Mary Shelley

Mary Shelley

8.3/10
186 Kişi
·
494
Okunma
·
40
Beğeni
·
2.921
Gösterim
Adı:
Mary Shelley
Tam adı:
Mary Wollstonecraft Godwin Shelley
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
İngiltere, 30 Ağustos 1797
Ölüm:
1 Şubat 1851
1797 yılında Londra'da doğdu. Babası William Godwin, radikal siyasal görüşleriyle tanınan bir yazar, annesi Mary Wollstonecraft ise dönemin etkili bir kadın hakları savunucusuydu. Annesi doğumu sırasında ölünce, babası tarafından büyütüldü ve doğal olarak ondan ve arkadaş çevresinden oldukça etkilendi. Bu şartlar altında edebiyat ve felsefe'nin başlıca ilgi alanları olması kaçınılmazdı. Çocukluğunun büyük bölümünü kitap okuyarak, hikâyeler yazarak geçiren Mary 1814'de, dönemin en gözde romantik şairlerinden Percy Bysshe Shelley'e aşık oldu. Percy Shelley'in evli olması nedeniyle İsviçre'ye kaçmak zorunda kaldıklarında Mary henüz 17 yaşındaydı. Babası William Godwin bu ilişkiye karşı çıktı. İki sevgili, Percy'nin eşinin 1816'da ölümünden sonra Londra'ya dönüp evlenebildiler. Ardından İtalya'ya yerleştiler.

Frankenstein'in düşüncesi; Mary'de, 1816 yazında yarı uyanık olarak gördüğü bir kabus sebebiyle oluştu ve hikâyeyi geliştirmesi için eşi tarafından desteklendi. Frankenstein ya da Modern Prometheus 1818 başlarında yayımlandı. Romanın doğuşunda, İngiltere'deki sanayi devriminin, Locke ve Hobbes gibi düşünürlerin etkisini de görmek mümkündür. 1822 yılında eşini bir tekne kazasında kaybeden Mary, Londra'ya döndü ve 1851 yılında ölünceye kadar profesyonel yazarlık yaptı.Frankenstein; kuşaktan kuşağa bir korku klasiği olarak aktarılsa da, öyküde doğrudan korkuya yapılan bir gönderme yoktur aslında. Katil, canavar denilen yaratık ve yaratıcısı Dr. Frankenstein kurbandır aslında. Modern çağa ve rasyonel aklın egemenliğine karşı romantik başkaldırının metaforudur onlar. Yani toplum dışına itilen, kendi savaşını veren ve bu savaşta yenilen farklı insanların acıklı öyküsüdür.

Daha çok Frankenstein ile anılan Mary Shelley ayrıca, Lodore, Falkner (1837), Perkin Warbeck ve insanlığın yavaş yavaş yok oluşunu inceleyen ve 1826 da yayımlanan apokaliptik bir roman olan The Last Man'in de yazarıdır.
"Amaçlarınızdan dönmeyin ve kaya kadar sağlam olun."
Mary Shelley
Sayfa 242 - İthaki, Bilimkurgu Klasikleri, 5.Baskı, Çeviri: Orhan Yılmaz, Neil Gaiman Önsözü ile
"Ben yardımsever ve iyiydim; acı beni iblis yaptı. Beni mutlu et ki, yeniden erdemli olayım."
Mary Shelley
Sayfa 120 - İthaki, Bilimkurgu Klasikleri, 5.Baskı, Çeviri: Orhan Yılmaz, Neil Gaiman Önsözü ile
"Bazen mutlak başarının eşiğindeyken başarısızlığa uğradım; yine de sonraki gün ya da saatte gerçekleşebilir umuduna sarıldım."
Mary Shelley
Sayfa 70 - İthaki, Bilimkurgu Klasikleri, 5.Baskı, Çeviri: Orhan Yılmaz, Neil Gaiman Önsözü ile
Onca zamandır ruhumu besleyip bana mutluluk veren hayallerim, şimdi cehennemden farksızdı.
Hiç dostum yok Margaret; başarının heyecanıyla tutuştuğum anlarda sevincimi paylaşacak kimsem olmayacak. Hayal kırıklığına uğrarsam, etrafımda beni derdimden uzaklaştırmaya çalışacak kimseyi bulamayacağım.
"Unutma ki, ben senin yaratığınım; ben senin Adem’in olmalıydım ama hiçbir suç işlemeden neşeden mahrum ettiğin, cennetten kovulan melek sayılırım daha çok."
Mary Shelley
Sayfa 120 - İthaki, Bilimkurgu Klasikleri, 5.Baskı, Çeviri: Orhan Yılmaz, Neil Gaiman Önsözü ile
"Sınırsız güzelliğin hayallerini az değerli gerçeklere değişmem isteniyordu."
Mary Shelley
Sayfa 62 - İthaki, Bilimkurgu Klasikleri, 5.Baskı, Çeviri: Orhan Yılmaz, Neil Gaiman Önsözü ile
Öleceğim.
Şu an içimi kavuran acıları bir daha asla hissetmeyecek, tatmin edilemez ve dinmek bilmez duyguların esiri olmayacağım.
Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım ilk incelemem olacak. Bilimkurgu’nun ilk örneklerinden olan Mary Shelley‘nin Frankenstein’ı ile inceleme yolculuğumuza başlıyoruz. #28996895

Bu kitabı okumadan önce, Netflix üzerinden yayınlanan The Frankenstein Chronicles dizisini izlemenizi tavsiye ediyorum. Dizi de Londra’nın o dönemine dönecek, yer altına inecek ve Mary Shelley ‘nin kitabı yazdıktan sonra, nelerle karşılaştığına biraz da olsa şahit olacaksınız. Kitap o dönem de sükse yaratmış ve bir kadın yazar olan Mary Shelley’nin kitabı nasıl yazdığı hep tartışılmıştı. Dizi de Canavarımıza tanıklık etmiyoruz, o dönemde yapılan deney ve havayı kokluyor ve izlerken işlenen cinayetlere kitabın ön ayak olup olmadığına tanıklık ediyoruz. İnsanların kitabı okurken ki hayretli bakış ve merakları kesinlikle ilgi çekici. Diziyi mutlaka izleyin, kitabı okumak için merakınız daha da artacaktır.

Ön Bilgi: Kitabın ismi, yılların dizi ve filmleri, Frankenstein’ı bize direkt olarak canavar olarak tanıtmıştır. İlk önce bu algıyı ortadan kaldırmak lazım. Bu kitap bilimkurgu’nun ötesinde, tam bir edebiyat sunmaktadır. İthaki detaylı bir önsöz, ve sonsöz ile bizlere zevkli bir ekstra kazandırmış. Yazarın kronolojik geçmişi de bulunmakta. İthaki’nin Bilimkurgu klasikleri, kitap üzerinde ülkemizde yapılan en iyi işlerden bir tanesi diyebilirim.

Hazırsanız, incelememize başlayalım…

Çok büyük beklenti ile başladım, hızlıca konuya girmesini bekledim, hatta ve hatta bir ara boğuldum. Şimdi bu cümleyi okuduğunuzda nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Evet kesinlikle bunu yaşadım. Tam bu durumu yaşadığım anlarıma bizzat Semih şahit oldu :) Şaşkındım, kitap bir tülü içine almadı beni, her sayfa da bir şeyler bekliyorum ama olmuyor, bekle, bekle, bekle hiçbir şey olmuyor. Kitap ilerlemiyor sanki. Alt tarafı 256 sayfa diyorsunuz ama gitmiyor. O kadar çok tasvir ve çeşitlendirmeli anlatım var ki nerede bu canavar demeye başlıyorsunuz. Bu durum sadece bana olmuşta olabilir. Büyük beklenti ile başlamam normalde kitaplara ama bu sefer çıtayı baya yukarıda tuttum sanırım. Neyse ki tam bu durumu konuşurken 118. Sayfaya geldim ve kitap yağ gibi akmaya başladı. Neredeyse kitabın yarısı hiçbir şey yokmuş gibi gelmişti bana. Şunu unutmamak lazım, kitap 1818 yılında yayımlandı. O dönemin edebiyata bakış açısına çok hakim değilseniz, bu uzun tasvirleri anlamlandırmak biraz zor olacaktır. 2018’den değil de, tam da o dönemden kitaba bakmak ve başarısını anlamak lazım.

Kitap akmaya başladı dedim. Evet öyle bir akmaya başladı ki bu sefer, her sayfayı soluksuz okumaya başladım. Öyle hızlı okuyordum ki, bir ara birkaç kupa kahvem boşa gitti buz gibi oldu. Şimdi kitabı bir kenara bırakıyorum ve neler yaşadık, neler hissettik, neler oldu ve olmadı, ne dersler aldık, ne fikirler edindik bunlara bir bakalım.

Öncelikle her şeyin ötesinde Frankenstein bir canavar değil. Victor Frankenstein’ın yaratmış olduğu bir canlı. Bu canlı ile yaratıcısı arasında yaşananların akabinde gelişen olayların anlatıldığı bir öykü ile karşı karşıyayız. Burada tabi ki Tanrı’ya çok sağlam bir atıf var. Madem yarattın, neden bizi bıraktın ya da beni bıraktın? Neden bana sahip çıkmadın, kollamadın, doğru yolu göstermedin, neden içimi sevgi ile doldurmadın haykırışları var. Şimdi kendi dünyamıza dönelim ve insanların yüzyıllardır haykırışlarına kulak verelim.

Tanrı’m – Allah’ım;
Neden böyle , neden şöyle, neden ben zengin değilim, neden ben daha rahat bir hayat sürmüyorum, neden o araba benim değil, neden şu ev benim değil, neden benim kız arkadaşım o değil, neden ben bir rock star ya da popstar değilim, neden sesim kötü, neden burnum uzun, neden bacağım kısa, neden ben siyah tenliyim, neden o renkli gözlü, neden daha çok param yok, neden şu üniversiteye gitmiyorum, neden dualarıma karşılık vermiyorsun, neden beni cennete direkt almıyorsun, neden benim ailem böyle, neden daha iyi bir işe sahip değilim…! Tanrım neden bana sırtını döndün ve cevap vermiyorsun?!...

Bir insan bu haykırışları yapabiliyor da, neden insanın başka başka uzuvlardan yaratmış olduğu bir canlı bu soruları sormasın, haykırışta bulunmasın? O da bunu yaratıcısına soruyor. Yaratıcısı ona sırtını dönüyor. Sırtını döndüğünde, yarattığı canlı, kendi içinde intikam yeminleri ediyor. Şimdi tekrar bizlere, yani insanlara dönelim.

İnançlı olalım ya da olmayalım her zaman yaratıcıdan bir şeyler bekleriz. Kendi kendimize bir ışık, bir işaret, ufakta olsa bir kıvılcım göremediğimizde içten içe sorgularız. (Dini başka türlü yaşayan veya her türlü Tanrı’ya, Allah’a iman edenleri ayrı tutalım.) Bu sorgulama sonucunda kopmalar yaşarız, kopmaların sonucunda başka şeylere çok rahat meyilli oluruz. Bu Tanrı’yı adalet sistemi, Devlet, Para vsvsvsvs çoğaltabiliriz. Bunu demem de ki amaç, herkesin Tanrısı başkadır. Herkes Tanrı’yı göklerde aramıyor. Zaten insanların yarattığı tanrıların sayısı da bilinmiyor. Bu çeşitlilik esasına göre değerlendirelim. İnandığınız Tanrınıza artık inancınız kalmadı, her şey yalan geliyor, kendinizi aldatılmış, terk edilmiş, yalnız bırakılmış hissetmez misiniz? Büyük bir çoğunluk bu soruya evet yanıtı verecektir. İnsanların büyük bir bölümü inandığı Tanrı’ya sığınır ve onunla yaşama tutunur. Bu tutunma ortadan kalktığında ise tam bir kopuş, inançsızlık, intikam ortaya çıkar. Günümüzde bunların birçok örneği var. Dün, bugün ve yarın da olmaya devam edecektir.

Kitabın bence ana konusu şu “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.” Eylemlerimizin sonucun da ortaya çıkan gerçeği kabul edemeyeceksek, asla o olaya el sürmemeli ve dokunmamalıyız. Eğer yaptığımız bir şey birini canının yanmasına ve hayatına mal olacaksa bundan uzak durmalıyız. Atom bombasını ele alalım. Ortada tamamen bilimsel bir keşif amacı güdülürken, birden Almanlardan daha büyük bir silaha sahip olma fikri ve koşuşturmacası hatta zorlaması ortaya çıktı. İş o kadar zorlandı ki, üretilen gücün farkında bile olunamadı. Atom bombası bulundu bulunmasına ama sonucunda ne oldu? Bir bakalım ne olmuş: Atılan bomba 600 metre yukarıda patlamış, ilk atıldığında 70 bin kişi hayatını kaybetmişti. Devamında ki iki ay boyunca, yağan asitler 70 ile 80 bin kişi, takip eden beş yıl boyunca da 60 ile 70 bin arasında kişiyi öldürmüştü. Ayrıntılarında ise bilinen ya da bilinmeyen bir çok olay meydana gelmiştir. Ülkeye, Dünyaya ve İnsanlığa verdiği zarar ise devasa boyutlardaydı. Bir atom bombası sadece kayıtlara göre en az 250 bin kişinin ölümüne neden olmuştu. Peki Atom bombasının mucidi bunun olacağını biliyor muydu? Bu sonuçtan nasıl bir mutluluk duyardı? Bu sonuçtan mutluluk duyan tek taraf, güç gösterisi yapan Amerikan Siyasetçileri idi. Yıllar, yıllar sonra ilk defa bir Amerikan başkanı, Barack Obama Hiroşima’ya gitmişti ama bir kez aforoz edilmişlerdi. Hiçbir anlamı yoktu. Paragrafın başlangıcına geri dönelim ve şunu tekrar edelim: “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.”

Tekrar kitabımıza dönecek olursak, sayfa 118’den itibaren çok güzel bir yazım dili ile karşılaştım. Öncesi de güzeldi elbet ama benim merakım o kısımlarda değildi. Bir canavarın, hayatı öğrenme ve anlama biçimini okudum. Bir bebeğin büyüdüğü gibi, adım adım bilgi büyümesi yaşamasını okudum. Bunların akabinde, öğrenen, uygulayan ama görünüşü yüzünden toplumdan dışlanan, buna rağmen tekrar deneyen ve yılmayan bir yaratık ile karşı karşıya kaldım. Mary Shelley ilk etapta çok dolandırsa da sonradan yağ gibi akan bir roman yazmış. Yazdığı bu kitap, 200 yıl sonra bile hala okunuyor ise, sadece insanların abartması ile değil, kendi değeri bunu hak ettiği içindir. İlk önce kitaba biraz zaman tanırsanız, hayal ettiğinizden daha da başka bir eserle karşılaşacaksınız.

İncelememin sonuna gelirken, İthaki Yayınevi’ne tekrardan teşekkür ediyorum. Hem Bilimkurgu Klasikleri dizisini vazgeçmeden devam ettirdikleri, hem çok başarılı çeviriler ile bize sundukları, hem de kitaplar hakkın da çok güzel ön ve sonsözler hazırladıkları için. Editör ekibine de ayrıca teşekkür ediyorum. Belki bir tane olduysa oldu, onun dışında hiç harf veya yazım hatasına rastlamadım. Genel olarak İthaki’de bu durumla karşılaşmıyorum zaten.

Diyeceğim o ki, ne dilediğimize dikkat edelim. İnsanlar yüzyıllardır ne dilediklerine pek dikkat etmediler. Onun sonucu Tanrı rolüne büründüler. Kainatın yaratanı inanışlara göre değişse de, inancı her türlü kendi isteğine göre kullanan ve değiştiren, güncelleyen(!) insan, bu dünya da kendisine her gün farklı bir Tanrı rolü biçmekle meşgul.

Sadece insan olabildiğimiz ve birbirimizi anladığımız ve çizgimizi aşmadığımız günlere diyorum. Bir canavar yaratmaya da ihtiyacımız yok, milyarlarca iki ayaklı canavar var zaten.

Kitabı herkese öneriyor, bilimkurgu etkinliğimize kesinlikle uğramanızı bekliyoruz. #28996895
Frankenstein veya Modern Prometheus.

Kitabın adı ve hikaye kaynağı ile ilgili:
*** Modern Prometheus tüm zamanların yazarlarının hep başvurduğu gibi bizi de antik mitolojiye sürüklüyor. Prometheus efsaneye göre kendi gözyaşıyla yoğurduğu balçıktan ilk insanı yarattı. Frankenstein de Yaradan olarak karşımıza çıkıyor ki şu farkı ile kendi yaptığını beğenmeyerek, korkarak ve rededip kaçar ondan. Dahası da var; Pandora, Prometheus’un eşi, açılmaması gereken içindeki tüm insanların kötülüklerini barındıran kavonozu (kutuyu sandık) açar açmaz kapatır (değişik versiyonlar var). Frankenstein de az kalsın yaratığı eşi ile kavuşturacaktı fakat vazgeçti bundan dolayı büyük bedeller ödedi.

***Bir musevi efsanesinin kahramanı Golem, ruhu olmayan, konuşma becerisinden yoksul ve cinsellikten uzak olan yaratık, Viktor Frankenstein bilimde başarılarının kanıtlamasını için (ego,kibir göstergesidir) buna benzer birini yaratmaya çalıştı. Düşündüğü gibi olmadı yarattığı yaratık tüm insanların sahip olduğu duygulara sahipti. Mary Shelley efsanesinin içeriğini değiştirir: Frankenstein aksine canavar düşünür ve hisseder üstelik derin bir sorumluluk kavramı ile donatılmıştı.

*** Kendisi Mary Shelley romanın yapısından esinlendiği Shakespeare'in "Fırtına" ve "Kayıp Cennet" J. Milton söylüyor. Frankenstein’deki ucube ise hem cellat hem de kurban bir aradadır.

Roman kaptan Robert Walton’un kızkardeşi Mrs. Margaret Saville’e mektuplar şeklinde yazılmıştır. Viktor Frankenstein’i kutup buzulların arasından bulup gemisine alınmış ve sonra Viktor'un anlattığı hayatını o mektuplardan öğreniyoruz . Romanda Viktor hayat gizeminin sırrını öğreniyor, cansız maddeden canlı yaratık yaratmayı başarıyor Frankenstein. Bir bilim adamın kendi yaptığının sorumluluğu, Frankenstein’in ve toplumun tepkileri ve tabii ki yazarın kadın olması düşündürücüdür.

Romanın içeriği ile ilgili daha fazla bir şey söylemiyim yoksa spoilerde boğulurum :) Ama bu kitaba nasıl ‘’geldim’’ küçük bir hikaye sizlerle paylaşmak isterim: kitabından önce tiyatrosu vardı. Sahne efektlerini ve gerçekten muhteşem oyuncu kadrosu ile (Frankenstein - Cansel Elçin; Elizabeth - Deniz Uğur; Alphonse Frankenstein – Yılmaz Gruda; Canavar – Kerem Alışık) o akşam benim için unutması zor olacaktır. Finale yaklaştığımızdan canavarın aşk ile ilgili uzun ve güzel bir monoloğu vardı, o kadar güzel söylemişti ki kitabını okumalıyım diye o zaman içimden geçirmiştim. Kitapta tabii ki o monoloğunu bulamadım, nede olsa sahneye uyarlanmış bir kitap tıpa tıp aynısı beklenilmemeli. Ama sahnede göremediklerim kitapta, kitapta okumadıklarım ise sahne de gördüm. Frankenstein’i hem izleyip hem okuduğum için gerçekten mutluyum.

…Zaten ‘’klasikleri’’ damgasını taşıyan bir kitap okunmalı dememe gerek yok .
Kitap mektuplarla başladı. Olayların içinden bu şekilde geçmek hoşuma gitti açıkçası, uzun içinde savaşlar kopan vagonları andırıyordu ve bu savaşların bazıları benim de coğrafi olarak bulunduğum ortamlarda olması "doğru kitabı seçtim" düşüncesiyle birebir. 

Fakat Kitap beklediğimden farklıydı, korku süsleyici öğe gibi gösterilmiş ve daha çok acı (trajedi) atmosferi yaşatılmış üstelik korkudan daha öte bir boyutta  Mary Shelley’nin metni, öykünün daha çok felsefi ve psikolojik yönüne odaklı. Eserdeki bütün karakterlerin, aynı Mary Shelley gibi annesiz olmaları da yine ilginç bir detay...

Onun dışında  Victor Frankenstein karakterini çok etkileyici bulmuşumdur her zaman, eserde de bu düşüncemi kaybetmediğime şaşmamalı. Merakı ve zekası çok parlak paylaştığım alıntılarda da fark edebilirsiniz yarattığı canavarı da merak konusunda babasına yani yaratıcısına benziyor..

Bilimkurgu edebiyatının ilk örneklerinden biri olarak değerlendirilen bu kitabı bilimkurgu severlere kolaylıkla tavsiye ederim..!
Frankenstein... Lord Byron ve kendi eşinin de aralarında bulunduğu bir ev ortamında, o dönemde popüler olan hayalet hikayelerinin bir benzerini yazma kararı alan bu grubun tek kadın üyesi olan Mary Shelley, aklına yazacak herhangi bir şey gelmediği için günlerce kıvrandıktan sonra, bir imge olarak zihnine düşen, ardından burada çöreklenen, kendisinin uykusunu kaçıracak kadar korkunç bir kitap olarak kıvılcımlanan düşünceyi, Frankenstein olarak var eder.

Frankenstein, tam adıyla Victor Frankenstein, doğa bilimleriyle, bilhassa kimyayla ilgilenen, cansız maddeye can vermeye heves ettikten sonra aylarca bu yolda çaba harcayıp, mezbahadan topladığı parçaları bir araya getirip ona can verme amacı güden bir bilim insanıdır. Bu çabası bitimsiz inadının karşılığında sonuç verir ve yaratığı canlanır. Öyle çirkin, öyle korkutucu bir şeydir ki bu varlık, yaratıcısı onu terk edip kaçar. Aylarca hastalanacak kadar etkilemiştir kendisini bu tecrübe.. İşte Frankenstein'ın canavarı böyle doğar.

Fakat bir yaratıcı yaratığına sırtını döner mi? Onu nasıl yalnız bırakır? Böyle çirkin bir şekilde onu var edip dünyaya saldıktan sonra, herkesin kendisinden iğrendiği bu canavar, yaratıcısını bulup buna hakkının olup olmadığının hesabını sorar ve bazı taleplerde bulunur. Yaratan ve yaratılanın bir yüzleşmesidir bu.

Bu yaratığın canlandıktan sonra çevresini nasıl algıladığını, nesneleri nasıl ayırt etmeyi öğrendiğini, çevresindeki insanların konuştuğu dili nasıl öğrendiğini, etrafında olup bitenlere dair duygu ve düşüncelerinin nasıl bir gelişim ve seyir izlediğini ve sonrasında yaşanan deli dehşet olayları okura bırakmalı.
Eser, 1818 yılında 19 yaşında bir genç kız tarafından yazılmış. Eser, kendi celladını yaratan V. Frankenstein'in fantastik, acıklı hikayesini anlatıyor. Canavarın temsilinde şeytanı V. Frankenstein'in temsilinde Tanrı'yı göreceksiniz.
Genellikle okumaya aşina olduğum ve daha çok tercih ettiğim kitaplar çizgisinden bir hayli uzak bir kitaptı. Fakat değişiklikler güzeldir ve pişman da olmadım. Kitabı çok severek okudum. Korkuyu, gerilimi iliklerime kadar hissettim. Konuyla beraber yazarın üslubu, yaptığı güzel tasvirler ve çevirinin başarısı da fazlasıyla takdire şayandı. Bu tür kitaplarda genellikle rastlanmayacak kadar edebi bir dille yazılmıştı. Okunmaya değer...
Konu, anlatım, çizim vs gayet başarılı olmasına rağmen, Everest Yayınları çizgi roman kitaplarının baskı ve ciltlemesi konusunda çok başarısız. Kitapları çizik, kırışık olmasın diye itina gösteren benim gibi biri için bu çok büyük bir eksi. Yayınevine de bu konuyu iletmeyi düşünüyorum. Elimde daha önceden de aynı kaderi yaşayan çizgi romanları olmasına rağmen almış bulundum ve okunacaklar arasında yine Everest yayınlarının kitapları olması beni düşündürüyor. "Ben her şeye rağmen okuduğuma bakarım." diyorsanız kısa sürede beğeniyle okunacak bir kitap olduğunu söylemem de yeterli olacaktır. Kitaplarla kalınız ve de mümkünse elinizde parçalanmayanlardan olsun :))
Çizgi roman Victor Frankenstein, sanki biyografi gibi geldi bana. Victor'un hikayesi ve yarattığı canavarın hikayesi, sürükleyici bir halde ilerliyordu.
Victor, anatomi bilimine merak duyar ve o dalda kendini ilerletir. Ölülerle uğraşarak, onları inceleyerek, kendi de yaratmanın yolunu buluyor. ( Ancak bu olayda romanlarda olur zaten. Yalnız yaratmak Allah telaya aittir.)

Neyse gelelim konuya yaratılan canavar, iğrenç bir dev gibi. Zaten Frankensten'i herkesin bildiğini düşünüp, şekli halinde bilgi vermek istemiyorum. Ve Victor dahil herkes nefret edip, tiksiniyordu. Olaylarda bundan sonra başlıyor. Yalnızlık, hor görülme ve herkes tarafından dışlanınca Frankestein çıldırıyor desem yerinde olur. Heyecan da buradan sonra daha soluksuz devam ediyor.

Victor'un çektiği acılar, yaşadığı dramatik olaylar, çizgi romanda olsa iyi bahsedilmiş. Ama düşünmedim degil Victor'un çektiği acılar kendi sorumluluğu yüzünden oldu. Yarattığı Frankenstein, bence daha çok acılar çekiyordu. Hor görünmenin verdiği yalnızlık onu adeta iblise çevirdi.

Çizgi roman yazımına gelince, çok beğenmedim. Çünkü bazı yerlerde zor okudum. Dikkat istedi ama yine de rahatsız olmadım.

Kitabı okurken aklıma severek izlediğim "Penny Dreadful" dizisini getirdi. (Ne diziydi ama) Dizi de; Victor Frankesntein vardı. Yarattığı da vardı. Hatta dizi de Van Helsing, Dracula, Kurt Adam ve Dorian Grey gibi birçok karakter vardı. Başrolde "Eva Green" vardı. Ve oyuncu kalitesi de başarılıydı. Yabancı dizi severler, gerilim ve fantastik severler kaçırmasın derim. (Bu arada dizi +18... Game of thrones halt etmiş)

Kitabı sonlandırırsam artık, keyifle okunuyor. Sürükleyici olarak devam ediyordu...
Eğitimsiz geç bir kaptanın öyküsü ile giriş yapıyorsunuz kitaba.
Genç kaptan aşık olduğu Rus hanımı babasından iter, biriktirdiği hatırı sayılır paranın da etkisiyle bu evliliğe izin çıkar. Nikâh tarihi belirlenir ve delikanlı nikahtan önce kızla ilk kez görüşme imkanı bulur.
Fakat bu görüşmede kız gözyaşlarına boğularak kendini delikanlının ayaklarının dibine atar ve bir başkasına gönül verdiğini bu yüzden kendisinden vazgeçmesini söyler.
Ve sonrası okunmalı...Tam olarak yaşatma gayesi için yaşama. Aşkında tam ihtiyaç duyduğu şey...
Çok akıcı bir dili var insanı sıkmadan kedini okutuyor bir solukta okuyup bitirilebilecek bir kitap. Okurken insanda merak duygusu oluşturuyor bir sonraki sayfada ne olacak diye.

Yazarın biyografisi

Adı:
Mary Shelley
Tam adı:
Mary Wollstonecraft Godwin Shelley
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
İngiltere, 30 Ağustos 1797
Ölüm:
1 Şubat 1851
1797 yılında Londra'da doğdu. Babası William Godwin, radikal siyasal görüşleriyle tanınan bir yazar, annesi Mary Wollstonecraft ise dönemin etkili bir kadın hakları savunucusuydu. Annesi doğumu sırasında ölünce, babası tarafından büyütüldü ve doğal olarak ondan ve arkadaş çevresinden oldukça etkilendi. Bu şartlar altında edebiyat ve felsefe'nin başlıca ilgi alanları olması kaçınılmazdı. Çocukluğunun büyük bölümünü kitap okuyarak, hikâyeler yazarak geçiren Mary 1814'de, dönemin en gözde romantik şairlerinden Percy Bysshe Shelley'e aşık oldu. Percy Shelley'in evli olması nedeniyle İsviçre'ye kaçmak zorunda kaldıklarında Mary henüz 17 yaşındaydı. Babası William Godwin bu ilişkiye karşı çıktı. İki sevgili, Percy'nin eşinin 1816'da ölümünden sonra Londra'ya dönüp evlenebildiler. Ardından İtalya'ya yerleştiler.

Frankenstein'in düşüncesi; Mary'de, 1816 yazında yarı uyanık olarak gördüğü bir kabus sebebiyle oluştu ve hikâyeyi geliştirmesi için eşi tarafından desteklendi. Frankenstein ya da Modern Prometheus 1818 başlarında yayımlandı. Romanın doğuşunda, İngiltere'deki sanayi devriminin, Locke ve Hobbes gibi düşünürlerin etkisini de görmek mümkündür. 1822 yılında eşini bir tekne kazasında kaybeden Mary, Londra'ya döndü ve 1851 yılında ölünceye kadar profesyonel yazarlık yaptı.Frankenstein; kuşaktan kuşağa bir korku klasiği olarak aktarılsa da, öyküde doğrudan korkuya yapılan bir gönderme yoktur aslında. Katil, canavar denilen yaratık ve yaratıcısı Dr. Frankenstein kurbandır aslında. Modern çağa ve rasyonel aklın egemenliğine karşı romantik başkaldırının metaforudur onlar. Yani toplum dışına itilen, kendi savaşını veren ve bu savaşta yenilen farklı insanların acıklı öyküsüdür.

Daha çok Frankenstein ile anılan Mary Shelley ayrıca, Lodore, Falkner (1837), Perkin Warbeck ve insanlığın yavaş yavaş yok oluşunu inceleyen ve 1826 da yayımlanan apokaliptik bir roman olan The Last Man'in de yazarıdır.

Yazar istatistikleri

  • 40 okur beğendi.
  • 494 okur okudu.
  • 19 okur okuyor.
  • 369 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları