''Tarih bize değil, biz tarihe aidiz.'' der Alman felsefeci Gadamer bir kitabında. Tarihi yaratıp onun kanatları altına gireriz. Tarihsel geleneğin artık bizim elimizde olmayan dili, biçimi, sembolleri ve ruhu tarihi yazanların adeta tepesine konmuştur. Bu yüzden Huizinga'nın dilinden Orta Çağ'ı okumak tarihin işaretleri, sembolleri ile birlikte tarihin ruhu altına giren insanları da okumak anlamına gelir. Tarihin kilit noktalarından çok, kilit etkilerini gösterir bize Orta Çağ'ın Günbatımı. Orta Çağ'ın insanı yükselttiği veya alçalttığı değerler seviyesi, insanın Orta Çağ'da bıraktığı vahşet izleri şimdiki dünyadan o çağa hermeneutik bir yaklaşımla bakmayı gerektirir. Ne var ki önümüzde bunun önüne geçen bir perde bulunur, onun ardından bakmak bize hep puslu bir görüntü verir. Bu görüntüyü yaratan çağın üstüne giydirilen giysilerdir. Huizinga perdeyi aralayacak cesarettedir. Tarihi değil, tarihin tutsaklarının üzerindeki görüntüyü tüm çıplaklığıyla gözlerimize sunacaktır.
Orta Çağ'da hayat tutkulu bir yoğunluk içindedir, yazarın da tasvir ettiği gibi. Bu yoğunluğu analiz etmek demek, öncelikle çağın dilini anlamayı gerektirir. Orta Çağ'da olguların zaman zaman zihnimize gelen anlamları benzerlik gösterir. Örneğin renk sembolizminin doğuşu bu çağa kadar dayanmaktadır. Huizinga buna daha sonra simgesel benzeştirme adını verecek ve olguların birer vakaya dönüştüğü vakit bunun insanın anlamlandıramayacağı mistik simgeleri doğurabileceğine işaret edecektir.
Orta Çağ'ın insanları kesin inançlıdır. Ödüllendirmeler ve cezalandırmalar hiçbir şüphe duyulmadan yapılandırılır. Bu ilkel barbarlıkta nasılsa Hıristiyan toplum anlayışında da öyle olup günahların sembolleri neredeyse değişmeden kalabilmiştir. Ne var ki sembolleri somut olgular haline getirmek çağın kaçınılmaz