Türker Armaner

Türker Armaner

YazarÇevirmenEditör
8.1/10
70 Kişi
·
258
Okunma
·
1
Beğeni
·
892
Gösterim
Adı:
Türker Armaner
Unvan:
Yazar
Doğum:
İstanbul, 1968
1968'de Istanbul'da doğdu. Hacettepe, Boğaziçi, Bergen üniversitelerinde okudu. 2002 yılında siyaset felsefesi alanında yazdığı bir tez ile Paris 8 (Saint Denis) Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden doktora derecesi aldı. İlk öyküsü 1995'te Hayalet Gemi'de yayımlandı. İlk kitabı Kıyısız 1997'de, ikinci kitabı Taş Hücre 2000'de, son kitabı Dalgakıran ise 2003’te yayımlandı. Istanbul'da editörlük yaptı, makale, deneme ve çevirileri basıldı. 1996'dan bu yana çeşitli üniversitelerde siyaset felsefesi ve estetik ağırlıklı dersler vermektedir.
“Hayata bir seyirci olarak katılma hakkını kendime ne zaman tanımıştım, hatırlamıyorum; yeryüzündeki ilk hatam bu olsa gerek. “İlk hata” sayı doğrusundaki ilk birim değildi dolayısıyla: Daha çok, sonraki hataların kendini hepsinde yeniden üreten kökeniydi belki de.”
Türker Armaner
Zayıf bir insanın zavallılığı, en çok kaçması gerektiğini düşündüğü şeye sığındığında ortaya çıkar. Kendisi üzerine hiç düşünmemiş biri de, ömür boyu buna kafa yorup yanlış sonuçlar çıkarandan daha iyi durumdadır.
Türker Armaner
Sayfa 19 - Metis
Acının da biçimi vardır, önce bunu görürsün. Her biçim gibi, bunun da algılanış yolları vardır. Bazı acılar çıplaktır, ortada durur. Bazıları ise kendini ele vermez. Acıyı-bilinçli ya da bilinçsiz; gerçi bu ikisinin nerede ayrıldığını uzun hayatım boyunca öğrenemedim- örtmenin de yolları vardır. Emin olduğum nadir şeylerden biri, acının hiçbir yere gitmediğidir. Bir mekana yayılmışsa, kendine has bir koku siner her yere. İkama edebilisin tabii; örtmek dediğim de budur. Örtüyü aralayabilmek zaman ister. Acının, gördüğün biçiminin ötesinde bir şeyler hep kalır. Örtülmüş acıyı çıplak olarak görebilme cesaretini kazanmak alır. Kimileri, çok kimse belki, kendi karanlık yüzeylerine sırt çevirirler hayat boyunca. Kimileri, çok azı, böyle bir alanın varlığından haberdardır; tedirgin adımlarla yoklarlar bu yüzeyi. Bilgi böyle kullanılır.
Umut bir değişimi var sayar. Olandan olmayana, hiçlikten varlığa bir değişim. Umudun bağlandığı ne olursa olsun, değişimin beklediği kürenin -bazen tümüyle- dışındadır.
Farklılık: farklı olana duyulan nefret, bir kişiye olandan değişiktir; nesnesi yoktur. Nesnesiz şiddet uygulayan sürünün içindeki insan kendi aşağılanmasını temsil eder.
Ev bizi bekliyor, soluk alıp vererek. Az sonra girintileri girintilerimize yerleşecek. Ev kendi zamanını, camların dışındaki görüntüyü hazırlıyor. Zaman, yavaş yavaş çözüyor evin hücrelerini. Başka evlerdeki kişiler yerlerine gidiyor. Bulanık, sisli görünen bir deniz netleşiyor, kendi rengini buluyor.
349 syf.
Dilinin ağırlığı, cümlelerin derin anlamı ile kimi sayfasını iki kere tekrarladigim muazzam bir eserin bitmiş olmasına duyduğum karma duygu durumla incelememe başlıyorum...

Kierkegaard, bu eserinde kaygıyı bir uçurumun sınırında durduğumuzda hissettiğimiz baş dönmesine benzetiyor...
"Adımını uçurumun belirsizliğine doğru atmanın ya da atmamanın kararını verebilecek olmak ve tüm olasılıkların bir an için önümüzde serili olması hali insanda bu baş dönmesini meydana getirir. Benzer şekilde kaygı, olanaklar arasında seçim yapmanın sorumluluğunun bireye ait olduğu her durumda ortaya çıkan baş dönmesidir. Uçurumun kenarından aşağıya bakıp başı dönen bir insan gibi, özgürlük kendi olanaklarını seyreder. Kendi kendisiyle ilişki kurma olanağını ve bu ilişkiden sorumlu olmanın zorunluluğunu keşfeder. Bu nedenle kaygı hem ona doğru itildiğimiz hem de ondan kaçındığımız “sempatik bir antipati, antipatik bir sempati”dir. 
S.Kierkegaard’da Kaygı Kavramı, varoluşçu özgürlüğün insan varoluşundaki en temel belirtisi olan kaygıyı, kalıtsal günah, özgürlük, zaman ve umutsuzluk kavramlarıyla ilişkisi bağlamında açıklamaya yönelik bir çabadır."

Kaygı için “çevresinde her şeyin döndüğü eksen”, “düş gören tinin nitelik kazanması” gibi pek çok tanıma başvuran kierkegaard, tin ve kaygının birbirini var ettiğini söyler. Tin, bedeni ve ruhu sentezleyen üçüncü güçtür, fakat bu, tinin anlaşılması için yeterli bir tanım değildir.

İşte bu noktada kierkegaard yine o deli soruları sorar:

*insan tindir ama tin nedir?

*tin ben’dir ama ben nedir?

"ben, kendine bağlı olan bir ilişkidir; daha doğrusu ben, ilişki içinde bu ilişkinin içsel yönelimidir; ben, ilişki olmayıp ilişkinin kendine dönüşüdür.
Tin ise kaygı olmadan ayakta duramaz. kaygının hiçliği ve belirsizliği içeriyor oluşu onu insanın varoluşuyla, tin ile ilişkili bir kavram haline getirir. “insan kaygıyı yaşamadan önce ne insan olduğunu fark eder, ne de kendini bilir.” peki insanın doğduğu andan itibaren kaygıyı yaşamadığı anlar mevcut mudur? Evet. çocukluk, bebeklik kaygının görülmediği dönemlerdir. O dönemlerde ancak korku varolabilir ama ortada kaygı diye bir şey yoktur. ilginçtir, çocuğun benliğine ilişkin bir farkındalığı da yoktur."
Ek olarak  insan ve hayvan arasındaki fark da tinin, kaygının niçin yalnız insanda bulunduğunu açıklıyor. peki kaygı hem varoluşumuzun temel koşulu, hem de kaçmak istediğimiz bir durum olması bakımından bir zıtlık oluşturmaz mı? Evet. insan “kaygıdan kaçmaya çalışır, yapamaz, çünkü onu sever; kaygıyı gerçekten sevmek ister, yapamaz, çünkü ondan kaçmaya çalışır.” bu yönü kaygıyı daha da ilginç kılar.
"Kaygı azaldıkça tin sığlaşır, kaygı derinleştikçe toplum da derinlik kazanır." Kierkegaard toplumda kaygının bir bozukluk olarak görülmesinin ise aptalca bir düşünce olduğunu söyler. 

Kierkegaard,İroni Kavramı başlıklı bölümüne “Masumiyet
cehalettir.”cümlesinin tekrarıyla başlar. İşte tamda burada Kierkegaard'a göre
hiçbir nedenin olmadığı bu halde, yani hiçbir şeyin yol açtığı, neden olduğu bir kaygı yaşanır. Masumiyetin hakiki sırrı bu kaygıdadır.

Kierkegaard bu cehalet durumunu yasak meyva hikayesiyle açıklamaya çalışır. Adem Tanrı'nın
elmayı yasaklamasının nedenini anlamaz. Kierkagaard'a göre yasağı anlayabilmesi için özgürlüğün ne
olduğunu bilebilmesi gerekirdi. Oysa onu henüz bilmiyordur. Meraklanarak ya da yasağı
çiğnemenin hazzının cazibesine kapılarak yasağı ihlal ettiği yorumlarını da yetersiz bulur; çünkü bu
yorumlar Adem’in özgürlüğün tadını çıkarmanın, iyi ile kötü arasındaki farkın ne olduğunu bildiği
varsayımına dayanmaktadır. Oysa Adem özgürlüğü önceden biliyor olamaz. Olan Adem'in
bilmediği, anlamadığı bu durumun onda kaygı yaratmasıdır. Adem daha önce istediğini yaptığı için
yasağı bilmiyor. Yasak ona istediği her şeyi yapamayacağını bildiriyor. Adem'de özgürlüğün
olanağını ortaya çıkaran yasak, onu kaygılandırır. Ne yapabileceğine dair bir kavramı olmayan
Adem kaygıya kapılır.

Bu yasağın ardında gelen “Elbette öleceksin.” yargısı da yine bir kaygı
kaynağıdır. Ölümün de ne olduğunu bilmeyen Adem ne söylendiğini anlamasa da söyleme tarzı
onu dehşete düşürür; bu dehşet kaygının muğlaklığıdır.

Sonuç olarak,Mutlu ol(a)madığımız için
daha fazla mutsuz olmamıza gerek olmadığı gibi, kaygılı olduğumuz için kaygılanmamıza gerek yok. Kaygıyı bir
ceza değil, lütuf olarak görebiliriz. Üzerine giderek onu körüklediğimiz endişesi ise, üzerine
düşünmeyerek ölümü alt edebileceğimizi düşünmek kadar yersizdir. Onunla yüzleşerek, kendimizi
daha iyi anlamaya başlayıp, buradan yeni, daha zengin, daha korkusuz, daha yaratıcı bir benliğe
geçişin olanağıyla karşılaşabiliriz diyor kierkegaard.

Keyifli okumalar :)
184 syf.
Eserleriyle büyük bir ''yaşam olumlaması'' felsefesi yaratan Kierkegaard'ın insanın özellikle de kendi yarattığı sistem içerisinde edindiği ve bir türlü yok edemediği kaygı olgusunu felsefi bir dille anlatıp, ''kaygı'' üzerinden bile yaşamı olumladığı güzel eseridir. dili bayağı ağır olduğu için bazı yerleri tekrar etmemek imkansız. en basit tabiriyle kaygıyı masumiyet ile ilişkilendirip bundan mutlu olmamız gerektiğini açarak anlatmış bize.

Kaygıyı Tin olgusunun vazgeçilmez bir öğesi olarak görüyor Kierkegaard;

“İnsan kaygıdan kaçmaya çalışır, yapamaz, çünkü onu sever; kaygıyı gerçekten sevmek ister, yapamaz, çünkü ondan kaçmaya çalışır.” diyerek bunu teşhis eder.

Özellikle günümüz sisteminin yarattığı insan profili için okunması oldukça önemli bir kitap bence. çünkü hepimiz içine çekildiğimiz bu sistemde belli kaygı* noktalarına yerleştirilmiş vaziyetteyiz. Kierkegaard da sanki bizi görmüş de hadi gülümseyin biraz der gibi.
207 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
"Bence bu, her insanın katetmesi gereken bir yoldur; ne yitip gitmeyi, ne de Kaygı'ya boyun eğmeyi seçmeden kaygılı olmayı öğrenmek. Doğru bir biçimde kaygılı olmayı öğrenen kişi, nihai noktayı da öğrenmiş demektir."

"Korku ve Titreme" yayımlandıktan bir yıl sonra yayımlanan bu kitap, bir anlamda önceki kitabın tamamlayıcısı oldu. "Kaygı" kavramı Kierkegaard felsefesinde çok önemli yer tutar, anlamı bir de Yasemin Akış'ın "Kierkegaard'da Kaygı Kavramı" kitabından okuyalım:

"Vigilius Haufniensis, bildiğimiz ismiyle Søren Kierkegaard, kaygıyı bir uçurumun sınırında durduğumuzda hissettiğimiz baş dönmesine benzetir. Adımını uçurumun belirsizliğine doğru atmanın ya da atmamanın kararını verebilecek olmak ve tüm olasılıkların bir an için önümüzde serili olması hali insanda bu baş dönmesini meydana getirir. Benzer şekilde kaygı, olanaklar arasında seçim yapmanın sorumluluğunun bireye ait olduğu her durumda ortaya çıkan baş dönmesidir. Uçurumun kenarından aşağıya bakıp başı dönen bir insan gibi, özgürlük kendi olanaklarını seyreder. Kendi kendisiyle ilişki kurma olanağını ve bu ilişkiden sorumlu olmanın zorunluluğunu keşfeder. Bu nedenle kaygı hem ona doğru itildiğimiz hem de ondan kaçındığımız “sempatik bir antipati, antipatik bir sempati”dir.

Üstad, yine "Korku ve Titreme" eserinde olduğu gibi tarihsel bir olayla başlıyor. Önceki kitabında İbrahim'den yola çıkmıştı, bu kez Adem ve 'Mevrus Günah' konseptinden yola çıkıyor. Yine, önceki kitaba benzer şekilde olayla ve Hristiyan inancıyla sınırlı kalmıyor elbette. -öyle olsa Kierkegaard olur muydu zaten?-

Kitabı okuduğum her satırda zihnimin içinde yankılanıyor aynı cümle;

"O bizi dünyanın kötü şekilde hayal kırıklığına uğrattığı, normalde bizi ayakta tutan duygularımızın yanılsamalarına yenilip içine düştüğümüz karanlıkları çok iyi anlayan bir arkadaşa ihtiyacımız olduğu zamanlarda yönelebileceğimiz, onları dağıtacak az sayıdaki filozoftan biridir."

Kierkegaard, bu eserde tamamen bunu yapıyor desek yeridir. Korku ile kaygıyı ayırarak başlıyor işe üstad. Bu noktada da her zaman olduğu gibi 'tikellik' önemini vurguluyor.
----------------

"kişinin yapacağı seçim iyi ile kötü arasında değil, estetik ile etik arasındadır. insanın üzerinde umutsuzluğa kapıldığı 'ben', sonlu bir 'ben'dir; kendisiyle ilgili seçim yapılacak 'ben' ise mutlak bir 'ben'dir."

Korku, Adem ve günah ile yeryüzünde bulunmuştur ama bu 'korku' yaşayan insanlara mı mâl edilmelidir? Diğer taraftan, Adem'den tamamen koparabiliriz miyiz insanı?

"Her birey, hem kendisi, hem de türün kendisidir."

Yaşayan insanların kapılması gereken duygu 'kaygı' ona göre. Buradaki fark şu, günümüzdeki genel görüşe göre 'kaygı' kaçınılması gereken bir kavram, insan yaşamını zorlaştırır ve yaşamın kaçmasına neden olur. Kierkegaard'a göre ise öyle değil. Baştaki cümleye bakalım yeniden:

"Bence bu, her insanın katetmesi gereken bir yoldur; ne yitip gitmeyi, ne de Kaygı'ya boyun eğmeyi seçmeden kaygılı olmayı öğrenmek."

Kaygı, insanı yaşamdan koparmaz, tam tersine tikel bireyi yaşama çeker. Tikel birey, Kaygı olmadan yaşayamaz. Burada seçim yapılması gereken şudur ki, kaygı, korkuya mı dönüşecek yoksa kişi kaygısını kucaklayacak mı? Üstada göre, ikincisi sadece daha cazip değil, olması gereken durum. Yoksa kişinin yitip gitmesi, Dünya'dan kopması kaçınılmaz olur. Kaygıdan uzak durmaya çalışmak, kişinin kendisini kandırmaya çalışmasından başka bir şey değil ona göre. Camus'nun "saçmalık ya da uyumsuzluk 'her sokağın dönemecinde her adamın yüzüne çarpabilir." diyerek, vurgulamak istediği de başka birşey mi?

Kaygı neden insani bir duygu ve gerekli, ona bakalım:

"İnsan, hayvan ya da melek türünden olsaydı kaygı içinde olamazdı; o, bir sentez olduğu için kaygı duymaya muktedirdir, kaygısı derinleştikçe kendisi de yücelir. Bu, düşünüldüğü gibi, dışsal olana ilişkin, kişinin ötesinde değil, kendisinin ürettiği bir kaygıdır."
---------------
"dışarıya dönüklük, nesnel doğrunun peşinden gitmek dolaysız Ben bilincinin yoksunluğuyla sonuçlanır."

Yine tikel bireyin önemi yüzümüze vuruluyor... Belki Stirner'den de yardım isteyebiliriz burada:

"neymiş benim üstlenmem gereken o bir sürü mesele? öncelikle iyi meseleleri benimsemeliymişim, sonra tanrı meselesini, insanlık, hakikat, özgürlük, insaniyet, adalet meselelerini; dahası halkımın, hükümdarımın, vatanımın meselelerini, ayrıca tin meselesini ve daha binlerce başka meseleyi... bir tek benim kendi meselem hiçbir zaman benim meselem olmamalıymış!" diyordu o da. Kierkegaard da bunun peşinde işte tam olarak. "Dışarıya dönüklük" ile belirtilen belki yerindedir, belki doğaldır ama sonuçta Ben bilincinin yok olması tehlikesi doğar. Bu olursa ne olur? Dünya, değerler karmaşası içinde olur işte, 200 yıl önce büyük adamları dinleseydik fena olmazdı sanki.

---------
'Olanaklılık' kavramına dönüyor sonra;

"Olanaklılık açısından her şey eşit derecede olanaklıdır; olanak tarafından yetiştirilen kişi, korkutan ve haz veren şeyleri aynı derecede kavrar. Böyle bir kişi olanaklılık okulundan mezundur; hayattan bir şey elde edemeyeceğini, dehşetin, yitip gitmenin, yok olmanın yanı başında olduğunu, bir çocuğun alfabeyi bildiğinden daha iyi bilir."

Olanaklılık, tam anlamıyla olumlu değildir. Öyle olsa, 'demonik' olurdu ve Ben bilincini yok ederdi. Olanaklılık, korkutan şeyleri de içerir, bu yüzüyle Kaygı'ya aittir.

------------
"İnsan" ve "kaygı" ile bitirelim...

"İnsan, ruh ile bedenin bir sentezidir; ama iki terim, bir üçüncü tarafından birleştirilmedikçe, sentezden söz etmek olanaksızdır: üçüncü terim Tin'dir. (...) Tin, kendisine kaygı ile bağlanır. Kaygıyı çıkarın, Tin ayakta duramaz; bu durumda Tin, kendisini kendi dışında bulur. Kaygıdan kaçmaya çalışır, yapamaz, çünkü onu sever; kaygıyı gerçekten sevmek ister, yapamaz, çünkü ondan kaçmaya çalışır."
Bana ağır geldi. Ne yazık ki yarıda bıraktım. Bi kitabı asla yarım bırakmayı sevmem ama içeriğinin gerek yoğun olması gerek çeviri hatası olması beni zorladı. Şuan ki ruh halimle kitabı bitiremeyeceğime karar verdim. Belki bir gün ilerde yine karşılaşırız ha? :)
207 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Ben Nietzsche'yi anlamanin zor oldugunu düşünürdüm, Kierkegaard Nietzsche'ye rahmet okuttu resmen, çok fazla tekrar var açikcasi bitirmek de zorlandim.
163 syf.
·5 günde·7/10
Çeviri konusunda hassasiyet sahibi olanların kitabı edinmeden önce bir göz atmalarını tavsiye ederim. Kitabı okurken bazı bölümlerde çeviri dolayısıyla dikkat kaybına uğradım. Çevirmen aynı kavramları farklı yerlerde farklı şekilde çevirmiş. Bunun bilinçli, anlam farkı yaratmaya yönelik olduğuna dair herhangi bir dipnot da eklenmemiş. Kimi yerde "zafer" kimi yerde "utku", kimi yerde "pişmanlık" kimi yerde "nedamet" kullanılmasının gerekçesi dipnot olarak verilirse daha faydalı olabilirdi.
87 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Hayat Kısa, bir kadının sevgilisine yazdığı bir mektup aslında, Floria Ameilia'nın Aurelius Augustinus'a yazdığı mektup. Augustinus MS 354'te Roma İmparatorluğunda Hristiyan bir anne ve Pagan bir babanın oğlu olarak dünyaya geliyor. Felsefe, Pagan, Manizm arasında geçen yıllardan sonra Hristiyanlığı kabul ediyor. Hristiyan olduktan sonra da kaybettiği yılları kayıp olarak görüp bu yıllarda yaptığı tüm hataları, arayış sürecini "İtiraflar" adlı bir kitapta topluyor. Bu kitap hem batı hem de Hristiyan felsefesi için önemli-yol gösterici bir kaynak. Hâlâ kitabın konusuna gelemedim ama az kaldı. Augustinus kendini, özellikle 20li yaşlarda, dünyevi zevkler peşinde koşan biri olarak tanımlıyor. Bu sırada bir kadın ile uzun süreli bir birliktelik yaşıyor ve ondan bir oğlu oluyor. Yıllar sonra yazdığı İtiraflar'ın büyük bir kısmı da bu süreç ile ilgili. İşte bu kitap, yani Hayat Kısa, Augustinus'un İtiraflar'ını okuyup kendine haksızlık yaptığını düşünen sevgilisi Floria'nın ona mektubu. Birara toparlayamayacağım sandım.

Ama bunları yazmazsam kitabın konusundan da bahsedemezdim. Etkileyici, yargılayıcı, bolca "kendince haklı isyan içeren ve haksızlığa uğrayan bir kadın"ın sözleri. Sevdiğini yitiren bir kadının ağıtları. Augustinus'u sorgularken, aslında Augustinus'un sığındığı inancı sorgulayan bir metin. Özellikle bu konulara ve tarihi metinlere meraklı kişilere tavsiye ederim. Önceden İtiraflar'ın okunmasına gerek yok (yaklaşık 650 sf). Çünkü cevaben yazılan mektupta, İtiraflar'daki ilgili bölümler verilmiş.
99 syf.
·3 günde·7/10
Armaner'in ilk okuduğum kitabı, özünde felsefeyi barındıran iç içe geçmiş öykülerden oluşuyor.
Aslında yazılanların ne kadarı "öykü" gibi tartışılabilir. Zira çoğu öyküsünde bir olay örgüsü yok. Öykülerin tamamı; karmaşık soyut anlatımlar, farklı zamanlar, kişilerin ve anlatıcıların düzensiz geçişleri ile aktarılıyor. Çoğu yerde dikkatli okumanız ve üzerinde düşünmeniz gereken aktarımlar mevcut, belli bir düzen de barınmıyor.
Tüm bu nedenlerle okur öykülere güçlükle girebilse de çoğu öyküde farklı ve güçlü bir tarz olduğu aşikar.
Varoluş kaygısının sıklıkla işlendiği hikayede, sorgulayıcı bir alt-benlik soyut bir kahraman olarak yer alıyor.

Zorlayıcı kitaplar son zamanlarda farklı bir tat bırakıyor damağımda. Ancak bu kitapta aldığım haz eksik kaldı diyebilirim. Sanki yazar aktarım gücünde bir şeyleri yarım bırakmış.

Kısaca, felsefe ve öyküyü bir arada bulmak, düşünüp, sorgulamak isteyen inatçı okurlara tavsiye edebilirim.
208 syf.
·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
1920'lerde işgal altındaki İstanbul'da geçen kitapta, bir yanda İngilizler, bir yanda Bolşevikler bir yanda Ankara destekçisi milliyetçiler Osmanlı sonrası kurulacak yeni düzen için iktidar savaşı sürdürmekte, diğer yanda ise gerçekte ne olduğunu kimsenin bilmediği, çevresi her yerde, merkezi hiçbir yerde Teşkilat...Hiç bir tarafa yakın durmadan her tarafın kazancına talip.Eşyanın ve eşhasın doğru yerine dönmesini amaç edinmiş, kimileri tarafından işgal kuvvetlerince kurulduğu iddia edilen, ancak yaptığı suikastlar, sabotajlarla işgal kuvvetlerine zarar veren bir oluşum.
Türker Armaner, hain ile kahraman arasındaki ince çizginin üzerinde durup, her an birbirine dönüşebileceğini, daha kitabın başlarında şöyle belirtiyor."İşgal olmasaydı ‘hain’ ilan edilecek miydim, bilmiyorum. Ama tüm bu siyasi kargaşanın içinde hiç kimsenin bir sıfatı yoktu ve herkes her sıfatı alabilirdi. Herkes haindi ve hiç kimse hain değildi. Toz duman dağıldıktan sonra muktedir kahraman, mağlup hain olacaktı. Her şey aynı anda hem doğru hem de yanlıştı ya da bir tavır bir an doğru hemen sonrasında yanlış, daha sonra yine doğru olabilirdi. Kimsenin birini desteklemekten ya da birileri tarafından desteklenmekten kaçması mümkün değildi. İngilizler, Fransızlar, Hükümet, milliyetçiler, Bolşevikler, diğerleri... Hepimiz, rulet çarkı gibi kendi çevresinde dönen tek bir sahnedeydik, hangimizin ‘kahraman’, hangimizin ‘hain’ taşında duracağını hiçbirimiz bilmiyorduk. Hepimiz kendimizi bir diğerine göre tarif ediyorduk ve kimsenin tümüyle güvendiği biri yoktu."(syf 9) Hüküm tarihi roman olarak da değerlendirilebilir, ama öyle bir tarihi roman ki polisiye,casusluk türünün özelliklerini de barındırıyor.Sevgilisinin, "Dünyaya düşmüş bir yabancıya benziyor. Her şeye tutkusu olan ama dünyanın kendisinden habersiz döndüğünü düşünen, yeryüzünün dönmeye devam etmek için kendisine ihtiyacı olmamasından dolayı hayıflanan biri gibi sanki..." (syf 151) diye tarif ettiği roman ana karakteri, eyleme geçememenin rahatsızlığını yaşarken,eline fırsat geçtiğinde eylem adamına dönüşür.
İlginç, düşündürücü bir okumaydı.
115 syf.
·2 günde·6/10
Felsefik bir öykü dalgakıran ama ben içindeki sis bileti öyküsünü daha çok beğendim Türk öykücülüğü açısından beni okurken tatmin etti. içinde altını çizecek ,alıntı yapıcak çok sayıda cümleler var. Tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Türker Armaner
Unvan:
Yazar
Doğum:
İstanbul, 1968
1968'de Istanbul'da doğdu. Hacettepe, Boğaziçi, Bergen üniversitelerinde okudu. 2002 yılında siyaset felsefesi alanında yazdığı bir tez ile Paris 8 (Saint Denis) Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden doktora derecesi aldı. İlk öyküsü 1995'te Hayalet Gemi'de yayımlandı. İlk kitabı Kıyısız 1997'de, ikinci kitabı Taş Hücre 2000'de, son kitabı Dalgakıran ise 2003’te yayımlandı. Istanbul'da editörlük yaptı, makale, deneme ve çevirileri basıldı. 1996'dan bu yana çeşitli üniversitelerde siyaset felsefesi ve estetik ağırlıklı dersler vermektedir.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 258 okur okudu.
  • 12 okur okuyor.
  • 463 okur okuyacak.
  • 17 okur yarım bıraktı.