Geri Bildirim
Ronald Wright

Ronald Wright

9.3/10
11 Kişi
·
27
Okunma
·
5
Beğeni
·
847
Gösterim
Adı:
Ronald Wright
Unvan:
Kanadalı Tarihçi, Romancı ve Denemeci
Doğum:
Londra
John Steinbeck bir keresinde, yoksullar kendilerini sömürülen bir proleterya olarak değil, geçici olarak dara düşmüş milyonerler olarak gördükleri için Amerika'da sosyalizmin hiç kök salamadığını söylemişti.
Adolf Hitler bir defasında neşeli bir ifadeyle şöyle demişti, “Ne mutlu yöneticilere ki, halk düşünmüyor.” Peki yöneticiler de düşünmediklerinde halimiz ne olacak?
Umut bizi eski karmaşanın yerine yeni şeyler koymaya sevk eder. Oysa bu yeniler de sonunda daha tehlikeli eski bir karmaşa halini alırlar. Umut, en fazla sözü veren balon politikacıyı seçmemizi sağlar. Her borsacının ve piyangocunun bildiği gibi, pek çoğumuz öngörülü ve ihtiyatlı bir kanaatkârlığın üstüne zayıf umutlara sahibizdir. Aynen hırs gibi, umut da kapitalizmin motorunu çalıştıran yakıttır.
John Steinbeck bir defasında, Amerika’da sosyalizmin kök salamamasının sebebinin, yoksulların kendilerini sömürülen proletarya olarak değil de geçici olarak güç durumda kalan milyonerler olarak görmeleri olduğunu söylemişti.
Uzun zaman önce...
Hiç kimse tarlaları sabanla deşmezdi
Toprağı sınırlara bölmezdi hiç kimse
Ve suları kürekle yarmazdı
Kıyı dünyanın sonuydu.
Ah doğuştan zeki insan, buluşlarının kurbanı
Öyle korkunç ki yaratıcılığın,
Ne işe yarar şehirleri çevreleyen şu yüksek duvarlar
Ve niye savaşmak için silahlar?
Bir yerine iki mamut öldürmeyi öğrenen paleolitik dönem avcıları ilerleme kaydetmişlerdi. 200 mamut birden öldürmeyi öğrenenlerse fazla ileriye gitmişlerdi. Bir süre bolluk içinde yaşadıktan sonra, açlıktan ölüp gittiler.
“Uzun zaman önce,” diye yazmıştı şair Ovidius, İsa’dan biraz önce,
Dünya... daha iyi şeyler sunardı - ekmeden ürün verirdi,
Dalda meyve, meşe oyuğunda bal olurdu.
Hiç kimse tarlaları sabanla deşmezdi
Toprağı sınırlara bölmezdi hiç kimse
Ve suları kürekle yarmazdı -
Kıyı dünyanın sonuydu.
Ah doğuştan zeki insan, buluşlarının kurbanı
Öyle korkunç ki yaratıcılığın,
Ne işe yarar şehirleri çevreleyen şu yüksek duvarlar
Ve niye savaşmak için silahlar?

Yaşı biraz büyük olanlar bilir ( liseliler üzgünüm ), 2012 görünürde olmasa da arka planda bütün dünya insanlarında düşünce anlamında kırılmanın olduğu enteresan bir yıl oldu. Haliyle yazım dünyası da bu kırılmadan nasibini aldı. 2012 öncesine baktığımızda The Secret - Sır tadında yeryüzünün en minnoşu sensin, işte karmanın işi gücü yok senin köpeğin olsun emret yapsın, sen şöyle mükemmelsin de böyle içindeki gücü keşfetmelisin diye diye milleti yürüyen kibir abidelerine çeviren kitaplarla dolmuştu ortalık. Hatta bu söylemler o kadar ele ayağa düştü ki, migrosa un almaya gittiğinizde hemen yan tarafında bu kitaplarla karşılaşabilirdiniz. Düşünsenize altın gününe kek yapmak için un almaya gittiğiniz marketten size hayatın sırrını vaad eden bir kitapla dönüyorsunuz. Düşünemediyseniz o korkunç döneme denk gelmeyen şanslı insanlardansınız demektir. Kendinizi alnınızdan öpebilirsiniz.

2012 sonrasında ise Yuval Noah Harari 'nin Sapiens'i gibi '' Hayır arkadaşım sen öyle sana söylendiği gibi mükemmel, dünyanın merkezinde olan bir varlık değilsin. Gel beraber ta en başından bugüne kadar senin tarihinde bir yolculuk yapalım. Dünyayı nasıl mahvettiğini , kendi türün dahil ne kadar büyük katliamlar yaptığını, doğanın sana olan bütün cömertliğine karşılık ona nasıl ihanet ettiğini kendin gör. '' diyerek gerçekleri tokat gibi yüzümüze vuran kitaplar Secret'ların yerini almaya başladı. İlerlemenin Kısa Tarihi ise yayımlandığı tarih ve içeriği itibariyle kendi kulvarında fark atan harika bir kitap. Yirmiden fazla dile çevrilen 182 sayfalık bu konsantre kitapta Ronald Wright; insanlığın hikayesini Neandertal - Cro magnon katliamlarından itibaren anlatmaya başlayıp, sonrasında Sümerler, Mayalar, Mezopotamya, Roma, Mısır, Çin gibi kadim uygarlıkların da hikayesi ile harmanlayıp medeniyetin geldiği ve gitmekte olduğu yön üzerine zengin bir kritik sağlıyor okuyucusuna. İlerlemenin insan ırkı üzerindeki neredeyse algoritmik bir işleyişle tekrarlayan olumsuz yönlerini ve sonunda kendi kendisini tüketen ve fasit bir daire halini alan tarihini çarpıcı bir dille aktarıyor meraklılarına. Kısa ama ihtişamlı bu yolculukta, medeniyet dediğimiz kavramın aslında ne kadar kırılgan olduğuna antropolojik ve arkeolojik bulgular rehberliğinde şahitlik edeceğiz. Ve Ronald Wright 'ın özellikle Paskalya Adası, Sümerler, Mayalar ve Roma tarihi üzerinden yaptığı analizler ve düşünce örgüleri sayesinde medeniyetlerin şahlanışı ve çöküşü üzerinden kendi global medeniyetimiz nereye gidiyor sorusuna cevaplar bulacağız.

Kitabın ilk bölümü olan Gauguin’in Soruları kısmında, çocuğunun ölümü sonrasında Gauguin’in çizdiği duvar resmine yazdığı; '' D’Où Venons Nous? Que Sommes Nous? Où Allons Nous? Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye gidiyoruz? '' sorularıyla insanoğlunun sefine-i zaman içerisindeki yolculuğunun nerede başladığı, ne olduğu ve geminin yönünün nereye doğru gittiği üzerine çıkarımlarda bulunulmaya çalışılıyor. Bu kısımda; Sümerler, Mayalar, Mezopotamya, Roma gibi her biri neredeyse 1000 yıl ayakta kalmış ve en sonunda doğayı tüketerek yıkılmış bu antik medeniyetlerin; ilerleme retoriğinin aklın ötesine geçirip, felakete sürükleyen içsel mantığına, baştan çıkarıcı tuzaklarına, vaad ettiği ütopyalara karşın sunduğu yıkımlara dair verdiği örnekler muazzam.

İlerlemeye, teknolojiye, daha fazla güce, daha fazla zenginliğe olan doyumsuz istek bizleri bağımlı yapar. '' Maddi ilerleme ancak daha fazla ilerlemeyle çözülen -ya da çözülebilir gibi görünen- sorunlar yaratır. Tekrar etmekte yarar var: Burada sorun işin ölçüsündedir. Güçlü bir patlama yararlı olabilir, ancak daha güçlüsü dünyanın sonunu getirir. '' Biz şuan medeniyet olarak '' daha güçlü patlamanın '' dünyamızı yok edeceği şafağın arifesindeyiz. 1970 öncesinde dünya kaynaklarını yıllık ortalama yüzde kırk gibi bir oranla tüketirken, bugün bu oran yüzde yüzyirmibeşi bulmuş durumda. Yani aslında bugün yamyamca tükettiğimiz her şey yarından, çocuklarımızdan, torunlarımızdan gasp ederek tükettiğimiz dünyanın cesedinden parçalar. Bu tüketim çılgınlığını şuan dünyayı dev bir kanser hücresi gibi hunharca tüketen ülke USA üzerinden örneklemek istiyorum. Bir yerde şöyle bir istatistik okumuştum; USA nüfus olarak dünyanın yüzde beşini oluşturmasına rağmen, tek başına dünyadaki kaynakların yüzde otuzunu tüketiyor. Dünyanın geri kalan ülkeleri USA gibi dünyadaki kaynakları gasp edecek olsa kaynakların bize yetmesi için en az beş dünyaya daha ihtiyacımız olacaktı.

Kılıç dişli kedinin avı tükendiğinde kedi de tükenmiş olacak ama bu gerçeğe kör hale gelmiş durumdayız. Cambridge Üniversitesi üyesi Martin Rees'in, 2003 tarihli Son Yüzyılımız (Our Final Century) adlı kitabında vardığı sonuçta belirttiği gibi avımızı yani kendimizi tüketmek üzere olduğumuzun farkına varmamız için elimizde çok çok kısıtlı bir zaman var sadece. (“Tüm uluslar mevcut teknoloji temelinde düşük riskli ve sürdürülebilir politikalar üretmedikleri sürece... mevcut uygarlığımızın içinde bulunduğumuz yüzyılın sonuna kadar... ayakta kalması ihtimali yüzde elliden daha azdır.” ) Üstelik bizim yıkılışımız ne Sümer'in, ne Paskalya'nın, ne Maya'nın, ne de Roma'nın yıkılışı gibi en fazla yarım milyonun etkilendiği bir çöküş olmayacak, çok daha küresel bir felaketten milyarca insan etkilenecek. ‘’ Bu anlamda böyle bir uygarlık doruk noktasına vardığında, ekolojiden talebi azami seviyeye çıktığında en istikrarsız halini alır. Yeni bir zenginlik ya da enerji kaynağı belirmedikçe, üretimi artırmanın ya da doğal dengesizliklere karşı koymanın yolu kalmaz. İleri gitmenin tek yolu doğadan ve insanlıktan yeni borçlar almaktır. ‘’


İlerlemenin hızı korkunçtur. Eski devirlerde yaşayan insanların çoğu kültürel değişimin farkına varamıyordu. Çünkü dört beş nesil boyunca bile ilerlemenin hızı yeni emekleyen bir bebek hızındaydı. İlk yontulan çakmak taşı ve ilk eritilen demir arasında yaklaşık 3 milyon yıl varken, ilk eritilen demirle hidrojen bombası arasında geçen süre yalnızca 3000 yıldır. İlerlemedeki bu aritmetik artış yüzünden babanızla dedeniz arasındaki ilerleme farkı beş birim birimken, sizin ve çocuğunuzun arasındaki fark 25 birim olacaktır. İlerlemedeki bu devasa fark, yıkım ve çöküşte de aynı oranda fark oluşturur. ‘’ Uygarlıklar genelde ansızın çöker -İskambilden Kule etkisi-, çünkü ekolojiden talepleri en üst seviyeye çıktığında, doğadaki dalgalanmalara karşı savunmasız hale gelirler, iklim değişikliğinin yarattığı en acil tehlike, hava durumundaki ani değişimlerin ekinleri heba etmesi ve dünyanın yiyecek rezervlerinin ciddi biçimde zarar görmesidir. ‘’ Bugün tedbir aldığımızda belki on senede çözebileceğimiz sorunlar çocuklarımızın çözmesi için ertelenecek olursa çözülmesi ve geri dönüşü imkansız felaketlere döneceklerdir. İlerlemedeki aritmetik artış çözümsüzlükte de aynı oranda işler çünkü. Zaman insanı yutmak için ağzını sonuna kadar açmış bir gayya kuyusu. Bugün kuyunun ağzına yakınken çıkmak için çabalamazsak, yarın o kuyunun dibinden çıkmak belki de imkansız olacak.



Başka bir yerde okuduğum bir istatistikle de bu üretim ve tüketim çılgınlığında yitirdiğimiz hayvan türlerini, bitki çeşitliliğini, tarımsal ürün çeşitliliğini ilerlemeye nasıl kurban ettiğimizi ve bu dünya pazarı denen bu yağmacı canavarın dişleri arasında nasıl öğüttüğümüzü anlatmak istiyorum. 1970 öncesinde var olan hayvan ve bitki türlerinin bugün yalnızca yüzde kırkı yaşıyor. Tarımda nitelik niceliğe kurban edildi. Daha çok üretimle daha fazla insanın karnı doydu ama bu insanların daha iyi yaşadığı veya nitelikli ve besleyici besinlerle beslediği anlamına gelmiyor.
‘’ İnsanoğlu geniş bir yabanıl gıda deposunu, bir avuç nişastalı besin uğruna -buğday, arpa, pirinç, patates, mısır- heba etmiştir. Biz bitkileri ehlileştirdikçe onlar da bizi ehlileştirmiştir. ‘’
Bugün gıda krizine getirebildiğimiz bütün çözümler toprağa ve bitki çeşitliliğine büyük zararlar vermek pahasına da olsa melez tohumlama, gdo ve tarımsal ilaçlamadan ibaret. Bunun da teknik olarak kiri halı altına süpürmekten hiçbir farkı yok maalesef.



Bizi bekleyen malum sonu tahmin etmek için Nostradamus olmaya gerek yok . Bunlar geleceğe yönelik kehanetler de değil zaten. Verilerin bize sunduğu önlemez gelecek tahminleri. Dünyadaki en büyük sorun terörmüş gibi kafamızı Yankilerin bize ürettiği yapay gündem kumullarına gömmüş durumdayız. Halbuki dünya üzerinde şuan şu satırları okuduğunuz dakikalarda yaşanan felaketlerin bize bas bas bağırarak anlatmaya çalıştığı üzere dünyanın yani insanlığın en büyük sorunu tüketim çılgınlığı ve adaletsiz dağılan gelirdir. Açlık, kıta ölçeğinde yaşanan bulaşıcı hastalıklar, iklim değişikliği, adaletsiz gelir dağılımı ile kıyaslandığında terörizm, dünyanın en küçük sorunlarından biridir. USA 'in 11 eylül sonrası dünyayı altüst ettiği saldırıda ölenlerin sayısı 3000 iken, dünyada kirli sular yüzünden her gün yirmi beş bin insan hayatını kaybediyor, her yıl yirmi milyon çocuk yetersiz beslenme yüzünden zeka özürlü doğuyor. Açlık ve eşitsizlik her saniye bizden binlerce can almaya devam ediyor. Bu korkunç distopyayı yıkmanın, bu sorunları aşmanın tek yolu kafamızı gömdüğümüz kumdan çıkarıp zor da olsa adaleti talep etmek. Birleşmiş Milletlerin 1998’de yaptığı bir çalışmaya göre dikkatli harcandığı takdirde 40 milyar dolar, dünyanın en yoksullarının temel ihtiyaçlarını, temiz su ve sağlık gereksinimlerini karşılamak için yeterli bir miktar. Bugün militarist dürtüler ve korku imparatorluğunun yarattığı yapay düşmanları, yel değirmenlerini alt etmek için ürettiğimiz, belki de hiç kullanmayacağımız bir silah projesi için harcanan miktardan kat kat az bir kaynakla dünyayı yeryüzü cennetine çevirebiliriz.


Kur'an'da Mü'min suresinde şöyle bir ayet geçer; “Firavun: Haman! Benim için bir kule inşa et, dedi, Umarım ki böylece yükselebilir, göklere yol bulur da Mûsâ’nın Tanrısına ulaşırım. Gerçi ben onun yalancı olduğunu zannediyorum ya, (neyse!) İşte böylece, Firavun’un kötü gidişatı kendisine cazip göründü ve yoldan çıkarıldı. Sonuç itibariyle Firavunun hilesi ve düzeni de tamamen boşa çıktı.” şeklinde bir ayet geçer. İnsanın kibrine yenik düştüğü bu fasit daire hemen hemen bütün dinlerin ve öğretilerin insanı uyardığı bir tuzak. Kadim uygarlıklardan günümüze varıncaya kadar içimizden bir türlü söküp atamadığımız ellerimizle yaptıklarımıza tapma ve en sonunda ellerimizle ürettiklerimizin bizi tüketmesi durumu kitapta Paskalya Adası örneği üzerinden anlatılmış. Heykel, Kule, Saray, Plaza, Gökdelenler yapıp acizliğimizi ve fakirliğimizi bu kumdan kalelerdeki ihtişamla örtbas etme kültü, ideolojik bir hastalık, kendini yok eden bir delilik sanrısı. Kendimize hangi devirde hangi ismi verirsek verelim; Yahudi, Hristiyan, Deist, Müslüman, Budist, Ateist… İnsanlığın genelinin inandığı tek bir din var: Tüketim dini. Seks, yiyecek, zenginlik, iktidar, ayrıcalık gibi bizi cezp eden ibadetlerle dolu bu din, kapitalist ilerlemenin ana dayanağıdır. Ve bu yanıltıcı seraptan uyanmazsak eninde sonunda ellerimizle ürettiklerimiz bizim sonumuzu getirecek.
“ Yıkım, tekrar geldiğinde, bu defa küresel olacak... Dünya uygarlığı bir bütün halinde yıkılacaktır.”


Medeniyet, insanlığın son döneminde hızı katlanarak artan bir deneyim. Bu deneyimin özrü ise ilerlemeye mecbur olduğu gibi yol boyunca ilerleme tuzakları ile dolu olması. ‘’ Nehir kıyısında verimli bir arazi üstüne küçük bir köy kurmak iyi bir fikirdir. Ancak köy kente dönüştüğünde ve verimli toprağın sınırlarını aştığında kötü bir fikir haline gelir. Başlangıçta önlemek mümkünken, sonradan tedavi olanaksızlaşır. ‘’ Ama bütün bu korkunç deneyimlere rağmen uygarlık ve refah denenmeye değer bir deneyimdir. Yapmamız gereken bu deneyimin tehlikelerini sümen altı etmek yerine bunların farkına varıp gerekli tedbirleri almak.


Paskalya adası deneyimini küresel ölçekte yaşamak zorunda değiliz. Çünkü bu sefer yıkım dünyamızı hedefliyor ve en azından şimdilik medeniyetimizi taşıyıp yeni bir hayat kurabileceğimiz bir başka dünyamız yok.
‘’ Uygarlık doğal sermaye kullanarak değil, ancak doğanın menfaatini gözeterek ayakta kalabilir. ‘’
Ve bu reformlar kendimizden fedakarlık yaparak gerçekleştireceğimiz katlanmalara dayanmıyor. Doğayı, dünyamızı onun hayrı için değil kendimizin ve türümüzün uzun vadeli çıkarları için korumak zorundayız. Bu neslimize borçlu olduğumuz ahlaki bir sorumluluk. Ancak hepimizin şahit olduğu üzere kısa süreli, günü kurtaran çıkarlarımıza ve menfaatlerimize ters düştüğünden tüm bu gerçeklere kulağımızı tıkamakla yetiniyoruz. Şuan çoğumuz farkında olmasak da bu tüketim kültürünün ortaya çıkardığı sistem bir intihar makinesinden farksız.
‘’ Seyahatinin sonunda Wells’in Zaman Yolcusu uygarlığı, “sonunda kendi yaratıcılarını...kaçınılmaz olarak yok edecek budalaca bir yığma” olarak tanımlar. ‘’


Bu uyanışın ve gidişatımızın vehametinin farkına varmak adına İlerlemenin Kısa Tarihi’ni dünyada yaşayıp da tüketici olan her bireye okutmak lazım. Uzun zaman için inceleme yapmaya dair bir planım yoktu. Ama kitabı o kadar etkileyici buldum ki sadece okudum diye işaretleyip geçmek istemedim. Lütfen ama lütfen bu kitabı sesli bir şekilde sokaklarda okuyun. Sohbetlerde konu olarak işleyin. Ve dünyamızı kurtarmak adına size düşeni yapın.


NOT: Kitabın rehberliğinde yapılmış muhteşem bir belgeselden bahsetmek istiyorum size. Martin Scorsese'nin yapımcılığını üstlendiği, Stephen W. Hawking (toprağı bol olsun ) gibi bilim adamlarını ve Margaret Atwood gibi yazarları bir araya getiren, kitabın yazarı Ronald Wright ’ın da bulunduğu "Surviving Progress" isimli belgeseli de kitap sonrası izlemenizi tavsiye ederim.
https://www.youtube.com/watch?v=fGyU6MEstjU

Belgeselception notu:
1- Yıkımı ve bu yıkımdan nasıl geri dönerizi görmek isteyenler için ‘’ Home ‘’ belgeselini de izlemenizi tavsiye ederim. Ekran başında geçireceğiniz en dolu dolu 1.5 saatiniz olacağını söyleyebilirim.
https://www.youtube.com/watch?v=rurtJhnEkTE

2- Why Poverty = Neden Yoksulluk Belgeseli - Fakirlerin Hikayesi
https://www.youtube.com/watch?v=RTTf-spHvyY

aLi | Cahil Bilge Notu:
Story Of Stuff: https://www.youtube.com/watch?v=kz0h6VA4I-o
'Yaşasın Alışveriş': https://www.youtube.com/watch?v=9sIw4TYNE88

" SON IRMAK KURUDUĞUNDA, SON AĞAÇ KESİLDİĞİNDE, SON BALIK TUTULDUĞUNDA, BEYAZ ADAM PARANIN YENMEYECEK BİR ŞEY OLDUĞUNU ANLAYACAK! ''
Kitap 141 sayfa, bölüm notlarıyla birlikte toplamda 185. Ama her sayfası, her cümlesi öyle dolu, öyle bilgi ve düşünce yüklüydü ki 'iki günde bitirilir' görüntüsü verdiğine aldanmayın. Tüfek, Mikrop ve Çelik'in preslenmiş bir halini okuyacaksınız bu kitapta. Geçmişteki medeniyetler hakkında bilgi sahibi olacak, nasıl çöktüklerini, diğer bir deyişle medeniyetlerin kendi kendilerini nasıl yokettiklerini öğreneceksiniz. Özellikle Paskalya Adası'nın anlatıldığı bölüm beni en çok etkileyen, en çok şaşırtan kısımlardan biriydi. Bu nedenle bölümü iki kere okumama ve sayfaları fotoğraflamama neden oldu. Las Casas'ın Kızılderililer Nasıl Yok Edildi kitabı'nda, yazar yaşadığı olayları bizzat aktardığı için çok daha detaylı bilgiler edinmiştim ama İnkalar, Mayalar, Sümerler, Paskalya Adası yerlileri ve diğer toplumların yanı sıra kızılderilileri de kısa çaplı ele almış Ronald Wright. Beynimin içine işleyen şöyle bir cümle vardı kitapta: "Sınır bölgeler Kızılderililerin meyve bahçeleri yetiştirdiği, beyazların kafa derisi yüzdüğü yerlerdi."

"Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye Gidiyoruz?" gibi basit görünen ancak yanıtı hiç de göründüğü kadar basit olmayan bu üç soruyu yanıtlıyor Ronald Wright. Okurken kitaptan çok fazla alıntı yaptığım için yorumu uzatmak istemiyorum, içeriği merak edenler alıntıları inceleyebilirler. Onun haricinde, çevrenize ve kendinize sorduğunuz sorular: Burger King'te mi yoksa McDonalds'ta mı yiyeceğiniz, Apple mı yoksa Samsung mu kullanacağınız, Mercedes'e mi yoksa Audi'ye mi bineceğiniz, Nike mı yoksa Adidas mı giyeceğiniz, Maybelline mi yoksa Loreal mi süreceğiniz (listenin sonu gelmeyeceği için burada kesiyorum) değilse tereddüt dahi etmeden okumanızı tavsiye ediyorum.
Sapiens ve Home Deus'tan sonra okuduğum için olsa gerek, "İlerlemenin Kısa Tarihi" bana bu iki kitabın öznel bir özeti gibi geldi; tabii Yuval Noah Harari, konuyu daha liberal ama genellikle tarafsız bir tutumla ele alırken Ronald Wright fikirlerini ve araştırmalarını, kapitalizmi açıkça karşısına alan sosyalist bir kimlik takınarak kitaplaştırmış, bunu yaparken de kaçınılmaz olarak işi yer yer sistem eleştirisine ve gözü kara bir muhalifliğe vardırmış. İnkar edilemeyecek kanıtların ışığında genel olarak kendisi ve çevresi için zararlı bir canlı türü olsa da insanı anlamaya çalıştığı ve türümüzün geleceğine ilişkin üzerinde tartışılmaya değer öngörüleri okuyucuyla paylaştığı için Harari'yi daha başarılı buldum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ronald Wright
Unvan:
Kanadalı Tarihçi, Romancı ve Denemeci
Doğum:
Londra

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 27 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 108 okur okuyacak.