Viktor E. Frankl

Viktor E. Frankl

Yazar
8.6/10
2.125 Kişi
·
6,4bin
Okunma
·
494
Beğeni
·
19bin
Gösterim
Adı:
Viktor E. Frankl
Tam adı:
Viktor Emil Frankl
Unvan:
Avusturyalı Nörolog ve Psikiyatrist
Doğum:
Viyana, Avusturya, 26 Mart 1905
Ölüm:
Viyana, Avusturya, 2 Eylül 1997
3. Viyana Okulu olarak bilinen akımın kurucusudur. Varoluşcu terapinin en önemli ismi olan Victor Emil Frankl kendi geliştirdiği kuramın adını logoterapi (Anlam Merkezli Terapi) olarak adlandırmıştır. Kuramında yaşamın anlamına özellikle vurgu yapan Frankl , 2. Dünya Savaşı'nda Polonya içerisindeki Alman toplama kamplarında 4 yıl kadar süren bir tutsaklık geçirmiştir. Burada yaşadığı ve gördüğü yaşantılar onun Logoterapi adlı psikoterapi kuramını gerçekleştirmesine yol açmıştır. Yaşamın anlamını bulabilmek için öncelikle bir amacımızın olması gerektiğini vurgulayan Frankl, acının vazgeçilmez olduğu durumlarda acının da bir anlamı olabileceğini vurgular. Logoterapide diğer varoluşçu terapistlerden farklı olarak iki teknik geliştirmiştir. Paradoksal niyet ve düşünce odağını değiştirme. Bu terapi özellikle acı çeken, hayatın anlamını sorgulayan kişilerde oldukça etkili bir terapi yöntemidir. Bu terapi yöntemi ve teknikleri psikolojik danışmanlarca ve diğer terapistlerce sıklıkla kullanılmaktadır.
... insanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.
Ama gözyaşlarından utanmamız gerekmiyordu, çünkü gözyaşları, bir insanın cesaretlerinin en büyüğüne, acı çekme cesaretine sahip olduğuna tanıklık ediyordu.
Eğer acıdan kaçınılabiliyorsa, yapılacak anlamlı şey nedenini ortadan kaldırmaktır, çünkü gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir durumdur.
"Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur." Anormal bir duruma gösterilen anormal bir tepki normal bir davranıştır.
Aramızda tıp mesleğinden olanların ilk öğrendiği şey buydu: "Kitaplar yalan söylüyor!" İnsanın, şu kadar saat uyumaksızın yaşayamayacağı söylenirdi. Kesinlikle yanlış! Kesinlikle yapamayacağım şeyler olduğuna inanırdım: Şunsuz uyuyamam ya da şununla veya bununla yaşayamam. Auschwitz kampındaki ilk gece yattığımız yataklar, ranzalar halinde düzenlenmişti, İki-iki buçuk metre kadar olan her bir ranzada, kuru tahtanın üzerinde dokuz kişi yatmıştık. Her dokuz kişi için iki battaniye verilmişti Elbette sıkışıklıktan ötürü sırt sırta, üst üste yatıyorduk, bu da acı soğuk nedeniyle avantajlı bir durumdu. kafalarımızı neredeyse çıkık hale gelen kollarımızın üzerine dayamak zorundaydık. Yine de uykumuz gelmiş ve birkaç saatliğine acıları alıp götürmüştü.
Nelere dayanabileceğimize ilişkin birkaç benzer sürprizden daha söz etmek isterim: Dişlerimize bakma olanağımız yoktu, yine de buna ve ağır vitamin eksikliğine rağmen, diş etlerimiz her zamankinden çok daha sağlıklıydı. Aynı gömleği, ta ki gömlek görünümünü tamamen yitirene kadar, altı ay giyiyorduk. Su borularının donması nedeniyle günlerce yıkanamamamıza rağmen, toprakta çalışmaktan kirli ellerimizin üzerinde oluşan yara ve sıyrıklar (soğuk ısırması olmadığı sürece) iltihap kapmıyordu. Ya da örneğin yan odadaki en hafif bir gürültüyle uyanacak kadar uykusu hafif olan birisi, kulağının dibinde gürültüyle horlayan bir yoldaşa yaslanıp deliksiz bir uyku çekebiliyordu.
Şimdi bize, insanı kabaca her şeye alışabilen bir varlık olarak tanımlayan Dostoyevski’nin sözlerinin doğru olup olmadığı sorulacak olursa, cevabımız, “Evet, insan her şeye alışabilir, ama nasıl olduğunu bize sormayın,” olacaktır. Psikolojik araştırmalarımız henüz oraya gelmedi; biz tutsaklar da o noktaya ulaşmış değildik. Henüz ruhsal tepkimizin ilk evresindeydik.
176 syf.
·3 günde
Kitabın ilk bölümünde yazar Nazi soykırımı sebebiyle Polonya’daki Auschwitz toplama kampına gönderilmesiyle başlayan özyaşam öyküsünü gerçekliğiyle bizimle paylaşıyor.

Gaz odalarında, krematoryumlarda yapılan katliamlar, gardiyanların, ustaların tutuklulara davranışları, açlığın, susuzluğun raddeleri, yüreği fazlasıyla sızlatan işkenceler, tutukluların acıya karşı yükledikleri anlamlar ve davranışları ile karşı karşıya kalıyoruz.

O kadar zorluğa rağmen kurtulanlar( kendisi de dahil) nasıl başardılar? cevabını acılarında bir anlamı olduğuna vurgu yaparak pozitif bir yaklaşımla ele alıyor, yer yer Nietzsche, Thomas Mann, Spinoza ve Dostoyevski'den alıntılarla düşüncelerini zenginleştiriyor.

2.bölümde akademik anlaşılır bir dille karşılaşıyoruz. Kendisi logoterapinin kurucusu olarak teorinin '' insan varoluşunun anlamı kadar, insanın böyle bir anlama yönelik arayıışı üzerinde de odaklaşmaktadır.''(113)
''Logoterapi, hastanın kendi sorumluluklarının tam olarak farkına varmasını sağlamaya çalışır; bu nedenle, kişiye, neye karşı, ne için ya da kime karşı sorumlu olduğunu anlaması seçeneğinin bırakılması gerekir.''(124)
der.
Daha birçok konu başlığı ile hastaların ruhsal problemlerine yönelik çalışmaları ile sevginin, acının anlamı, varoluşsal boşluk , varoluşun özü gibi konulara değinmiş yazar.
3.Bölüm de Trajik bir iyimserlik tartışması ile genel yaşanan anlam boşluğunda, negatif durumlarda nasıl başa çıkabileceğimize dair kesitler vermiş.

Kitaptan çıkardığım genel mesaj; Bir insanın yaşamındaki anlamı sorumluluk bilinciyle, hedef ve amaçların belirlenmesiyle vuku bulur. Acının da bir anlamı vardır şeklinde idi.

https://www.guncelpsikoloji.net/...api-nedir-h6547.html daki yazıyı genel hatlarıyla okudum yazarı ve düşüncelerini anlamak adına açıklayıcı bir yazı olmuş, göz atabilirsiniz ^_^

Puan kırma nedenim : Kitabın bazı yerlerinde sürekli aynı şey tekrarlanıyormuş hissi rahatsız etti, bazı yerlerinde ''nihai anlam'', '' potansiyel'' , ''acı'' kelimeleri sürekli karşıma çıkınca -tabi kitap anlam üzerine ne bekliyorsun acabaa diyenler olabilir_- şöyle ki daha kısa tutulabilirdi , uzatılmış gibi hissettim, kişisel düşüncem ^_^

Kitap insana kendi adıma çok şey katan türden, edinip okumanızı tavsiye ederim.

Bundan sonrası kitaba dair bilgiler içermiyor,zamanınızı almamak adına belirtmek istedim.
Kitabı yakın zamanda okumak istedim çünkü hayatıma anlam katan bir dosta altı çizili bir şekilde ulaşsın ve hissettiklerimi paylaşabileyim diye. İyiki de yakın zamanda okuma fırsatım oldu. ^_^
3 farklı durumdan bahsettim okurken kesik kesik değişik bir durum ortaya çıkıyor kusuruma bakmayın, yazma yeteneğim oldukça vahim ^_^

1)-Hepimizin bunalımlı, hayatın anlamına dair sorgulamaları ara ara- belki bazılarımız için sık sık- yüzünü gösterip dil çıkartabilir ama güldürmez. Öyle durumlarda sürekli düşünüp acaba beni daha da karamsarlığa sürükleyen şeyler neler olabilir diyerek diplere çeken bir müzik ya da kaçış şeklinde karamsar kitaplara yönelim gibi gibi hallerle acı kavramını anlamsızlaştıran bir durum meydana gelir. İnsan amaçsız, değersiz hissettikçe bu durum sürekli tekrarlanabilir, eyleme geçirtmez, sorgulamalar silsilesi yaşatır, inancı var ise yiyerek zayıflatır, yüzün rengini solgunlaştırarak, hareketlerde yavaşlama ile devam eder. Bir şey sebep olmalı ki bu durumdan sıyrılalım, neler olabilir diye düşünürsek:
-Hayvan sahiplenme/ ondaki karşılıksız sevgiyi görebilmek,
-Çocukların gülüşüne ortak olmak,
-Spor yapmak,
-Bir amaç belirleyerek, sorumluluk bilinciyle hareket etmek vs.
gibi daha bir çok adımla bu hissiyatın gün gün azaldığına şahit olabiliriz.
Kısa süre de olsa bu durumları yaşayan biri olarak kurtulmama vesile olan şey kedi sahiplenmek oldu, minik minik adımlarla toparlanmayı mümkün kıldı.^_^ Hayatın anlamını daha bir kavrar oldum, kendime yönelik sorgulamam ile.

2): 2 yıl önce genç kuzenim beyin tümörüne yakalandı ansızın. Anne-baba ayrı olduğu için sorumluluk babaya aitti, biz hastaneye ziyarete gidip gelirken babanın her şeye rağmen yüzündeki içten tebessümü, her defasında nasılsın diye hal hatır sorması, oğlunun yaşadığı acıya, bağırışlarına sabırla, iyi telkinlerle cevap vermesi ile elinden geleni huzurla yapması beni çok etkilemişti. Enişte nasıl bu kadar sabırlı ve iyi olabiliyorsun dediğimde: '' İnanıyorum ki bu hastalığı verenin vermesinde bir hikmet var, elimden geleni yapabiliyorsam ve buna olanak veriliyorsa daha ne olsun diyerek acının içinden anlam çıkaran en etkili örneğim olmuştu.2 yıla yakındır oğluna bakıyor, telefonda görüştüğümüzde sesi hep içten, nasılsın diye her defasında soruşu ve en önemlisi sağlığın, küçük şeyleri sakın dert etme diye düşünüşü ile insanları sevmesini gözler önüne seriyordu. Sevgi, sabır, emek ile acının üstesinden gelebilmenin örneği idi benim için. Var olsun böyle güzel insanlar.

3) Kardeşimi okuldan almaya giderken hayatımın anlamına dair kitap bana ne kattı bir eyleme dönüştüreyim :P ve etrafı daha bir dikkatle gözlemleyim dedim, -defterime de not alayım hatıra kalsın diyerekten sokağımızda defter kalemle dolaşan, yazı yazan farkım tarzım olsun mesajıyla :P - bir binanın önünden geçerken küçük bir çocuğun içten merhabasıyla karşılaşıverdim , mesud ola ola okulun bahçesine ulaştım sonra mesudluğum yavaş yavaş kedere sürüklendi, bazı anne babaların şikayetlenmeleri, an da kalamayışları, çocuklarına karşı sevgilerini gösterememesi üzdü( ilerde hayatın telaşesine kapılınca ben de öyle olabilirim bilmiyorum, amacım yargılamak vs değil sadece gözlemlerim ^_^) sonra yanımda bembeyaz pamuk gibi yanaklarla (maşallah) beliren küçük çocuğun minik elleriyle pamuk şekeri heyecanla yemesi bolca tebessüm ettirdi ardından kardeşimin bir sinirle çıkması, yaşadığı problemi benim üzerimde denemesi tabi üzdü, o an konuşmamızın anlamı yoktu çünkü ikimizde sinirlenecek kalplerimiz uzaklaşacaktı ki ben de sinirlendiğimi hissettim :D sonra konuşalım bu mevzuyu diyerekten sessizlikle yürüdük ^_^ - son-

Hayatıma anlam katan bir bal kardeşime ithaf ediyorum bu incelemeyi.

Hayatımıza anlam katan şeyleri görebilmek, bulabilmek umuduyla ^_^

https://www.youtube.com/watch?v=z-SlA2NI9kc
170 syf.
Kitap okumanın zamanı yokmuş, yeni anladım galba.
İki sayfa okuyup, gelen misafirlere ikramda bulunduktan sonra tekrar kaldığım yerden devam ederken kavradım bunu...

Yok öyle kitap okumak için mekan oluşturmak, boş zamanı beklemek..
Bizlik şeyler değil bunlar, mutfakta masanın üzerinde, sen kahve hazırlarken sana bakıp göz kırpan kitaplar, yaşama ayrı bir güzellik, ayrı bir anlam katıyor (muş) ..

İzin verirseniz bu kitap hakkında bir inceleme yazmak istiyorum..
Niçin bu cümleyi kurdum biliyor musunuz? Viktor Frankl'ın bir hikayeyi okuyucusuna aktarmadan önce kullandığı o 'izin verirseniz' girişi, onun ne kadar naif bir yapıda olduğunu gösterdi bana. Bir yazara böyle nezaketli davranışlar ne kadar da güzel yakışıyor.. (:

"İnsan, sıradan bir şey, bir nesne değildir; nesneler birbirini belirler ama insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır. Mevcut yetilerinin ve çevrenin sınırları dahilinde, olduğu kişi neyse, onu kendinden yaratmıştır, örneğin toplama kamplarında, bu yaşayan laboratuvarda ve bu sınav alanında, yoldaşlarimızdan bazılarının domuz gibi, bazılarının da aziz gibi davran-
dıklarına tanık olduk. İnsanın içinde her iki potansiyel de vardır ve hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil, kararlara bağlıdır."
İnsan, bir yanı melek bir yanı şeytan olan varlık..
O, önünde iki yol olan yolcu. Biri iyi ve zahmetli, diğeri kötü ve kolay. Nefs ve vicdan arasında, arafta bir yaşam mücadelesi, bir anlam arayışı..
Ali Şeriati'nin bu noktada çok güzel bir benzetmesi vardır: "İnsan, doğru parçası üzerindeki "0" gibidir. Bir tarafında eksiler, diğer tarafında artılar. İki tarafa da kayma potansiyeli var." Seçim meselesi mi, fıtrat meselesi mi bilmiyorum, ancak insanin eksilere doğru kaydığında hayvandan daha aşağı bir konuma geldiği, artilara doğru yol aldığında bütün varlıklardan daha değerli bir konuma geldiği, izaha yer bırakmayacak şekilde ayandır.

"Varoluşsal boşluk temel olarak kendini can sıkıntısı durumunda dışavurur. İnsanlığın, bunaltı ve can sıkıntısından oluşan iki uç arasında sonsuza kadar mekik dokumaya mahkûm olduğunu söyleyen Schopenhauer’i anlayabiliriz. Gerçekte bugün can 
sıkıntısı, bunaltıdan daha çok soruna yol açmakta ve elbette psıkiyatrisdere, çözüm bekleyen daha çok sorun sunmaktadır. Ve bu sorunlar giderek daha çok belirleyici olmaktadır, çünkü ilerleyen otomasyon, bir olasılıkla, ortalama çalışanın boş zamanında büyük bir artışa yol açacaktır. Bunun üzücü olan yanı, bu insanların, yeni kazandıkları boş zamanlarında ne yapacaklarını bilmemeleridir."
Ne yapacağımı bilmediğim zamanlar içerisindeyim.
Kimine göre işsizliğin verdiği artı zamanlar, kimine göre olağan olmayan duygudurum, kimine göre de maneviyat eksikliği...
Karışık yaşıyorum bunları. Bir kaçış, uzaklaşma çabası içerisindeyim. Kendi iç dunyamda bir cumhuriyet kurdum. Dış dünyanın kirinden sakınıyorum onu. Menfaatlerin, kayırmaların, çıkar peşinde koşan onursuzların, birilerinin selamiyla makam(!) edinenlerin, kardeşi zulüm altında inlerken, banane'lerle seyirci kalanların, samimiyetin eser miktarda bile kalmadığı, o yalancı dünyanın kirinden sakınıyorum o iç dünyamı..ütopyamı.. öyle işte
Adına BOŞLUK deyip konum edindim burayı. Karışmayın bana, burda çok iyiyim (:

Bu yazdıklarının kitapla ne alakası var, diye düşünebilirsiniz. Haklısınız belki, kendinizce.
Ama benim için öyle değil. Kendi kıyımdan geçtiğim nadir kitaplardan oldu bu kitap. Kimi zaman, ölüm kampında, yaşamak için bir anlam aradım, kimi zaman ölmek için zaman kolladım...
Benim bu çektiğim acılar, nasıl bir geleceğin temeliydi? Burda olmam, arkada bıraktıklarım için nasıl bir etki yada anlam ifade ediyordu? Onların çekeceği acıya talip olup bu ağır yükü omuzlamam mıydı, yaşama değer katan ? Ölmek isteyip, yaşamak için çaba harcarken bir paradoksta mıydım? İnsan olmanın trajedisi miydi hissettiklerim?
Neydim? Bunların bir ifadesi, bir anlamı var mıydı?
İşte tüm bunlara cevap ararken, özgürlüğün güneşine merhaba derken buldum kendimi...
Sahi özgürlük neydi?

“özgürlük.” Bu sözcüğü kendi kendimize tekrarladık, ama anlamını kavrayamıyorduk. Bu sözcüğü yıllar boyunca o kadar çok kullanmış, buna ilişkin öyle çok hayâl kurmuştuk ki, anlamını yitirmişti. Gerçekliği bilincimize işlemiyordu; özgür olduğumuz gerçeğini kavrayamıyorduk."

İnsanı, varoluşsal boşluktan, bir anlam arayışına çıkaran şahane bir eserdi. İnanın o 170 sayfasını öyle sindire sindire okudum ki, zannedersiniz dünyada eşi benzeri yok. Aslında zan degil, gerçek...

Benim için, bir psikologtan ziyade, bir psikopat olan Viktor Frankl'a teşekkür ederek incelememe son vermek istiyorum. Tabi 'izin verirseniz' (:

Kitapla kalın, keyifli okumalar
176 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Geçmişimizi değiştirmek elimizde değildir ama geleceğimizi de etkileyen, yön veren bugünümüzü değiştirmek bizim elimizdedir, yeter ki buna inanın...

Kitabı elimden bıraktım ve şöyle bir geriye baktım. Bütün bu yaşadıklarım ne içindi? Doğduğum günden beri akan gözyaşları, sevinçten ayaklarımın kesildiği o zaman dilimi ya da ne bileyim canımı yakan dostun sözü..

Belki de ruhunu bir ömür ateşe veren, hiç affedemem sandığın kişiyi bir gün olup da "iyi ki öyle davrandın bana" deyip affı bırak onun için dualar ettiğim insanın bana yaşattıkları ve onun sayesinde oluşturduğum kişilik bugünler için miydi? Evet cevabını veriyor her şey... Onaylıyor şimdiki yaşanan her durum. Boşuna değildi hiçbir yaşadığın, hiçbir duygun boşuna değildi...

Şu anda içinde bulunduğum bu ruh haleti; geçmişte yaşadığım her olayın, ufacık ayrıntıların bana mirasıydı...
Bir küçücük anım bile şu anki durumuma nasıl hizmet etmiş, nasıl kan ter içinde kalarak beni bu zamanlara getirmek için çırpınmış... Çok iyi anlıyorum seni hayat... Ve ve ve gelecek zamana ait düşüncelerimi de artık bu saatten sonra tam değil ama en azından bazı şeylerin farkına vararak ileriye nasıl taşıyacağımı sanırım az buçuk biliyorum artık... Çok iddialı bir "biliyorum" oldu ama kendime söz verme adına kesinleşmiş bir cümle olsun istedim.

Şu an anladım ki, benim nefes aldığım şu anım gerçekten içi kof anlamsız bir şey değildi. Bilakis dolu dolu yaşanmış ve her yaşanmış an, gayet anlamlı birer hayat parçamdı. Ve bu hayat parçalarının her birinde aldığım sevincin nefesi, verdiğim gözyaşının damlası var. Demek ki hayat; alıp verdiğim bir nefesten ibaret...

Öğrendim ki; geçmişte yaşanan her anı, şimdi'de değerlendirip, geleceğe taşımakmış marifet...


Viktor E. Frankl, 1905–1997 yılları arasında yaşamış Avusturyalı psikiyatr.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, toplama kamplarında yaşadıklarını, kendi psikiyatrik öğretisi bağlamında bu kitap sayesinde geniş kitlelere ulaştırmıştır. İlk sayfaları ruhen rahatsız edici bir şiddet tablosu oluştursa da ilerleyen sayfalarda alışıyor insan. Aynı yazarın toplama kampında hiç dayanılmayacak sanılan şiddetli zulümlere maruz kalıp onun da alıştığı gibi...
Canından başka kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir tutsağın akıl almaz yaşantısı ve karşılaştığı zalimce davranışlara karşı kendi içinde oluşturduğu savunma mekanizmasını anlatan kitap; sürükleyici olduğu kadar etkileyici bir anlatıma da sahip...
Ben çok beğendim. Herkesin kitaptan alacağı mesaj farklı olabilir. Merak ediyorsanız okuyun diyorum..
Keyifli okumalar dilerim.
176 syf.
"Belli bir hedefi olmayan her hayat bir hatadır." (Stefan Zweig)

Anlamını bulmak için acı çekmen gerek eğer acı kaçınılmazsa, anlamı olmadan durduk yere çekilen acı mazoşistlik tanrısına dönüştürür sizi. Nietzsche der ki; -"Beni öldürmeyen şey, beni daha da güçlü kılar."-


Anlamını bulmak için (hayatın) sevmen gerekir bir insanı yanında olması şartıyla değil içsel öykünde var olması şartıyla. Sevmen gerekir ölse bile, sevmen gerekir bambaşka şekillere yoğrulup farklı bir tat bıraksa bile ağzında, acı verse bile seçmen gerekir nihai anlamını özgürlüğünle. Göz koordinasyonu olmasa bile parmaklarınla dokunman gerekir acı çekerken sevdiğin insana. Bağlılık gerekir çünkü anlamında bir şeyler bulabilmek için hayatın. Frankl der ki: hayatın anlamı siz değilsiniz sizin anlamınız hayatınız. Çifter anlamlı yolculuklar yapmalısın insan denen canlıysan anlamı bulmak için. Üç anlamın var der: severek yaptığın bir iş, bir insanı sevmek ve nihai kaçınılmaz olan acıyı kendine bilemek. Acıyla bilenmen şarttır çünkü bu seni varoluş ağacının dallarına meyve olarak yerleştirir der.

Severek yapacağın bir iş olmalı, sanat olmalı ama sevmelisin der. Bir hedefin olmalı der? Sahi sizin hedefiniz var mı anlamınızın siz olduğu bir hayatı aramak için? Bulunacak mı? İçinde var olduğun an için belki hayır ama bir dakika sonra belki evet. Şıkları sürekli değişen bir sınav mı bu? Yoksa terazinizin kefesine konulan ağırlık yine siz misiniz? Hem terazi hem ağırlık olmak gerilim yaratıyor değil mi? Sorumluluk bilinci insanın dengesini bozuyor değil mi? (homeostasis ) Bozun dengenizi çatışma olmadan ruh sağlığı sağlam olmaz.


"Her zaman içimde taşıdığım o insanı hiç düşünmedim." der Stefan Zweig içinizde taşıdığınız insanı düşünün Zweig gibi olmamak için ya da düşünmeyin "Kader kendine meydan okuyan cüretli kişileri sever." der Zweig meydan okumak sizin anlamınıza göre değişkendir. Seçmeyi seçmekte özgürsünüz. Ya buradasınız kabullenişinizin sefasını sürersiniz, acıyla beslenirsiniz ya da başka bir dünyadasınızdır, bilinmezliğinle.



Ya Sadık Hidayet gibi hassas ve entelektüel olursan?
Manevi yaşamın derinliğinde, entelektüel bir yaşamın içinde, hassas bir tinsellikle, daha çok acı çekmeyi reddederek bu dünyayı sonlandırırsan eğer besleyemezsin kendini acılarınla. En özgür olmadığın an bile özgür olan iç sesinle kaderini seçersin. Yaşamın soyut arayışını mı somut olan anlamını mı istersin?

"Peki ya insanın, kozmosun evrimindeki bitiş noktası olduğundan emin misiniz? Başka bir boyutun daha olduğu, başka bir dünyanın, insan acısının nihai bir anlam bulacağı bir dünyanın olduğu düşünülemez mi?"

Acınızın bu dünya için yeterince acı çekmeye değmeyeceğini düşünürseniz bu soruları kendinize sorun. Kabulleniş mi? Pes etmek mi? En dar zamanlarınız, en sınırlı canlılığınız ile bile özgür irade bir parça içinizde mevcuttur.


"Her şey bir yana, insan, Auschwitz gaz odalarını icat eden bir varlıktır ama dudaklarında duayla ya da Shema Yisrael ile gaz odalarına dimdik yürüyen varlık da insandır."

Her tercih bir özgürlük ve sorumluluk mesuliyetiyle beraber meydana gelir. Siz istemeseniz dahi milyonlarca sperm arasından birinci gelmeniz bir tercihtir. İnsan tümdengelen bir varlık olmaktan ziyade tümevarımsal bir varlıktır. Sizin parçalarınız sizinle bütünleşiktir. Yaşamın anlamı bir insanı sevmektir, bir işi sevmektir ve nihai anlamı acılarından beslenmektir.
Ya da vazgeçiştir. Bilinçlilik ölmeye mi yaşamaya mı karar vermektir, bilinmezlik içinde kayboluştur.


-----


Kitap üç bölümden oluşuyor.

1) Frankl'ın toplama kampında yaşadıklarını anlattığı iç öyküsünden.
2) Logoterapi nedir? Psikanalizden farkı nedir?
3)İyimserlik üzerine trajik bir tartışma.

Frankl kamp sürecindeki kişilere yönelik üç aşamadan bahseder. Birincisi semptom şok tepkisi, ikincisi apati(duygu yitimi) ve kabulleniş, üçüncüsü kamptan kurtuluş süreci.

"Az önce dışarıda sürüklenen ceset, parlayan gözleriyle bana bakıyordu. O insanla iki saat önce konuşmuştum. Çorbamı yudumlamaya devam ettim." (Hangi aşama olduğunu siz bulun) İnsanın alışamayacağı hiçbir şart ve koşul yoktur ki bu kadar alçaltıcı, hayvancıl olmasın.

Frankl acılar kaçınılmazsa beslenmemiz gerektiğini söyler. Kitap her sayfasıyla içinden bir kitap daha çıkarabilecek düzeyde.

Kitaba 7 puan vermemin sebebi verilen örneklerin yüzeysel ve doyurucu olmaması, olumlu bir hayat bakışının aslında insanı gerimli olan sağlıklı denge durumuna ulaştıramayacağı görüşüne daha yakın olmam


ve


Bu kadar olumlamanın beni ZEHİRLEmesi olasılığının olmasıdır.

Beni Frankl ile tanıştıran Eda E.'ye teşekkür ederim.

Not: inceleme kendini güncelleyecektir.
167 syf.
·3 günde·9/10
"Bütün olup bitenlere karşın yaşama evet demek nasıl olası olur?" sorusuna bir cevap arayışı, akıcı ve okuyucuyu yormayan bir üslup.

Yaşamımızın hatırı sayılır bir kısmı, bu dünyaya geliş nedenimizi sorgulamakla; büyük bir çoğunluğu ise bu sorgulamadan edindiğimiz çıkarımları anlamlandırmakla geçer. Çoğu zaman bu anlamlandırma sürecinin farkında olmasak bile esasen bütün düşüncelerimiz ve eylemlerimiz bu amaca hizmet etmeye yöneliktir.

Viktor E. Frankl da bu kitabında tüm insanoğlunun ortak kaygısı olan bu hayatı anlamlandırma sürecinin derinine iniyor, inmeye de bizzat kendisinden başlıyor. Kitabın ilk bölümünde, nazi Almanya’sının terör estirdiği 2. Dünya Savaşı döneminde yıllarca hapsolduğu toplama kampı yaşantısına; bir psikoterapist olarak orada bulunmanın insan hayatına dair kendisine ne gibi ipuçları kazandırdığına; bir insanın yaşayabileceği en travmatik ortamlardan birinde uzun süre boyunca bulunmakla ilgili gözlemlerine, derin metaforlar eşliğinde değiniyor ve esasen, hepimizin diline pelesenk olan, “İnsanı insan yapan nedir?”, “Neden yaşıyoruz?”, “Yaşama amacımız nedir?” gibi birçok soruya da yanıt vermeyi amaçlıyor.

Kısacası Frankl eserinde, insanın yaşama tutunmasını sağlayan bir 'anlam'ın olduğunu ve bir 'anlam'ı olmayanların varoluşsal boşluk yaşadığını dile getirmektedir. Bu anlamın her zaman değiştini, ancak hiçbir zaman yok olmadığını söyleyerek, insanının bu anlamın ne olduğunu sormamasını, bunun yerine bu sorunun muhatabının kendisi olduğunun kavraması gerektiğini söyler.

Okumanızı tavsiye ederim..
170 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Dili oldukça yalın ve anlaşılırdı. Kitap yazarın Nazi soykırımı sebebiyle Polonya’daki Auschwitz kampına gönderilmesiyle başlıyor. Eğer bu kitabı daha farklı bir meslekten biri yazmış olsaydı muhtemelen bolca duygusal içerik görecektik. Psikolog olarak oraya gitmiş olması acıların yaşanması noktasında kötü olsa da onları bir amaç uğruna aktarmak istemesi bizim açımızdan şans oldu. Tabi ki insan bunların birer kurgu ve Logoterapi denemeleri yapılacağı bir gözlem deneyi olmasını diliyor. Ancak sonuç ortada.

Auschwitz kampından biraz bahsetmek istiyorum. Çoğunluğunun sadist gardiyanlardan oluştuğu görevli bir ekip var. Sırf size eziyet çektirmek için fırsat kollayan hatta fırsat yaratan adamlarla dolu olan bir kamp burası. Kamptaki gaz odalarında, krematoryumlarda yapılan katliamlar o kadar rutin hale gelmiş ki, mahkumlar kendi aralarında olası öldürülme anının gelmesinden korkup pes eden tutukluların ruhsal ve fiziksel durumlarından kaç gün içerisinde intihar edeceğini hesaplayabiliyor. Kamptaki durum sadece katliamla da sınırlı değil. İş yaptırdıkları ekiplerin başlarında duran ustalar da mahkumlara eziyet çektiriyor. Yetmiyor mahkumlar açlıkla, susuzlukla, soğukla, giyecek imkansızlıklarıyla boğuşurken ölen, intihar eden mahkumların üzerlerindeki elbiseleri yağmalıyor. Yas tutma süreci yok. Tamamen kendini kurtarma, imkanlarını bir nebze düzeltme haliyle kıvranıyor bu insanlar. Kitabın bir bölümü tamamen bu olayları anlatıyor. Sonrasındaki bölümlerde ise Logoterapi yöntemlerinden, sonuçlarından bahsediyor.

Logoterapi’nin wikipedi tanımı: Logoterapi, nörolog ve psikiyatrist Viktor Frankl tarafından, bir bireyin birincil motivasyonel gücünün hayatta bir anlam bulmak olduğu fikrine dayanan bir kavram üzerine geliştirildi. Frankl bunu Freud'un psikanalizi ve Adler'in bireysel psikolojisi ile birlikte “Üçüncü Viyana Psikoterapi Okulu” olarak tanımlıyor.

Yazar tedavi tekniğinin alt yapısını, felsefesini en net bence şu ifadeler anlatmış:

“Logoterapiye göre bu yaşam anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz: 1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak; 2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek; 3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek.” (Sayfa 125)

Madde madde gitmeye çalışacağım.

1)Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak

Ben yaklaşık 5 yıldır işsizim. Kendimi inanılmaz işe yaramaz hissettiğim anlar oldu. Çünkü bir işim yoktu. İşim olmadığı için bir üretkenlik sağlayamıyordum. Bir yandan gelecek kaygısı taşırken bir yandan işe yaramaz hissetmek sanırım birçoğumuzun başına gelmiştir. Başarı odaklı Kapitalist düzen yüzünden insanlar isimlerinin önündeki sıfatlara, aldıkları maaşa, giydikleri elbiselerin markasına, yedikleri yiyeceklere, gittikleri mekanlara vs bir çok ayırt edici özelliği bakıp birbirlerine değer biçmektedirler. Bu da yetmiyor. Günümüzde futbolcuya, şarkıcıya, sosyal medya fenomenlerine daha çok özeniliyor. Bu sadece para ile açıklanacak bir şey de değil. Gösteriş, şöhret, kendini bir şekilde ön plana çıkarma isteği bunlardan bazılarıdır. Peki başarının kıstası mesleğe, kazanılan paraya, şöhrete göre midir? Örneğin bir boyacının başarısı nedir? Bir evi, apartmanı, ondan istenen herhangi bir yeri düzgünce boyaması başarı mıdır? Bence başarıdır. Doktorun başarı kıstası nedir? İsminin önündeki unvan mıdır yoksa yaptığı başarılı tedaviler sonucu iyileşen hastalar mıdır? Peki başarı dediğimiz şey sadece mesleklerle mi ilgilidir? Beni başarılı kılacak mesleğim midir? Yazar kitapta işsiz gençlerle ilgili bir araştırmasından bahsediyor. Gençler işsiz oldukları için yararsız olduklarını düşünüyorlar. Gençlere ücret almayacakları kamu hizmetlerinde görevler veriliyor ve gençlerin duygu durumları olumlu anlamda düzeliyor. Demek ki insanın herhangi bir yararlı iş yapması, basit şeylerde üretkenlik sağlaması bile onun kendini işe yaramaz hissetmemesine sebep oluyor. Bence birinci sebep doğrudur. Ben de uzun süredir işsiz olan biri olarak son zamanlarda bunun beni değersiz yapmasının anlamsız olduğunu, kazandığım paranın, yükseldiğim mevkinin beni değerli kılamayacağını anlamış bulunuyorum.


2) Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek

Yazar burada genel anlamda insanlarla kurduğumuz diyalogtan tutun da onlarla geçirdiğimiz zamandaki yaşadığımız olayların bize bir şeyleri anlatma noktasında işe yarayacağını söylüyor. Örneğin birini sevin diyor. Onunla ilgilenin. İlgilenirken ikinizin de potansiyeline göre bir çabanız olsun. Örnek veriyorum daha önce denemediğiniz hobileri keşfedip deneyin. Beraber hayvan besleyin. Sevginin, insanın anlam bulma noktasında bir ateşleyici gücü olduğunu düşünüyorum. Ne kadar da bilim adamları buna işte beyindeki dopamini sağlıyor ondan mutlu oluyorsunuz dese de ya da felsefeciler bu bir hazdır dese de anlam bulma noktasında işe yarayacağını düşünüyorum. Ama ben sizi ileriye taşıyacak potansiyelli bir sevgiden bahsediyorum. Biraz faydacı olarak yaklaşmam gerekirse sizi ileri taşıyacak birliktelikler yaşamanız gerekiyor. Örneğin sizden daha zeki bireylerle etkileşimde bulunun. Onunla iletişim kurmak için kendinizi geliştirirken bunu bir amaç edinebilir ve kapasitenizi arttırabilirsiniz.

3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek

Benim en çok dikkatimi çeken madde de bu olmuştu. Acıya yönelik bir tavır geliştirmek ne demek? Açıkçası bu kısımda kendimi uzak doğu felsefesinde yer alan acıyı kabullen ardından ona karşı bağışıklık kazan gibisinden önerileri okurken bulacağımı düşünüyordum. Yine buna yakın şeylerden bahsetmiş ancak burada acıyı kabulleniş şekli biraz farklı. Gittiğim psikologtan öğrendiğim en önemli şeyi kitapta da tekrar okumuş oldum. Hayatın sana getirdiklerini bahanelerin arkasına sığınmadan en yalın, en olağan haliyle kabul et ve ardından saygı duy. Kabullenmediğin, keşkeler ürettiğin anda geriye gidiyor, zaman kaybediyorsun ve zamanla psikolojik buhranlar yaşıyorsun. Yazar da acı noktasında bunu anlatmak istiyor. Bir yakınını kaybettiğinde, bir hastalığa yakalandığında çektiğin acıyı anlam arayışında kullanmanı tavsiye ediyor. Örneğin bir savaşa gittiniz ve bir elinizi kaybettiniz. Acı çekmeye başladınız. Yaşamınızdaki aksaklıklar yüzünden hayattan kopma noktasına geldiniz. Bu böyle olmaz diyerek bir anda aklınıza robotik kol yapma fikri geldi ve bunu hayata geçirdiniz. İlk başta kendinize bir kol yapıyorsunuz. Olumlu sonuç aldıkça bunu seri üretime geçirip başka insanlara da yardımcı olmaya başlıyorsunuz. Kol yapmakta uzmanlaştınız ve artık başka uzuvlar, yapay organlar üretmeye başladınız. Savaşta kaybettiğiniz kolun acısını bir amaca dönüştürdünüz. Yazarın bahsettiği kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirmek tam olarak buna benzer bir şeydir.

İncelemeyi noktalarken bu kitabın oldukça faydalı olduğunu, kitabın her boşluğa düştüğümüzde anlam arayışlarımıza sunacağı çözümlere yön vermesi açısından tekrar tekrar okunması gerektiğini düşünüyor ve tavsiye ediyorum. İyi okumalar dilerim.
176 syf.
·1 günde
İzninizle değerli okurlar öncelikle bu eseri bana hediye eden,
Seyid Ahmet GÜLTEKİN isimli okur arkadaşım ve aile dostuma çok teşekkür ederim. Teşekkürler, Seyit Bey...

Antisemitizmi benimseyen nazilerin katılığını, duygusuzluğunu ve gaddarlığını hangi sözlerle, nasıl izah edebilirim. Bu duygusuzluğun oluşumunda Hitler'in rolü ne?

Adolf Hitler diktatör olduğu için mi, yaşanan vahşete seyirci kaldı yoksa seyirci kaldığı için mi, diktatör oldu?...

Ne tuhaf! Her şey insanın kendi yaşamıyla ilgili düşündüklerinden ne kadar farklı yaşanıyor. Bir zamanlar özgür bir insanın sahip olduğu bütün haklara sahip iken hayatınıza son verilmesi ya da köle olarak yaşamaya mahkum olmak! Herhalde bir insanın başına gelebilecek en kötü bir yazgı. Daha da kötüsü sevdiğiniz ve değer verdiğiniz insanların hunharca katledilmesi olsa gerek! İzlediğim bir belgesel de, müttefiklerin ele geçirdiği kaynaklarda yazılanlar durumu özetler mahiyette.
" Uyruğu yok, mesleği yok! " Bir insan yaşamına dair, geriye kalan iki cümle. Sanki hiç doğmamış, hiç var olmamış gibi...

Dr. Frankl insanlık dışı toplama kamplarında uzun süre aklın kabulde zorlandığı her türlü şiddet ve vahşete tanık olmuş bir tutuklu.
Ailesinden kız kardeşi hariç, babası, annesi, erkek kardeşi ve karısı toplama kamplarında ölmüş ya da gaz fırınlarına gönderilmiş.
Kayıplarına rağmen, hem zihinsel hem de fiziksel olarak şiddete maruz kalarak yaşama dair inancını kaybetme noktasına gelen bir insan. Her zaman derim, bir insanı hayata bağlayan inançlarıdır. İnançlarını elinden alırsanız geriye ne kalır. Yaşayan bir cesetten başka.
Dr. Frankl'in alanı, nevrozların yapısı ve iyileştirilmesi. Kişinin acı çekmesini varoluşunda bir anlam ve sorumluluk duygusu bulmayı başaramayışına bağlar.
Hayatı tam anlamıyla idrak edemediğimiz için belki de en ufak bir terslik de, yaşamaktan nefret edip ölümü güzelleştiriyoruz.

Tevfik Fikret, Gayya-yı Vücud isimli şiirinde, hayatı bataklığa benzetir. Ve onun içine düşen insanın, kurtulmaya çalıştıkça battığına dem vurur. İnsan hayatının ürkütücü hiçliği. Kendi bataklığı içinde biteviye çırpınıp, durur.

Hayat acı verici ve kısa... Bazen bu tasasız günlerin büyük bir lütuf olduğunu fark edemeden öylece geçip gitmesini izliyoruz. Umarsızca...

İdeolojik nefret, binlerce masum ve günahsız insanı ya gaz odalarına gönderdi ya da açlık, dayak ve ağır işlerle yavaş bir infaz sağladı.
Etnik arındırma adı altında gerçekleştirilen soykırım da, yüzlerce yehova şahidi, eşcinseller ve diğer azınlıklar katledildi.
15 bin sovyet savaş esiri,
21 bin çingene,
70 bin Polonyalı siyasi mahkum,
1 milyon yahudi, bunların 200 bini çocuk.

Hadi diyelim ki, yazılı belgeleri ört bas etmek kolay! Peki! Ya, çekilen fotoğraflar...
Soykırımlar, bitti mi? Hayır, bitmedi! İnsanoğlu pragmatik davranmadıkça da asla, bitmeyecek! Geçmiş yüzyılda yaşanmış olsa da yaşananlar, bütün dünyanın gözleri önünde yaşandı.
Şimdi yaşandığı gibi..

Yaşadığımız hayat karmakarışık olsa da,
Yanlış adımlarımızla zaman kaybetsek de,
Değişmesin sevginiz!...
167 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Kitaba başlamadan önce, yazarı hakkında bilgi vermek istiyorum. Frankl, Viyana üniversitesinde psikiyatristlik yapmış ve kendi ekolü olan Logoterapi alanında da Profesörlük yapmış bir isimdir. Freud için Psikanaliz, Adler için Bireysel Psikolojisi neyse Frankl için de Logoterapi odur diyebiliriz. Ayrıca Frankl'ın, ikinci dünya savaşı sırasında toplama kamplarında bulunması ve oradaki gözlerini de ekolüne uygun olarak kullanması kitabı daha ikna edici kılmış.


Logoterapi; ne Psikanaliz gibi yaklaşır ne de Davranışçı bir görüntü izler. Logoterapi, insanı, insan boyutuyla izler ve insanda bulunan potansiyellere göre hareket eder.


Kitaba geçersek, anlam yoluyla terapiyi hedef alan Frankl, insanın hayatındaki en büyük eksikliğin, "anlam" kaybı olduğu görüşündedir. Freudyen yöntemlerle insanların Nevrozları çözümlense dahi, hayatlarındaki anlam eksikliği devam edebilmekte ve hasta aslında iyileşmemiş sayılmaktadır. Bunun için dayandığı temel nokta ise, intihar girişiminde bulunan gençlerin yüzde 85'inin hayatlarında bir anlam olmadığı gerekçesiyle intihara kalkışmış olması. Hayatlarında bir anlam, hedef ya da amaç bulunan insanların intihara kalkışmadıkları gerçeğini düşünürsek bu dayanan, çok makul hale geliyor.


Insanların hayatları boyunca anlam arayışı içinde olduklarını ve bu anlam arayışı ne kadar güçlü ve istikrarlı olursa, hayattan alınan doyumun da o denli önemli olduğunu belirten yazar, "anlam istemi" ve "yaşam için anlam" başlıklı yazılarında bu durumu anlaşılır kılıyor.

Bunların dışında insana dair hümanist görüşleri ve belirlemecilik olgusunu ele alış tarzıyla da Freud'un insana olan kötü bakış açısını ters yüz ediyor.


Logoterapi çerçevesinde geliştirilen iki tekniğe de kitapta yer verilmiş.
Bunlardan ilki Paradoksal Niyet!
Özellikle Fobik ve Saplantılı-Zorlanımlı olaylarda etkili bir terapi tekniği olduğunu iddia eden Frankl, insanın korkularıyla mücadele etmeye çalışmasının, korkularını daha da artıracağını düşünmekte.
Örneğin hıçkırıktan yakınan bir hastaya, daha çok hıçkırmasını tavsiye etmiş ve hastanın hıçkırıkları son bulmuş.
Konuyla ilgili diğer bir olay ise; sınava girecek bir öğrenci, sınavın başlamasına az bir zaman kala birden kaygılanmış, bildiği her şeyi birden unutmuş ve ne yapacağını bilmemektedir. Birden paradoksal niyet tekniği aklına gelmiş ve sınavda başarılı olmak yerine tamamen başarısız olmayı arzulamıştır. "sınavda öylesine başarısız bir kağıt vereceğim ki, hoca hayati boyunca unutamayacak. Sınav tarihinin en saçma en gereksiz kağıdını okuyan hoca neye uğradığına şaşıracak" şeklinde düşünüp eğlenmeye başlamıştır. Birden neşeli bir hale gelen öğrenci, sınav başladığında korkularindan arınmış, kendine güvenli biçimde soruları yanıtlamış ve sınavdan çok iyi bir not olarak paradoksal niyetin doğruluğunu teyit etmiştir.

Paradoksik Niyet, diğer terapi yöntemlerine göre mizahi bir yöntem olduğu için, hastaların da tedavi sürecine daha aktif katılımını sağlamaktadır. Söyle ki "titreme" şikayetiyle doktora giden bir kadına doktor, şu teklifi sunar;

Titreme yarışı yapalım mı?

Hasta, şoke olur ancak bu yarışma önerisini kabul eder.
Hem hasta hem de doktor birlikte titremeye başlar ve hasta, doktora kaybetmemek için olanca gücüyle kendini işe verir. Ancak bir süre sonra aşırı zorlanma sebebiyle güçten düşen hasta, en sonunda pes eder ve titreme şikayetlerinden kurtulmuş olur.
Işte Frankl bu konu için şunu söylemekte kitabında;
Insan, kendisinden uzaklaşarak, kendisiyle eğlenmeye, kendisine gülmeye ve kendi korkularıyla dalga geçmeye başlar. Ve kendisinden uzaklaşan, kendisini unutan bir insan varoluşuna anlam verebilir!!!.

Bir diğer teknik olan Düşünce Odağını Geliştirme'yi ise cinsellik üzerinden anlatmakta Frankl.
Cinsel ilişkide, insanlar orgazm olmayı amaçladıklarında, dikkat bu yöne evrilir ve bu da ilişkiye zarar verir. Erkeklerdeki iktidarsızlık probleminin bu amaç yüzünden gelişebileceğinin altını çizen Frankl, bireylerin orgazm yerine sadece kendisi olmalı ve kendisini iliskiye vermelidir diyor. Iktidarsızlığın asıl nedeninin cinsel kusursuzluktan kaynaklandığını ve bunu da ne şekilde çözdüğünü açıklamış Frankl;
İlişkiye girmeyi yasaklayarak.
Eğer çiftler, ilişkide doyum sağlayamıyorsa yine de sevişmeli ancak bunun ötesine gecmemeli diyor. Bu şekilde insanlar sevişiyor ancak bundan daha fazlasını yapamayacaklarını bildiği için de kendilerini zorlamıyor, baskı altına almıyor kısacası orgazm için kendilerini sıkmıyor. Bu durum bir süre böyle gittikten sonra hastalar gerçek bir cinsel iliski deneyimi yaşadıklarını ve iktidarsızlık gibi bir sorunu asla yaşamadıklarını ifade ediyor.
Kitabı sadece psikoloji alanındaki alandaşlarıma değil, herkese tavsiye ederim. Çünkü kitapta bolca vaka örneği bulunmakta ve akademik terimler ya da literatürsel kelimeler neredeyse hiç bulunmamakta. Zaten mevcut olanları da Frankl, nakış gibi işlemiş.

Hayat eve, sorunlarımız da logoterapiye sığar diye düşünüyorum. .d.d
167 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Yenə bir müharibə dəhşətlərini mövzu alan əsər. Yenə bir insanlıq dramı, faciələr, məhv olmuş həyatlar, qorxunc həqiqətlər... Əsir düşərgələri, ağıla sığmaz işgəncələr və bəşəriyyətin utanc tarixi...
Müəllifimiz Viktor Emil Frankldır.

Viktor Emil Frankl 1905-ci ildə Vyanada yahudi ailəsində doğulmuşdur. Psixologiyaya marağı hələ uşaq vaxtlarından özünü göstərirdi. 1923-cü ildə Gimnaziyanı bitirən Frankl Vyana Universitetində tibb təhsili almış, daha sonra depressiya və intihar mövzuları ilə yaxından maraqlanaraq, nevrologiya və psixiatriya sahələri üzrə ixtisaslaşmışdır. Bəlkə də bu onun gələcək taleyində yaşayacaqlarına sinə gərib həyatda qalmasına təkan verən ən mühim motivasiya qaynağı olacaqdı. Viktor Frankl fəaliyyətə başladığı ilk dövrlərdə onun inkişafına Siqmund Freyd və Alfred Adlerlə olan tanışlığı, əlaqələri böyük təsir göstərir.

1933-cü ildən 1937-ci ilə qədər nevrologiya və psixiatriya sahəsinsə çalışdığı Vyananın Ştaynhof Psixiatriya Xəstəxanasında
Viktor Frankl, intihara təşəbbüs etmiş 30000.dən çox qadın xəstəni müalicə etmişdir.

1942-ci il sentyabr ayının 25-də Viktor Frankl, həyat yoldaşı Tilli Qroser və digər ailə üzvləri (validetnləri) əsir alınır. Onlar nasistlərin Terezinştadt Ghetto ölüm düşərgəsinə göndərilirlər. Frankl burada yeni gələnlərə şok və depressiyaya qalib gəlməyə kömək etmək üçün birlik yaratmışdır. Bundan sonraki həyatını da məhz psixoloji, nevroloji xəstələrə dəstəyə həsr etmişdi.

İnsanın Anlam Arayışı

Əsər, müəllifin (psixoterapevt) tarixin görüb görə biləcəyi ən barbar nasist konslagerlərindən biri olan Auşvitz və daha sonra sürgün edildiyi digər düşərgələrdə yaşadığı dəhşətli hadisələr, şəxsi təcrübələr, oradaki əsirlərin yaşadıqları psixoloji durumları haqda xatirələrindən bəhs edir. Bütün yaşadıqlarına rəğmən, mübarizə aparmağa ağrı-acılara, kədərə belə anlam qazandırmağa çalışır. Bəzi əsərlərin dəhşəti oxuyanları elə sarsıdır ki, orda təsvir olunanları yaşadığını təsəvvür etmək belə vahiməli olur. Lakin buna rəğmən müəllifin pozitivliyinə, bütün bunların öhdəsindən gəlməyi bacaran güclü iradəsinə təəccüblənməmək də olmur. Bu konslagerlərdən qurtulan insanları böyük əksəriyyəti sonraki həyatlarını davam etdirməkdə, normal həyata qayıtmaqda, real mühitə uyğunlaşmaqda çətinlik çəkir. Buna qarşılıq Viktor E. Franklin isə əksinə insanlara psixoloji dəstək verir. Bütün bunları o, yaşama səbəbiylə izah edir, insanın səbəbi varsa, hər zaman çıxış yolu tapır deyir. Həyatda yaşadığımız hər bir şeyin bir anlamı, mənası, səbəbi var. Əgər bunu o anda dərk edə bilsək, bütün çətinliklərimizin öhdəsindən gələ biləcək gücü özümüzdə tapa bilərik deyən, Viktor E. Frankl pasiyentlərin müalicəsində tətbiq etdiyi fərqli metodlara toxunur, xəstəliyin səbəbindən və gücündən asılı olaraq onların təsir gücünü xüsusi vurğulayır.
Əsər, başlanğıcda depressiv təsir göstərsə də, oxuduqca bu depressiv ruh halının əksinə, motivasiya olunmuş inamlı, mübarizəçi bir şəxsiyyət çıxarır ortaya. Ruhdan düşdüyüm anda özümü motivasiya edəbilmə, bütün çətinliklərin öhdəsindən gələ biləcəyimə inanma gücü aşıladı mənə əsər. Zaman zaman xatırlayacağım və özümü motivasiya edəcəyim fikirlər doğurdu zehnimdə. Bu səbəbdən də əsərlə məhz indi tanış olduğuma sevinirəm. Və bəlkə də motivasiyaya və gücümə inanmağa ən çox ehtiyac duyduğum anda oxuduğum üçün özümü şanslı sayıram.

Yaşama səbəbimizi heç bir zaman itirməmək diləyilə, xoş mütaliələr...

Yazarın biyografisi

Adı:
Viktor E. Frankl
Tam adı:
Viktor Emil Frankl
Unvan:
Avusturyalı Nörolog ve Psikiyatrist
Doğum:
Viyana, Avusturya, 26 Mart 1905
Ölüm:
Viyana, Avusturya, 2 Eylül 1997
3. Viyana Okulu olarak bilinen akımın kurucusudur. Varoluşcu terapinin en önemli ismi olan Victor Emil Frankl kendi geliştirdiği kuramın adını logoterapi (Anlam Merkezli Terapi) olarak adlandırmıştır. Kuramında yaşamın anlamına özellikle vurgu yapan Frankl , 2. Dünya Savaşı'nda Polonya içerisindeki Alman toplama kamplarında 4 yıl kadar süren bir tutsaklık geçirmiştir. Burada yaşadığı ve gördüğü yaşantılar onun Logoterapi adlı psikoterapi kuramını gerçekleştirmesine yol açmıştır. Yaşamın anlamını bulabilmek için öncelikle bir amacımızın olması gerektiğini vurgulayan Frankl, acının vazgeçilmez olduğu durumlarda acının da bir anlamı olabileceğini vurgular. Logoterapide diğer varoluşçu terapistlerden farklı olarak iki teknik geliştirmiştir. Paradoksal niyet ve düşünce odağını değiştirme. Bu terapi özellikle acı çeken, hayatın anlamını sorgulayan kişilerde oldukça etkili bir terapi yöntemidir. Bu terapi yöntemi ve teknikleri psikolojik danışmanlarca ve diğer terapistlerce sıklıkla kullanılmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 494 okur beğendi.
  • 6,4bin okur okudu.
  • 318 okur okuyor.
  • 5,2bin okur okuyacak.
  • 101 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları