Paul Auster

Yazar 7,4/10 · 549 Oy · 30 kitap · 1863 okunma ·  289 beğeni

Yazarın Bilgileri

Yazar İstatistikleri

289 okur beğendi.
549 puanlama · 605 alıntı
2 haber · 7.208 gösterim
1.863 okur kitaplarını okudu.
1.342 okur kitaplarını okumayı planlıyor.
43 okur kitaplarını şu anda okuyor.
32 okur kitaplarını yarım bıraktı.

Paylaş

ya da direk bağlantıyı paylaş

Paul Auster'in Biyografisi

(Paul Auster, 13 Temmuz 2014-19 Temmuz 2014 tarihleri arasında 1000Kitap'ta haftanın yazarı seçildi.)
Paul Auster (3 Şubat 1947, Newark, New Jersey) ABD'li roman yazarı, şair ve senarist.

Paul Auster, 1947 yılında ABD'nin New Jersey kentinde doğdu. Columbia Üniversitesi'nde İngiliz, Fransız ve İtalyan edebiyatı üzerine eğitim alan, 1971-1974 yılları arasında Fransa'da yaşayan ve geleneksel kitap konularının dışına yüksek bir başarıyla çıkıp, yaratıcılığın sınırlarını genişletebilmiş olan Auster'in başlıca yapıtları arasında New York Üçlemesi, Yalnızlığın Keşfi, Yanılsamalar Kitabı, Kırmızı Defter, Leviathan, Kehanet Gecesi, Duman, Görünmeyen, Yükseklik Korkusu, Yazı Odasında Yolculuklar, Karanlıktaki Adam bulunuyor. Auster'in yazarlığa ilk başladığı yıllardaki sıkıntılı günlerinde Paul Benjamin imzasıyla yayınladığı bir de polisiye romanı vardır. Bu roman yazarın otobiyografik romanı 'Cebi Delik' in eki olarak yayınlanmıştır. Can Yayınları tarafından Seçkin Selvi' nin çevirisiyle 'Köşeye Kıstırmak' adı ile 2000 yılında Türkçeye kazandırılmıştır.

2006 yılında İspanya'nın saygın ödüllerinden olan Asturias Ödülü'nü edebiyat dalında Paul Auster kazandı. 26'ncısı düzenlenen “Asturias Prensi” ödüllerinde, aralarında Orhan Pamuk 'un da yer aldığı 18 ülkeden 26 yazar edebiyat dalında aday gösterilmişti.

Yazarın Duman (Smoke) ve Surat Mosmor (Blue in the Face) isimli senaryoları ünlü yönetmen Wayne Wang tarafından filme çekilmiştir. Daha sonra Lulu On The Bridge ( Lulu Köprüde) İsimli kitabını da kendisi filme çekmiş, hem senarist hem de yönetmen olarak yapıtın tüm aşamalarında bulunmuştur. Film hakkında yaptığı bir söyleşide kendi yazma biçimi üzerine konuşurken Peter Brook'un bir röportajından alıntı yaparak işlerinde mitlerin uzaklığıyla gündelik yaşamın sadeliğini kaynaştırmaya çalıştığını söylemiştir.

Ödülleri
2006 - 26. Asturias Ödülü - Edebiyat

Paul Auster'in Kitapları Kitap Ekle

7,9/ 10  (71 Oy) ·  211 Okunma
7,6/ 10  (45 Oy) ·  153 Okunma
7,4/ 10  (29 Oy) ·  106 Okunma
6,9/ 10  (29 Oy) ·  96 Okunma
6. Cam Kent (New York Üçlemesi 1)
7,2/ 10  (32 Oy) ·  92 Okunma
7,2/ 10  (21 Oy) ·  91 Okunma
6,1/ 10  (16 Oy) ·  78 Okunma
7,4/ 10  (21 Oy) ·  75 Okunma
7,6/ 10  (16 Oy) ·  69 Okunma
7,4/ 10  (19 Oy) ·  67 Okunma
14. Hayaletler (New York Üçlemesi 2)
5,7/ 10  (13 Oy) ·  55 Okunma
7,0/ 10  (17 Oy) ·  53 Okunma
7,2/ 10  (18 Oy) ·  49 Okunma
19. Kilitli Oda (New York Üçlemesi 3)
6,9/ 10  (10 Oy) ·  45 Okunma
7,1/ 10  (8 Oy) ·  39 Okunma
Bütün Kitapları Göster
Ferah, bir alıntı ekledi.
08 Şub 2015

''Bir bakıyorsun 'hayatta yapmam' dediğin şeyin başrolündesin...''

Paul AusterPaul Auster
Ferah, bir alıntı ekledi.
31 Eki 2015

''İnsanlar asla söyledikleri kadar meşgul değillerdir. İnsanların öncelikleri vardır. Ve bazen sıra sana gelmez.''

Paul AusterPaul Auster
Nur-AL, bir alıntı ekledi.
19 Nis 2015

Hayatın en hüzünlü anı, deli gibi sevdiğin insanın buna değmediğini gördüğün andır. Ve en büyük kaybın ona harcadığın zamandır.

Paul AusterPaul Auster
Ferah, bir alıntı ekledi.
18 Nis 2015

''...unutma:
ciddiye al ama kapılma.
dalga geç ama kırma.
sahip ol bu hayatta, asla ait olma...''

Paul AusterPaul Auster
Ferah, bir alıntı ekledi.
11 Şub 2015

''Sizi tatlı kılacak kadar mutluluğunuz olsun, güçlü kılacak kadar acınız ve sizi kullanmalarına fırsat vermeyecek kadar umudunuz...''

Paul AusterPaul Auster
insan_okur, bir alıntı ekledi.
05 Şub 2016

Neden mutsuzsun? dedi. Mutsuz değil, beceriksizim dedim. Sizin gibi, mutlu olduğumu sanmayı beceremiyorum. Hepsi bu.

Paul AusterPaul Auster
Aysel, bir alıntı ekledi.
16 Mar 2015

"Sadece iyiler kendi iyiliklerinden kuşku duyarlar, onları iyi yapan da budur zaten. Kötüler iyilik yaptıkları zaman bunu bilirler, iyiler ise hiç bilmezler. Ömürlerini başkalarını bağışlayarak tüketirler, ama kendilerini bir türlü bağışlayamazlar."

Karanlıktaki Adam, Paul AusterKaranlıktaki Adam, Paul Auster
DUA, bir alıntı ekledi.
25 Haz 2017 · 10/10 puan

Zamanla öğrendim ki biri yas tutarken, acayip bir şey söylemektense hiçbir şey söylememek çoğu zaman daha iyidir.

Babamın Tanrı Olduğunu Sandım, Paul AusterBabamın Tanrı Olduğunu Sandım, Paul Auster
Muhayyelll, bir alıntı ekledi.
08 Oca 11:33 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

Yazar olmak, doktor ya da polis olmak gibi bir ‘meslek seçimi’ değildir. Yazarlıkta seçmekten çok seçilmiş olursun...

Cebi Delik, Paul Auster (Sayfa 3 - Epub)Cebi Delik, Paul Auster (Sayfa 3 - Epub)
mürekkepateşi, bir alıntı ekledi.
02 May 14:51 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Ne zaman bir yol ayrımına gelsen bünyen iflas eder; çünkü bünyen her zaman aklının bilemediğini bilmiştir.

Kış Günlüğü, Paul AusterKış Günlüğü, Paul Auster
Bütün Alıntıları Göster
Erhan, New York Üçlemesi'ni inceledi.
 01 Mar 23:55 · Kitabı okudu · 9/10 puan

New York Üçlemesi ya da üçlemenin ilk kitabı Cam Kent Paul Auster'in ilk eseri, daha önce farklı bir adla (Paul Benjamin) çıkardığı Köşeye Kıstırmak diye bir çalışması daha var, ama kendisine ün kazandıran kitap bu. Ülkemizde ilk olarak Metis Yayınları çevirmiş üç ayrı kitapta, sonra Can Yayınlarından tek kitap halinde çıkmış seri Amerika'da olduğu gibi. Şu anda (Son dönemde kısa kitaplara olan rağbetten olsa gerek) yine üç ayrı kitap halinde satışta Can Yayınlarından, fiyat olarak da daha pahalıya geliyor tabi. Ama bazı yerlerde hala eski basımlar mevcut. Üç kitap da birbirine bağlı olduğu için bulabiliyorsanız toplu olarak almanızda fayda var. Ben seslenen kitap uygulamasını kullanarak, sesli kitap olarak dinledim üç kitabı da. Ekitap olarak da elimde mevcut olduğu için, daha sonra bazı yerleri tekrar okudum.

Kitaplara başlamadan önce yazarın otobiyografik çalışması olan Cebi Delik'den de bahsetmem gerekiyor. Kitapların içinde bir çok yerde yazarın kendi hayatına da atıflar yapılıyor, o açıdan gerek Paul Auster'ı tanımak, gerekse kitaptan aldığınız zevki maksimuma çekmek için okunabilir. Ama olmazsa olmaz değil tabi ki. Ben Cam Kentten sonra okudum . Daha önce de Karanlıktaki Adam'ı okumuştum Paul Auster'den ve beğenmiştim nispeten. Ama New York Üçlemesi apayrı bir şeydi. Belki diğeri son dönem eserlerinden olduğu için, belki de kahramanı 72 yaşında olduğu için empati kuramamıştım fazla . Belki de tekrar okumalıyım diğerleri bitince, bilmiyorum.

New York Üçlemesi adı üstünde New York'la özdeşleşmiş bir kitap. Arada telefon/bilgisayardan bir şeylere bakma ihtiyacı hissediyor biz New York yerlisi olmayanlar (Gerçi hepimiz bir parça yerlisi sayılırız TV/Sinema sağ olsun). Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda'dan oluşuyor üçleme; polisiye tarzında yazılmış üç kitap da, kara film (film noir) tadında. Ama kitabın arkasında yazan "Polisiye romanla post modern kurmacanın bir harmanı olan" ibaresine aldanmayın sakın, polisiye bir şeyler okumak istiyorsanız kesinlikle doğru kitap değil sizin için bu.

Polisiye olmasa da en başta kitap bizi #2808495 'de geçen sözlerle hazırlıyor her şey için. Gerçekten de gördüğümüz her şeyin, en küçük, hatta en önemsiz şeylerin bile, öykünün sonucuyla bir ilgisi olabileceğinden, hiçbir ayrıntıyı es geçmemek gerekiyor ve kitapların- kitabın merkezi her olayla birlikte yer değişiyor. Peki böyle sürekli diken üstünde, bir şeyleri anlamaya çalışarak kitap okumanın neresi zevkli diye düşünebilirsiniz. Öyle düşünenler için her zaman başka bir klasik mevcut zaten kitapçılarda. Diğerleri hazırsa kitaplara geçiyorum.

Cam Kent açılış kitabı; Daniel Quinn isimli bir polisiye yazarından bahsediyor bu kitapta bize anlatıcı (Ben dinlediğim için gerçekten de anlatıcı oldu benim için:) Anlatım tarzı Murakami gibi basit ve samimi. William Wilson takma adıyla Max Work romanları yazıyor Quinn. Yıllardır vazgeçmiş kendisi olmaktan- Max Work üzerinden sürdürüyor hayatını. Sonra gece gelen gizemli bir telefonla başlıyor her şey. Biz de bu kitabın okuduğumuz kitaplardan farklı olduğunu o telefondaki robotik sesin, özel dedektif Paul Auster'i istemesiyle anlıyoruz. Bölümler geçiyor, Daniel Quinn'imiz Paul Auster (Ya da bir nevi Max Work) olup kendisine verilen takip görevini kabul ediyor. 9 yıl kapalı bir odada tutulup konuşmayı öğrenemeyen bir çocuğun muhteşem monologu sonrasında güzel üvey annesinden alıyoruz, çocuğun canına kast eden baba Peter Stillman'ı takip etme görevini. Araştırma ve takip sırasında, farklı bilgi kırıntılarına dalıyoruz tarih, din, felsefe ve edebiyattan. Paul Auster (gerçek olan:) kitap boyunca sürekli farklı kitaplara göndermelerde bulunuyor. Bazı simgeler var kitapta sürekli tekrarlanan, Babil Kulesi, Kırmızı Defter, nesnelere verdiğimiz isimler bunlardan sadece bir kaçı. Bir de gerçekten bilgi aşığı insanların hoşuna gidecek saptamalar var kitapta. Quinn'in Stillman'la olan diyalogları mesela heyecanlandırdı beni gerçekten. Arada bir yerde Quinn Paul Auster'la da görüşüyor. Gerçekte yazar olan Auster ona Don Quixote hakkında yazdığı yaratıcı bir okumadan bahsediyor. Cervantes'in Cid Hamete Benengeli tarafından yazıldığını iddia ettiği kitabın aslında kimin tarafından yazılmış olabileceğine dair gerçekten yaratıcı bir yazı. Cam Kentin sonunda bu yazıyla roman arasında bir bağlantı kurabileceğinizi anlayınca (Hatta kahramanın baş harflerini de fark edince) gözleriniz parlıyor ve kurgunun güzelliğine şapka çıkartıyorsunuz. Neyse zaman geçiyor, Quinn'in bu takibi, kendini arayışa dönüşüyor ve kitap belki bir polisiye roman için olabilecek en anlamsız sonla bitiyor. Sonunda anlatıcımızın elinde sadece Paul Auster'in kendisine verdiği kırmızı defter kalıyor. Bundan sonra da hala kalan bir-iki polisiye hayranı küfrederek kitaptan uzaklaşıyor.

İkinci hikaye olan "Hayaletler"in başında #27708599 'dan anlaşılacağı gibi kendimizi Rezarvuar Köpekleri filminde buluyoruz sanki. Burada dibine kadar batıyoruz kara filmin içine. 1947'de geçiyor olaylar ve Bay Beyaz, Dedektif Mavi'ye Bay Siyah'ı izleme görevini veriyor. Mavi'ye Beyaz'ın oturduğu Turuncu Caddenin karşısında bir ev kiralanıyor ve izleme başlıyor. 80 sayfa boyunca Mavi bir çok şey kaybediyor ve yavaş yavaş sona yaklaştığında Siyah, Beyaz, Mavi hep birbiri içine giriyor. Yine bir kendini bulma söz konusu. Bu kitap daha çok Henry David Threoau'nun "Doğal Yaşam ve Başkaldırı (Walden)" eseri etrafında dönüyor (Kitap fiziksel olarak da mevcut romanda), adeta New York içinde izole hayatlar yaşanıyor takip esnasında. Başka eserlere göndermeler, New York manzaraları, beyin açıcı faktörler ve belirsizlik ilk hikayede olduğu gibi bunda da bolca mevcut. Bazı yerlerde deja vu da yaşıyorsunuz sanki, ama üçüncü hikaye kadar değil elbette.

Üçlemenin bağlamasını " Kilitli Oda" yapıyor. Daha kitabın isminden aklınıza ilk hikayedeki oda geliyor. Burada yazarın gözünden anlatılıyor hikaye. Fanshawe var hikayenin kahramanı (Nathaniel Hawthorne'un ilk kitabının ismiymiş aynı zamanda) Yazarımızın çocukluk arkadaşı. Yıllar sonra eşi Sophie (Nathaniel Hawthorne'un eşinin adı da Sophie'ymış bu arada) Fanshawe'un kaybolduğunu söylüyor ve yazarımızın kontrolü için O'nun yıllardır yazdığı müsvetteleri getiriiyor. Olaylar gelişiyor, kitaplar basılıyor, Fanshawe ünlü ve ölü bir yazar oluyor, yazarımız Sophie ile evleniyor. Ve her şey mutlu sonla bitiyor demek isterdim ama diğer kitaplarda olduğu gibi bir şeyler batıyor yazarımıza. Aramaya başlıyor Fanshawe'i. Kitap ilerledikçe Fanshawe'in hayatının bir çok parçasının Paul Auster'in yaşamından kopyalandığını görüyoruz. Fanshawe'u arayış kendini arayışa dönüyor yine. İlk iki kitaptan isimlere de rastlıyoruz hikayede ve tabi kaybediyoruz kendimizi, yazarı ve Fanshawe'u kitabin sayfaları arasında. Sonra bir yerlerde ha, anladım diyoruz ama yine anlamamış oluyoruz hiç bir şeyi. Bir ara toparlıyor bu kitapta yazar bazı olayları gerçi. Ama neyse ki belirsizlik hakim bu kitaba da. Yine ve tabi ki çeşitli göndermeler, alıntılar, yan hikayeler hikayeyi sonuna kadar taşıyor.

Bittikten sonra ağzımızda garip bir tat kalıyor- ben ne yaşadım tadı sanki. Eskiden kendi maceranı kendin seç kitapları vardı (Eskiden dediysem çocukluğumda değil, ben bunların ingilizceleriyle tanıştım doksanların sonlarında) sayfa sonlarında ne yapacağımıza karar verip verilen talimata göre hareket ettiğimiz kitaplar. Bu kitapta fiziksel olarak sürekli gezmiyoruz belki kitabın içinde, ama beynimiz devamlı bir hareket içinde oluyor. Paul Auster (geç kaldığım) bu ilk kitabında gerçekten mükemmel bir labirent kurgusuyla başbaşa bırakmış okuyucuyu. Tek söyleyebileceğim kitabı okumanız ve daha sonra internette araştırmanız. Memento'yu ilk seyrettiğimde yaşamıştım benzer duyguları bir de Foucault Sarkacı'nı okuduğumda. Beyninizi uyaracak bir şeylerden hoşlanıyorsanız okuyun bence. Post modern kitapları sevmeseniz de:)

Yazar okuru aldatmamalı!

Yok olmadı! Şöyle olmalıydı; aldatsa bile, okur bunun farkına varmamalı. Aldandığını fark eden okur küser yazara, bir daha da almaz kaale o yazarı. Zaten elinden başka da bir şey gelmez okurun. Yazar kurar. Gerçeği deforme eder. Gerçekliği bozup, yeniden kurar. Son tahlilde en gerçekçi yalancıdır iyi yazar. Evet, bu oksimoron cuk oturdu; en Gerçekçi Yalancı.

Bırakın ölüleri, hayvanları, eşyaları konuşturmayı, yepyeni, hem de olmayan bir canlı türü yaratabilir yazar. Yazar kendine has öyle bir dünya kurar ki, bildiğimiz hiçbir dünya yasası olmaz o kurmacada. Yani tüm yasaları kendi koyabilir. Buna fizik yasalarını bile ekleyebilirsiniz. Ama çok ince bir nokta vardır burada. Koyduğu yasalarla çelişmez. Çelişirse okuru küstürür. Beğenmez okur. Buna yapacağınız itirazı sakın yazılı yapmayın, inkar edemezsiniz sonra. Yazarın hakikatlisi, mesela bu yarattığı “yeni dünyadaki yeni canlı türünü” öyle bir gerçeklikle verir ki, öyle bir gerçeklik duygusu yaratır ki, öyle bir gerçeklik kurar ki, okur okuduğunun gerçek olduğuna yemin eder. Çünkü yazarın yarattığı gerçekliğe iknadır, yazarın tarafına geçmiştir artık. Avukatı olmuştur onun. Öyle çıkarsamalar yapar ki, yazarına söylese, aklı durur yazarının. Tefsir yapma arzusu sarar içini.

Okur ve kurmaca ilişkisine ise hiç girmeyeceğim. Aynı kurmacayı okuyan her okur, farklı, kendi meşrebiyle anlar. Aynı yazara ait bir kurmaca için rahatlıkla diyebiliriz ki, onu okuyan kadar çoğalmıştır.

Bu düşünceler, Paul Auster’in “Yanılsamalar” kitabını okurken değil de, okumaya ara verip kitabın kahramanı Hector Mann’ı imdb’de ararken geldi aklıma.
Yazar, Hector Mann’ı yaratırken öyle bir gerçeklik duygusu yaratmıştı ki bende, kahraman hakkında daha fazla bilgi edinirim niyetiyle imdb’de aramaya başlamıştım.

Oysa Hector Mann sadece roman kahramanıydı ve imdb'de olmazdı.

Yalnız olmadığımı da, Hector Mann ismini yazıp Google’de aratınca anladım. Zira, tam 430 bin sonuç (0,4 saniye) bulmuştu motor. Ne demek istediğimi anladınız di mi?
Bu kitabı okuyun.

Erhan, Son Şeyler Ülkesinde'yi inceledi.
12 Mar 23:38 · Kitabı okudu · 5 günde · 8/10 puan

Hayal gücünün olmadığı bir ülke, "Son Şeyler Ülkesi". Kelimenin bittiği yer klişesinin gerçeğe döndüğü bir yer burası; önce nesneler yok oluyor, sonra hafızlarda kayboluyor neye benzedikleri, en son da isimlerini unutuyor insanlar.

Paul Auster'in New York Üçlemesi 'nin ardından 1987 yılında çıkarttığı bu ikinci kitabında, abisini aramak için rahat evini terk ederek bu distopik /post apokaliptik, ne olduğu belli olmayan ülkeye gidiyoruz Anna ile birlikte. Kitabın başında hemen bir mektup olduğunu anlıyoruz bunun, Anna'nın bir arkadaşına yazdığı (belki de bize, kim bilir). Mektup yerine ulaşmış mı bilmiyoruz ama alan birisi var. İlk iki paragrafta o okuyor mektubu. Sonra Anna alıyor sazı eline ve bizi bu New York'tan Kaçış / Dark City tarzı kentin içine sokuyor yavaş yavaş.

Diğer ülkelerde her şey normal ilerlerken büyük bir felaket meydana gelmiş ve burası distopik bir ülke haline gelmiş. Auster tabi ki her şeyi açık açık vermiyor okuruna alışıla geldiği üzere. Neden böyle olduğuna dair bir ipucumuz yok, ülkenin, kentin neresi olabileceğine dair sadece tahminlerimiz var (Yanılmadınız, New York:)

Aslında başından sonuna kadar bu Son Şeyler Ülkesinde hayatta kalmasının hikayesini yazıyor bu mektupta mavi defterine Anna. Başlarda anlatılan her geçen gün daha kötü olan bir kentin hikayesi. Mad Max tarzı bir çapulculuk var. Yönetim kademesi mevcut ama fazla göze batmıyor. Umudunu kesenler, ölmek için çeşitli yollara başvuranlar var. Bu vahşi kentte hala çarpışan ve yaşamaya çalışanlar var, dolandırıcılar var, çöpçüler var, ceset toplayıcılar var, daha aklıma gelmeyen bir çok değişik gruplar var. Her düzen kendi insanlarını yaratıyor sonuçta, ne kadar kötü olursa olsun.

İlk 40-45 sayfalık kent anlatımından sonra Anna'nın hikayesine geri dönüyoruz. İniş çıkışlarla dolu bir hikaye bu, yaşamaya çalışırken tanıştığı insanlar; yaşadığı , hissettiği her şey. Açıkçası bir ara Oliver Twist'de buldum kendimi. Sonlara doğru ısınmak için Charles Dickens kitaplarını yaktıklarında da acaba mı dedim hatta:) Viktorya İngiltere'sini anlatan filmlerde görülen sefillik geldi aklıma bir de bonus olarak:)

İşte bundan sonra Anna Blume bu şehirdeki hayatını anlatılıyor ve bitiyor mektup. Paul Auster'in o tanıdık tane tane, temiz, akıcı diliyle bırakamıyoruz kitabı rahatsız eden yerlerde bile. New York üçlemesi gibi size zevk veren bir zorlama yok fazla kitapta. Ama anlatım güzel gerçekten, ilgi çekici detaylar, güzel semboller var – çöpçülerin yaşamalarını idame ettiren market arabalarına göbek bağı ile bağlanmaları gibi ya da mektubun sonuna doğru yazısının gitgide küçülmesi ve kelimelerin anlamsızlaşması gibi belki.

New York Üçlemesine yapılan bazı göndermeler önemsiz de olsa gülümsetiyor insanı. Bir kaç tane direk göze batan gönderme dışında, bu kitapta da kelimelerle epeyce oynuyor Auster. Öyle ki bazı yerlerde orijinalden okumak daha mı iyi olurdu diye düşünmedim değil. Bazı yazarlarda çeviri ne kadar mükemmel olursa olsun yazarın vermek istediğini tam olarak karşılayamaz gibi geliyor bana. Neyse ki Tutunamayanlar gibi bir yapıtın orijinalini okuyabilecek kadar şanslıyız en azından.

Tekrar gönderme olayına dönersek, ben bu kitabın ismini Kilitli Oda'daki Fanshawe'un ilk kitabının ismine benzettim; "Hiçülke". Yazarın diğer kitaplarına fazla benzemeyen bu kitabı daha önce yazmış olabileceğine dair bir kanı da uyandı bende bu yüzden. Başka bir benzerlik de gene aynı dönemde Japonya'da çıkan bir kitapla dikkatimi çekti. Yapılmakta olan deniz suru, Murakami'nin Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu kitabındaki Dünyanın Sonu'nu hatırlattı bana nedense. Zaten iki yazarın anlatım biçimleri birbirine çok yakın. Konu Paul Auster olunca insanın aklına böyle alakasız şeyler sürekli geliyor işte.

Eserde bazı tutarsızlıklar da göze çarpıyor, verilen bilgileri nesnel olarak sorgularsanız. Bazı şeylere çok saçma diyebiliyorsunuz. Ama açıkçası ben o açıdan düşünmek istemedim hiç, bu distopik bir bilim kurgu değil bence, sadece farklı bir dünyada abisini arayan bir kızın hikayesini anlatmış Paul Auster bizlere. Diğer kitapları gibi beyni zorlamıyor dedim ama insana düşündürdüğü birçok şey var "Son Şeyler Ülkesi"nin. Kısa ama dolu bir kitap ve kesinlikle okunmaya değer.

Erhan, Cebi Delik'i inceledi.
 12 Şub 22:19 · Kitabı okudu · 1 günde · 8/10 puan

Paul Auster günümüz edebiyatının en önemli isimlerinden biri olsa da ülkemizdeki birçok insan tarafından "Cahil" olarak bilinmekte. Cebi Delik kitabı ( Orijinal ismi "Hand to Mouth"- kıt kanaat geçinen gibi bir anlamı var) yazarın gençlik yıllarını anlatan otobiyografik bir eser. 5-6 yıl kadar önce Karanlıktaki Adam'ı okumuş ve beğenmiştim. New York Üçlemesini okumaya/dinlemeye başlamamdan sonra, birçok yerde yazarın hayatıyla ilgili bazı öğelerin bilinmesinin kitaptan alınacak zevki arttıracağı yazıyordu. Bu yüzden Cam Kent'den sonra bu kitabı okumaya karar verdim. Kitapta geçen olaylar 1947 yılında yazarın doğumundan, 1980'lerde ilk romanını çıkarana kadar olan süreyi kapsıyor. 14-15 yaşından itibaren bir tutku olmuş yazarlık onun için. "Yazarlıkta seçmekten çok seçilmiş olursun ve başka bir işe yaramayacağın gerçeğini bir kez kabullenince, çetin bir yolda yürümeye hazır olman gerekir " diyor Auster kitabın başında ve anlatıyor kendi yolunu. Paul Auster hayata erken atılmış ve birçok işte çalışmış hayatı boyunca (Garsonluk, beyaz eşya dükkanı, limonata satıcılığı, bahçıvanlık, metin yazarlığı, çevirmenlik, gemicilik, bulaşıkçılık, oyun yazarlığı, sayım memuru, eleştirmen vb.) Ama bu kitapta bir başarı hikayesi okumuyorsunuz. Paul Auster çalıştığı işin kendisine ayak bağı olmasını istememiş. Şiirlerini, yazılarını yazacak bir boş zaman aramış hep. Bu yüzden de kendini güvende hissedeceği işlerdense, yarı-zamanlı işleri tercih etmiş. Para amaç olmamış hiç bir zaman onun için, birçok insanla beraber çalışıyor kitap boyunca. (Düzeltmenliğini yaptığı Jerzy Kosinski hakkındaki düşünceleri de var kitapta) Porno kitaplara metin yazarlığı bile yapsa (2-3 saat sonra sıkılıp bırakıyor), Vietnam Anayasasını tercüme de etse yazmaya olan tutkusundan hiç vazgeçmiyor. Kitapta Auster'in inatçı ve muhalif kimliği de öne çıkıyor. Karşısına birçok fırsat çıkmasına rağmen görüşlerinden taviz vermiyor. Ara sıra şansı yardım edip dolgun ücretli bir iş ya da bir burs /ödül kazansa da (ki bunların büyük kısmı yahudi olmasından kaynaklanıyor gibi geldi bana, bu konuda önyargım olmasa da) zor günler geçiriyor hep. Sadece hayatını öğrenmekle kalmıyoruz bu kitapta Auster'in, çarpıcı fikirlerini, sade ama akıcı yazımını da görüyoruz. Ben Paul Auster olayına baş koyduğum için mecburen okudum kitabı:) Ama Auster'i tanımak, ya da sadece tutkusunu takip eden bir yazarı okumak isteyen herkesin bir göz atmasında fayda var Cebi Deliğe. Teşekkürler

Muhayyelll, Son Şeyler Ülkesinde'yi inceledi.
 28 Ara 2017 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Distopik bir ülkeye hoşgeldiniz..
Lütfen girerken hayallerinizi, umutlarınızı ve insanlığınızı çıkarmayı unutmayın. Ama eğer ki unutacak olursanız, zaten kısa zamanda hepsini çöpe atacaksınız..
Yollarda yürürken dikkat edin, her an yanınızdaki binanın tepesinden atlamış bir insanın cesedi önünüze düşebilir. Bunu garipsemeyin, biz artık garipsemiyoruz. Ölmek, yaşamaktan daha normal buralarda..
Eğer bir evin yoksa, sokaklar evin olacak. Hemen garipseme, bu şehirdeki çoğu insanın(!) evi sokaklardır..
Şehrin dış taraflarındaki ceset yakan fabrikalar, her gün sokaklardan ceset toplayan arabalar, ceset soyucular, çöp toplayıcılar, hazine bulucular, dışkı toplamaya gelen arabalar, yemek alabileceğin tek yerde oluşan uzun kuyruk.. Zamanla hepsine alışacaksın. Hangi insan bunlara alışır diye düşünme. Yaşamak ve insan kalmak arasında kaldığında ve yaşamak ağır bastığında zaten alışmış olacaksın..
Şimdi girdiğin bu son şeyler ülkesinden nefret ettin, korktun hatta belki de iğrendin değil mi? Geldiğin gemiyle geri gitmek istiyorsun buradan değil mi?
Üzgünüm..
Bu ülkenin girişi olsa da, bir çıkışı yok..

Araştırma yapmak üzere Son Şeyler Ülkesine gönderilen gazeteci ağabeyinden bir daha haber alamayan ve onun peşinden giden Anna Blume'un yazdığı uzun bir mektup bu kitap..

Mutlaka okunmalı mı yoksa okunmasa da olur mu bilemiyorum ama bu kusursuz kurgulanmış distopik ülkeyi görmeye değer..
Umarım kusursuz kurgulanmış fakat kusurlarla dolu bu ülkeyi güzel anlatabilmişimdir.. ^^

Keyifli okumalar...

Lâlcivert, Son Şeyler Ülkesinde'yi inceledi.
 10 Şub 13:16 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · Puan vermedi

Paul Auster uzun zamandır duyduğum, merak ettiğim fakat bir türlü okumaya fırsat bulamadığım bir yazardı. Sürekli “Acaba hangi kitabından başlamalıyım?” diye düşünerek uzatıyordum bu okuma sürecini. Ancak geçenlerde tesadüfen “Son Şeyler Ülkesinde”den bir alıntıyla karşılaştım ve ilk olarak bu kitabı okumaya karar verdim.

Kitap Anna adında genç bir kızın mektup niyetiyle yazdığı bir defterden oluşuyor aslında.
“Senin anlamanı beklemiyorum. Sen bunların hiçbirini görmedin, hayal etmeye çalışsan da yapamazsın” diye başlıyor mektubuna Anna.

Bence Auster’ın burada kastettiği biziz. Yani okur. Sizin anlamanızı beklemiyorum diyor Auster; çünkü siz bunların hiçbirini görmediniz…

Ve sonra bir yerde ekliyor: “Kaybolanı aramaya kalkışarak boşuna zaman harcamamak gerek. Bir şey bir kere kayboldu mu, gitti gider.”

İşte buradan sonra yazar kaybettiklerimizden yola çıkarak kaybedeceklerimizin altını akıcı, özenli bir üslup ve tatmin edici bir kurguyla çiziyor.

Anlatılan dünya o kadar olası ki. Yaşamanın külfete döndüğü bir dünyada, ölümden çıkar sağlayanlar… Ölümü bile yasaklara bağlayanlar… Tükenmişliğin getirdiği yoklukla saldırganlaşanlar… Çaresizce bekleyenler… Masumiyetin anlamını, yaşamak uğruna yitirenler…

Anlatılan her şey karakalemle çizilmiş “bugün”ün, gelecek çerçevesine yerleştirilmiş hali gibi.

Ve insan olmak: Yaşama gayesi… Umut etme ihtiyacı…

“Ama umut yok olunca, herhangi bir şey ummak umudu bile yitince, insan ortaya çıkan boşlukları doldurmak için düşlere, çocukça düşüncelere, olmayacak masallara sarılıyor.”

Bizi anlatıyor Auster, Anna’nın dilinden. Bizi bir dünyanın içine koyup oradan el sallıyor: ‘İşte siz böylesiniz diyor.’ Ve bunu öyle inandırıcı yapıyor ki okurken ‘İşte biz böyleyiz’ diyorsunuz…

Kitap umutları, kaçışları, kaybetmişlikleri ve yaşamanın meşru kıldığı yanlışlıkları anlatırken bizim alışkın olduğumuz distopyalar gibi isyanlar çıkmıyor, insanlar ayaklanmıyor ya da bir kıvılcım parlamıyor.

Hayır. Bunların hiçbiri olmuyor. Düzen(!) olduğu gibi devam ediyor. Herkes bir şekilde uyum sağlamaya çalışıyor, yapabilenler boşluklardan yararlanıyor. Kaçma ve kurtulma umudu hep var belki ama o zamana kadar tutunmalılar yaşadıkları dünyaya.

Sahi biz de böyle değil miyiz? Ne kadar sevmesek de, istemesek de, uygun bulmasak da, yargılasak da kurtulmaya çalışsak da devam etmiyor muyuz yaşadığımız hayata? O sevmediğimiz hayatta, sevdiğimiz küçük şeylere tutunmaya çalışmıyor muyuz?

İnsan olmanın bir adı da bu değil mi aslında? Alışmak. Alışmaya çalışmak. Alışmaya alışmak…
İşte Auster bunu bildiği için kitapta büyük aksiyonlar olmuyor; hayatlar devam ediyor, insanlar umut ediyor… Ve her şey bittiğinde, kaybedecek bir şey kalmadığında kalanlar umuduyla birlikte sessizce ayrılıyor…

Ben kitabı gerçekten çok beğendim. İnsanın çelişkileri, neden olabilecekleri ve her şeye rağmen içinde barındırdığı yaşama içgüdüsü ve bu içgüdüyle yapabilecekleri çok güzel yansıtılmış. Umarım siz de beğenirsiniz. İyi okumalar.

Muhayyelll, Cebi Delik'i inceledi.
10 Oca 14:40 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 7/10 puan

Düzenli bir işte çalışmaktan şiddetle uzak duran ve hayatını kıt kanaat geçinebileceği yarım günlük işlerde çalışarak geçirmeye çalışan Paul Auster'in otobiyografisidir bu kitap.
Yazarın çektiği zorluklar, sürekli içine düştüğü para sıkıntısı, hayatına giren değişik karakterli insanlar, yaşadığı ilginç olaylar ve başarmak için hiç yılmadan savaşması, yazarı tanıma açısından okunmaya değer.
Yazarın çocukluğundan, ilk kitabının basımına kadar olan süreyi anlatan bu kitabı özellikle yazar olmak isteyenlere önerebilirim. İçinde yazarlık hakkında tavsiyeler falan yok ama bu yolun zorluklarını gösteriyor. Yazar olmak isteyen herkesin bu zorlukları görmesi gerektiğini düşünüyorum.

Anlatımdaki akıcılık pek otobiyografi sıkıcılığını vermiyor ve bu yüzden bu tarzı sevmeyenler rahatlıkla okuyabilir.

Paul Auster anlaşılması zor bir yazar. Bu yüzden onun kitaplarını okumadan önce hayatını onun kaleminden öğrenmek büyük bir artı olabilir. O yüzden yazarı okumaya karar verirseniz, hiç düşünmeden bu kitaptan başlayın. ^^

Keyifli okumalar..

Tanburi, 4 3 2 1 inceledi.
26 Oca 23:33 · Kitabı okudu · 12 günde · 9/10 puan

Tek kelimeyle muhteşem kurgu!!! Kitap üstbiliş ve metinlerarasılık üzerine kurulu. Yani postmodern ayrıca birçok alanla haşır neşir ediyor sizi. Tonlarca paha biçilmez kitapla, tarihle, psikolojiyle ilişkilisiniz. İçinde inanılmaz bir kitap listesi var. Ayrıca anne baba birlikteliğinin bir çocuk üzerindeki etkileri, cinsel tercihlerin karakterimize çevremize yansıması... bunun gibi birçok konu o kadar güzel bir dille işlenmiş ki 1127 sayfa nasıl bitiyor anlamıyorsunuz. Ayrıca Amerika tarihi film şeridi gibi önünüzde. Amerika’ya gitmeden görmüş kadar, o ırk savaşlarını bizzat yaşamış kadar oluyorsunuz. Kitap hakkında yazılacak çok şey var. Buraya yazmak bazen anlamsız geliyor. Naçizane fikrim tabi çok da dikkate alıp okuyan olmuyor. Okuyan kitap dostlarına şimdiden teşekkürler. Ben kitabı okuyan arkadaşlarımla sohbetini yapmayı daha çok seviyorum. İşte o zaman daha anlamlı oluyor
Paul Auster bu zamana kadar 4321i yazmak için beklemiş ya iyi ki beklemiş ve bize bu harika eseri hediye etmiş. Kesinlikle üzerinden zaman geçince tekrar okuyacağım kitaplardan. Özellikle yazı yazma hevesi olanlar için de yol gösterici ve öğretici bir eser.
Ferguson ve Adler sülalesi. Kitap bunların tanıtımı ile başlıyor. Sonra Archie’nin hikayesine geçiyoruz. Bu karakterin dört olasılıklı hayatını okuyoruz. Kitap sayfa bakımından cüsseli. Okuyacak arkadaşlara tavsiyem kitaba başlarken soy ağacı çıkarmaları. Ben çok faydasını gördüm. Bir de Archie, annesi, babası, Mildred teyze ve tabiki Amy karakterlerini çok dikkatli okumaları. Çünkü olasılıkları çözerken kilit nokta oluyorlar. Kitap 7 bölüme ayrılmış. Her bir bölüm kendi arasında dört kısımda anlatılmış. Olasılıklı hayatlar karışık verildiği için sona geldiğinizde dahi ilk sayfayı hatırlamanız gerekiyor. Ben böyle insanı zinde tutan kitapları seviyorum. Buna hiç takılmayın çünkü bir süre sonra dört ayrı kitap okuyor gibi hepsini hatırlıyorsunuz. Su gibi akıp gidiyor. O kadar dozunda bir anlatım var ki hiçbir betimleme, kişi tanıtımı insanı yormuyor. Ben inceleme yaparken kişi tanıtımı ve olay örgüsü üzerinden yapmıyorum. Çünkü okuyacak arkadaşlara haksızlık olur. Ama şu kadar söyleyeyim bence okuduğunuza pişman olmayacaksınız. Keyifli okumalar ️

Sinan Tütüncüler, New York Üçlemesi'ni inceledi.
11 Oca 2017 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 8/10 puan

Her roman yazarının, yazar olma sürecini romanlaştırdığı bir kitabı vardır. Paul Auster’in “New York Üçlemesi” de, bu kaidenin bir ispatı. Üç farklı hikâyeden oluşan bu kitap, aynı zamanda Paul Auster’in kendi ismi ile yazdığı ilk roman. Daha öncesinde ise Paul Benjamin müstear ismi ile yayınladığı “Köşeye Kıstırmak” isimli bir kitabı daha var.

“New York Üçlemesi” ilk olarak 1987 yılında yayınlanmış. Türkiye’de ise ilk yayıncısı Metis Yayınevi ve kitabı üç farklı hikâye halinde yayınlamışlar. Ardından yayın haklarını alan Can Yayınları ise orijinal basım şekline dönerek üç hikâyeyi, “New York Üçlemesi” ismi ile tek bir kitapta toplamış. Kitabın isminin üç hikayenin isminden ayrı, “New York Üçlemesi” olarak geçmesi, hikayelerin tamamının New York’ta geçiyor olması kadar, Paul Auster’in kendini New York’la özdeşleştiren bir yazar olması ile de alakalı. Aynen Victor Hugo’nun Paris, Dostoyevski’nin Petersburg, James Joyce’un Dublin, Orhan Pamuk’un İstanbul’la özdeşleşmesi gibi.

“New York Üçlemesi”, vitrinde polisiye kategorisinde gözükürken, içine daldığınızda, içeriğin vitrinin sınırlarını aştığını fark ediyorsunuz. Hikâyelerin üçünün de ortak noktası, takip. İlk hikâyede yazar Quinn, Peter Stillman’ı, ikinci hikayede dedektif mavi, yazar siyahı, üçüncü hikayede çocukluk arkadaşı, Fanshawe’i takip ediyor. Üç takip de, aslında takip edenin, takip edileni kendi içinde bulması ile sonlanıyor.

Kitaptaki ilk hikaye olan “Cam Kent”, ilginç bir soruyu konu edinerek başlıyor: Bir çocuğu, konuşmayı öğrenmeden mahrum bırakılacak şekilde, tek başına büyütürseniz, nasıl bir insan yetişir? Peter Stillman isimli bir araştırmacının, kendi oğlu üzerinde yaptığı bu testin ardından gelişen hikâye, ara bölümlerde, bu testin insanlık tarihindeki geçmişini, Babil Kulesine kadar uzanarak bizlere aktarıyor. Yazar Quinn’in tüm takipleri başarısızlıkla sonuçlanıyor. Vaka sonuçlanmıyor ve vakanın tüm karakterleri kayboluyor. Beraberinde yazar Quinn de vaka içinde kayboluyor. Bir yazar, bir kaçığı neden takip eder sorusunun yanıtı ise sadece bir tesadüf ve merak. Hikâyede Paul Auster kendisine de yer vermiş. Önce yanlışlıkla aranan bir dedektif olarak anılırken, sonradan gerçek bir yazar olarak hikâyede yer almış.

İkinci hikâye olan “Hayaletler” de ise, bu sefer gerçek bir dedektif bir yazarı takip işini üstüne alıyor. Ama aynı yazar Quinn’in takibi gibi, dedektif mavi de bu takibin içinde kayboluyor. Hatta bu takip vakasında esas takip edilenin kendisi olduğunu fark ediyor. Bu hikâyenin ara geçişlerinde ise, müfettiş mavinin eski vakalarından aktarımlarda, eşlerini terk eden erkek hikâyeleri oldukça ilgi çekici. Kitabın üçüncü hikâyesine geçiş yapılan nokta burası.

Üçüncü hikâye olan “Kilitli Oda”, kitabın en hareketli ve akışkan bölümü. Bir çocukluk arkadaşının eşini terk edip, kaybolması ile ardından bıraktığı yazılı dokümanları incelemesi istenen bir edebiyat eleştirmeninin, yavaş yavaş çocukluk arkadaşının yerine geçişini anlatan bir hikâye. Bu yazılı dokümanların incelenmesi, onların kitaplaşması, hatta birer kült esere dönüşmesi ile noktalansa da, bu hikâyenin gelişiminin oldukça küçük bir kısmını kapsıyor. Bu hikâyede, ilk iki hikâyeden bazı geçişler hissedilse bile, bu geçişler çok sıkı bağlar kurmuyor.

Özellikle üçüncü hikâye, Paul Auster’in yaşamından oldukça ciddi izler taşıyor. Hem takip edilen ve yazıları kült eserlere dönüşen Fanshawe’in yaşamından kesitler, hem de onu arayan çocukluk arkadaşının yaşamından kesitler Paul Auster’in yaşamı ile kesişiyor. Buradan Paul Auster’in kendi yaşamını bu iki karaktere bölüştürdüğünü anlıyoruz. Tek bir gerçek kişiden iki karakter yaratıldığını ve hikâyedeki arama sürecinin sonucunda bu iki karakterin giderek kaynaştığını görüyoruz.

İlk iki hikâye, dışarıdan gözleyen bir göz tarafından kaleme alınırken, üçüncü hikâyeyi doğrudan kahramanın gözü ile takip ediyoruz. Bu da Auster’in üçüncü hikâyenin ana karakteri olan çocukluk arkadaşı ile kendini özdeşleştirdiğini gösteriyor.

Kitabın tanıtım metninde, kitabın polisiye ile postmodern bir kurmacanın harmanı olduğu belirtiliyor. Bu hikâyelerin genel çerçevesini son derece iyi tarif eden bir tanım. Ama diğer yandan hikâyeleri besleyen yan hikâyeler, son derece gerçekci ve etkileyici. Kitabı en ağır ve sıkıcı bulduğunuz kısımlarında bile, karşınıza keyifli bir hikâye çıkıyor.

Bir dönem Türkiye’deki siyaset gündeminin içinde de yer alan Paul Auster, Amerikan Edebiyatının özgün bir yazarı olarak okunmayı fazlası ile hak ediyor. “New York Üçlemesi” de onunla tanışmak için iyi bir tercih olabilir.

tülin cankurtaran, Kilitli Oda'yı inceledi.
07 May 20:28 · Kitabı okudu · 6/10 puan

"Öyküler ancak onları anlatabilecek olanların başından geçer" der ve kendi hayat öyküsünü yazamayan kahramanımız, kendisi için özenle kurgulanmış hayatın senaryosunu oynarken bulur kendini.

Kitaptaki kahramanımız çıktığı yazarlık yolunda tökezleyerek kendisinden iyi kitap çıkmayacağını anlayıp ekmek parasını kazanmasına ancak yetecek makaleler yazarak amaçsızca yaşar. Bir gün çocukluk arkadaşının eşinden garip bir mektup alır ve hayatı değişir.

Kayıp arkadaşını ararken kendi çocukluğunu, hayallerini, yazarlık yeteneğindeki acizliği görür. Arkadaşının terk edip gittiği karısı ile evlenir, onun çoğuna baba olur, geride bıraktığı muhteşem kitaplarının basılmasını sağlar. Gerçeğe her yaklaştığında yada yaklaştığını sandığında kendinden bir parça kaybederek devam ederi. Çalıntı bir hayatı yaşamanın utancını her geçen gün daha da derinden hisseder.

Paul Auster'ın hikâye tadında kısa ve gizemli psikolojik romanı her ne kadar okunmaya değer olsa da kitap bittiğinde bende basitlik ve yetersizlik hisleri uyandırdı. Bu kadar ilginç bir konu bu güzel anlatım becerisi ile çok daha iyi bir esere dönüşebilirdi.

Bütün İncelemeleri Göster