer denklemine girmeyeceğim, her kitap okunmayı hak eder. Yine olsa okur musun? Tercihini bu esersen yana kullanır, vaktini naktini vakfeder misin? derseniz, o kısmı tartışmaya açık️
Saygılarımla..

Yazarın biyografisi

Adı:
Haruki Murakami
Unvan:
Japon Yazar
Doğum:
Kyoto, Japonya, 12 Ocak 1949
1949 yılında dünyaya geldi, 1975'te Tokyo'daki Vaseda Üniversitesi'nden mezun oldu. 1986-1995 yılları arasında Avrupa ve ABD'de yaşadı. Yazarın ilk ve Gunzou Edebiyat Ödülü'nü alan romanı "Kaze no oto vo kike"dir (1979). Onu "Hitsuci vo meguru Bohken" (1982) isimli romanı izledi. Yazar bu eseriyle Yeni Yazarlar Noma Edebiyat Ödülü'nü aldı. Ardından "Sekai no ovari to hahdo bohrudo" (1985) geldi ve bu kitap da yazara Tanizaki Ödülü'nü kazandırdı. Ama ona asıl ününü kazandıran 16 dile çevrilen "İmkânsızın Şarkısı" (1987) oldu. 1995'te yayımlanan "Zemberekkuşu'nun Güncesi"yle 1996 yılında Yomiuri Edebiyat Ödülü'nü de kazanan Murakami, daha sonra baştan çıkarıcı bir aşk hikâyesi olan "Supuhtoniku no Koibito"yu (2001) yazdı. Yazar ayrıca, "Zoh no şohşitsu" (1993) ve "Kami no Kodomotaçi-va mina adoru" (2002) adı altında öykülerini de kitaplaştırmıştır. Japonya'nın XX. yüzyıldaki en büyük edebiyatçılarından biri olarak kabul edilmesine rağmen, Amerikan kültürünün etkisi altında kaldığı ve aşırı Batıcı olduğu eleştirilerine maruz kalan yazarın edebiyat dışı tek kitabı "Andahguraundo"dur (2001). Murakami'nin son eserleri ise "Kokky no minami, taiyou no nişi" (2003) ve "Dansu dansu dansu"dur (2003).

Ödülleri :


1996 Yomiuri Edebiyat Ödülü ("Zemberekkuşu'nun Güncesi"yle)
1985 Tanizaki Ödülü ("Sekai no ovari to hahdo bohrudo"yla)
1982 Yeni Yazarlar Noma Edebiyat Ödülü ("Hitsuci vo meguru Bohken"le)
1979 Gunzou Edebiyat Ödülü ("Kaze no oto vo kike"yle)

Yazar istatistikleri

  • 3.837 okur beğendi.
  • 39,6bin okur okudu.
  • 1.270 okur okuyor.
  • 21,4bin okur okuyacak.
  • 605 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları