Dostum, Soho'da 1954 yılında sokağa giren her arabanın arıza yaptığı ve -atlarla!- çekilmek zorunda kaldığı, ama yan sokağa girer girmez kendiliğinden tekrar çalıştığı, bu yüzden de bazı insanların hâlâ Araba Mezarlığı dediği bir sokak bile var. Orada yaşayan üçüncü sınıf bir yarı-zamanlı medyum aynı hafta boyunca, cumartesi öyle çayında yapacağım ruh çağırma seansını planlamış - neler olduğunu hiç kimse öğrenemeyecek, ama seansa katılan tüm kadınlar ölü bulunmuş. Sıcak bir odada bir saatten daha kısa süre kalmalarına rağmen buz kesmişler ve yüzlerinde, anladığım kadarıyla, akıllara ziyan bir dehşet ifadesi varmış.
"O halde, hiçbir şeyin daimi olmadığı bu nehirde tutunacağımız hangi nesne sabit kalacak ki ona yüksek değer biçelim? Bu, insanın havada süzülüp giden bir serçeye âşık olmasına benzer; insan âşıktır, ama sadece çoktan gözden kaybolmuştur bile."
Fikee biraz sabırsızca omuz silkti. "İkimiz de birer hizmetkârız. Benim görev yerim İngiltere, seninkiyse Türkiye. Bu gece," belli belirsiz elini salladı, "sadece yedeğinin burada kalabilmesini anlayışla karşılıyorum.
“Zaman,” dedi ciddi bir ifadeyle, “bir buz katmanının altından akan bir nehre benzer. Bizleri köklerimizden uçlarımıza kadar, doğumdan ölüme kadar, yolumuzda duran taş ve engellerin etrafından kıvrılan su bitkileri gibi esnetir. Buzdan tavanı yüzünden hiç kimse nehirden çıkamaz ve hiç kimse bir an için de olsa akışa karşı gelemez.”