Ayşe Meral

Ayşe Meral

Çevirmen
8.3/10
577 Kişi
·
2.800
Okunma
·
2
Beğeni
·
494
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
135 syf.
·1 günde
İnsan hiç kula kulluk eder mi,
Hele ki gönüllüyse buna akıl erer mi?

Montaigne’in en yakın dostu olan La Boetie, sivil itaatsizlik ve şiddetsiz direnişin ilk savunucularından biridir. Hani bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim ifadesi anlam kazanmıyor değil bu bilgiyle. Lakin herhalde bu ifade de günümüzde pek anlamı kalmadı sonuçta herkes herkesle arkadaş. Gel görün ki yazarımızın ömrü kısa sürmüş otuzlu yaşların ilk yarısında vefat etmiştir.

Şimdi yazarı bir kenara koyup kitaba eğildiğimizde yazarın kastettiği gönüllü kulluk ile günümüz modern ya da postmodern toplumdaki gönüllü köleliğin farklı olduğunu vurgulamak gerektiğini düşünüyorum. Yazarın kulluk sistemi 16.yüzyılın yönetim biçimi merkezli olup tiranlık ve monarşi merkezlidir. Bu merkezde bilgi eksikliği ve cehalet had safhadadır ve toplumların birbirinden haberi olması çokta olanaklı değildir. Daha doğrusu bilgi akışkanlığı daha ilk adımlarını atmaya çalışmaktadır. Peki günümüzde gönüllü kölelik nedir diye baktığımızda gönüllü kulluğun tersine bilgi akışkanlığı had safhada ve toplumların diğer toplumları gözlemlemesi ve dersler çıkarması pek olanaklıyken neden gönüllü kölelik tercihinde bulunuyoruz? Pek tabii tarihten ders çıkarmamak ve bazı şeylerin aslında bilinmesinin insanın anlam kabiliyetine herhangi bir artısının olmamasından dolayı. Bunu biraz daha açmam gerekirse bir şeyi bilmeniz anladığınız anlamını taşımaması demektir. Misal ilahi dinlerin oruç ibadeti bilinen şeyin bir anlam yoksunluğuna sahip olduğunu bunun içinde bu anlam boşluğunu doldurmak için olayın deneyimlenmesi gerektiği üzerinde durur. Böylelikle ifade edilen dönemlerde dinlerin mensupları ruhlarını terbiye edip bazı imkanlardan yoksun olan diğer insanları anlamaya çalışır. Ne kadar başarılı olduğu bizim konumuz değil elbette. Konumuza geri dönersek insan bazı şeyleri deneyimlemeden anlamına varamıyor dersek yanılmayız.

Burada özgürlük kavramına değinmemiz gerek Ortadoğudaki bir insan ile Avrupada olan bir insan için özgürlük kavramı birbirinden mantıken farklı olacaktır. Çünkü ikisinin deneyimlediği yaşam kavramın içeriğini birbirinden tamamen ayrıştırmaktadır. İkiside birbirine bu kendi öznel kavramını ne kadar anlatırsa anlatsın sadece duyduklarından öteye geçmeyecektir bu dinleme edimi ve anlam kazanmayacaktır. Bazı şeylerin aslında genç yaşta anlaşılamamasının en büyük sebebi bu anlam yoksunluğudur. Özgürlük anlamında oluşan bu farklılık tercih edilen asgari yaşam biçimini belirlemektedir. Kimisi için özgürlük sınırlarla belirlenmiş bir toprak parçasında yaşamakken kimisi içinde sırtında bir çanta ile dünyayı gezmektir diyebiliriz bunları çoğaltabiliriz tabiki.

Özgürlük demişken ilk otorite figürümüzün hatta eğitimin ilk başladığı yerin ebeveyn yanı olduğunu vurgulamak gerek. Bu öncelikle sizin hayatta nasıl bir duruş sergileyeceğiniz üzerinde büyük bir etkiye sahip eğer bu kurumda aşağılanmış ve söz sahibi değilseniz ileriki yıllarda düşüncelerini dillendirmekten çekinen çekimser bir çizgide olabileceğiniz anlamını taşır. Bunun yanısıra demokratik bir aile ortamında yetişen bir çocukta aynı şekilde ileriki yıllarda düşüncelerini dillendirmekten çekinmeyen ve özgüvenli bir çizgide olacağı ihtimali üzerinde durmak gerek. Tabiki istisna durumlarda yok değildir. Burada ifade etmek istediğim aslında ebeveynler bir noktada toplumu inşaa etmektedir. Küba devriminin ilk yıllarında sağlık alanındaki eksikliği farkeden Fidel Castro ve Che eğitime evde ebeveynleri eğiterek daha sonra bu ebeveynlerin çocuklarına sağlık eğitimi vermesiyle oluşan sağlık eğitim silsilesinin başarısı sayesinde günümüzde sağlık alanında Küba varolabilmektedir.

Kitapla kalın
170 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
Eser tür açısından hem felsefi hem edebi hem de birazda maceraya kaçar yönü bulunmakta.
Çünkü felsefi olmasının yönü Candide adındaki, isminin anlamı saf, temiz, iyimser olan bir gencin hocasını eleştirmesidir.
Edebi yönü de Candide'nin sevgilisiyle olan ilişkisi ve bu ilişkinin serüven boyunca devam etmesi.
Son olarak macera yönü de Candide'nin sevgilisini arayış içinde olması ve ülke ülke çeşitli olayları başına gelmesidir.
Voltaire'nin okuduğum ilk romanıydı ilk eserinden kalemine aşık oldum.
Yazar aktarmak istediği mesajı çok güzel anlamlara yükleyerek okuyucuya sunuyor.
Üslup konusunda sorun yok dili oldukça sadedir.
Konusuyla olsun kurgusuyla olsun mükemmel bir eser. Herkese tavsiye ederim. İyi okumalar.
170 syf.
·Beğendi·9/10 puan
BÜTÜN BUNLAR GÜZEL SÖZLER AMA.................

Güzel bir hafta sonu oldu. Kitabımı yüzüme oturan tebessümle bitirdim. "Candide Ya da İyimserlik" Voltaire'nin en önemli eserlerinden birisi. Eserin güzelliğinin yanı sıra Server Tanilli'nin ve Turhan Selçuk'un katkıları yadsınamaz. Çevirmenin ötesinde, açıklayıcı bir önsöz ve dipnotlarının yararlığı sebebiyle Sever Hoca kotarmış bu kitabı. Turhan Selçuk'u "Abdülcanbaz" öncelliğinde severek takip ederdim. Ayrı bir hava katmış kitaba.

Leibniz'in 'metafizik iyimserlik' üzerine yaptığım okumalarımda; Voltaire'nin iyimserlik felsefesi karşısında bayağı eğlendiğini ve eğlenmenin meyvesi olarak bu kitabı yazdığını biliyordum. Karşıma ne çıkacağını az çok tahmin etmeme rağmen yinede merakla kitaba sarıldım. O da ne !! Felsefe Sözlüğü gibi büyük bir eseri olan Voltaire'den beklediğim bir üslub yok. Karşıt görüşünü destekleyecek tezlerle dolu, aforizmaların cirit attığı bir metin değil tam tersine masalımsı bir anlatımla, bol bol hiciv taşları fırlatarak eleştirilerini aralara serpiştirdiği bir eser. Söylemek istediklerini kısa ve net bir şekilde ya kahramanlarına söyletiyor, ya da iyimserliği o kadar uç noktalarda gösteriyor ki ister istemez bu meczup iyimserliğe karşı bir tutum almak zorunda kalıyorsunuz.

Candide, Pangloss'un öğretileriyle iyimserliğe inanmış safderun genç bir adamdır. Akıl hocası olan Pangloss , yok artık dedirtecek belalar, sıkıntılar yaşamasına rağmen "Dünyamız, mümkün olan dünyaların en yetkinidir. Bu yetkin dünyada her şey en iyidir." diyebilecek kadar iyimserliğe batmış bir filozofdur. Candide'nin ilerleyen safhalarda karşılaşacağı bir diğer düşünce adamı Martin ise zıtlığı simgeleyen bir duruş gösterir ve Tanrının dünyayı kötülük üreten bir yaratığın eline bıraktığını düşünür. Candide bu iki fikir adamı arasındayken büyük bir aşk acısı yaşar ve binlerce badire atlatır. Ama bu badirelerin sebebini: Yeter nedensiz hiçbir sonuç yoktur. Her şey zorunlu olarak zincirlenmiş, en iyi amaç için düzenlenmiştir fikriyle açıklar.

Kitapta ilgimi çeken iki husus vardı. Spoiler vermemeye çalışarak bunlardan bahsetmek isterim. Öncelikle kitapta bir çok yerleşim yerinden bahsedilir. Bunlardan biriside Eldorado. Nasıl bir ülkedir, nasıl bir yönetimdir, nasıl bir insanlıktır ağzım açık kaldı inanın. Bu ülke hakkında daha fazla konuşmak yersiz, okuyuculara bırakmak gerek. Diğer husus ise Venedikli soylu Pococuranté. Venedikli bu soylunun, mükellef bir kütüphanesi var. Candide'nin hayran kaldığı bu kütüphanedeki bazı kitaplar ve yazarlar hakkında olumsuz fikirlere sahip. Ancak kitapların hepsine vakıf, yani anlayacağınız hepsini okumuş. Etrafım-ız-da birçok insan bir yazarı bir şairi bir müzisyeni tabu olarak kabul edip haz etmediğini, fikirlerine uyuşmadığı için sevmediğini söyler her daim. Sorarsın kendisine, fikirlerini ne kadar biliyorsun o yazarın diye. Sana kulaktan dolma afaki bilgileri, şehir efsanelerini anlatır. Ancak hiç okudun mu diye sorduğunda apışıp kalakalır.Eee arkadaşım, okumadan nasıl fikir sahibi olabiliyorsun o zaman. En sinir olduğum konu ve insan tiplemesidir. Neyse ben daha fazla asabiyet takınmadan kitabımıza devam edelim.

Kitabın sonunda asıl alınması gereken dersi, bir Türk bahçıvanın ağzından duyunca şaşırıyorsunuz. Türk olduğundan dolayı değil, aslında ne kadar kolay bir açıklaması olduğunu farkedince şaşırıyorsunuz.

Kitap bittikten sonra, Victor Hugo'nun Voltaire ile ilgili bir söylevi varki, tam manasıyla bir şahaser. Böyle bir güzelleme olamaz, Voltaire bu kadar güzel anlatılamaz. Burada paylaşmayayım, okuyacak olan arkadaşlarım kitaptan okusun bir zahmet.

BAHÇEMİZİ İŞLEMEK GEREK.
86 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Güzel bir kitap basit bir inceleme...

İnsanlar maskeleriyle yaşarlar ve maskeleriyle ölürler. İyilik havada kalır. Yaşadığımız insan ilişkileride; sağlam bir dosta, sağlam sevgiye, sağlam ilişkilere rastlayamamızda bundandır diyor kitabımız.
Serüvenimiz iyilik ve acı çekmenin kavramını Candide'nin yaşadığı çeşitli ülkelerdeki maceralarıyla anlatıyor. Her gittiği yerdeki insanlarla bağları sürekli olarak karşımıza çıkıyor. Filozoftan, bakıcıdan, papazdan, uşaktan, köleden vb. her çeşitli insanla karşılaşıp onların fikirlerinden kendine pay çıkartıyor. Onlara göre hareket ediyor tek bir farkla. Bütün bu serüven Candide'nin Cunegonde'laya aşkından başlıyor ve sonuna kadar da gidiyor. En çok iyimserlikte hata yaptığımız kısım sanırım aşık olduğumuz insanla başlıyor.
Candide başta kaybettiği her insanla zamanla tekrar tekrar karşılaşıyor. Tabi onları bulduğunda pekte bıraktığı gibi olmuyor. Pişmanlıklar, hatalar bizi hep bıraktığımız noktaya geri götürüyor kazancımız ne peki bir avuç tecrübeden ibaret.
Son olarak çok acı çekmiş olan insanların, yaşadıkları ve gördüklerinden sonra iyilik denen kavramın sadece Tanrı'ya özgü olduğunu fark edebiliyor. Bunu kazandıktan sonra geriye çalışmak kalıyor.
170 syf.
·10/10 puan
Spoiler İçerir.
Candide adı gibi saf cana yakın ve maharetli bir gençtir. Candide askere alınır büyük bir çatışmadan sonra ordudan kaçar ve Başka ülkeye sığınır.
Burada yeni bir hayata karışmak ister derbeder bir dilenci ile karşılaşır ve onun eski hocası olduğunu anlar.
175 syf.
Kitabın anlaşılması için öncelikle Proust’un, Kayıp Zamanın İzinde adlı kitabını okumuş olmanız gerekmektedir. İçeriğin önemli kısmı Kayıp Zamanın İzinde kitabın analizini barındırıyor.

Bir romanda karakterlerin gerçekliği (yada buna varlığı da diyebiliriz), genellikle iyi-kötü karakter olarak ayrıştırılır ve bu ayrıştırmadan sonra yazarlar zaman ve mekan olguları içerisinde karakterlerine canlılık kazandırmaya çalışırlar. Ancak Proust ve onu bu eseriyle analiz eden Deleuze'e göre bu yetersizdir. Bunların yanında karakterlere düşüncede ve yaşamsal anlamda (romanın bizi yakalaması adına) belli bir konuma sahip olmaları gerektiği, yani karakterlerin temsili bir yaratımının da olması gerektiğini öngörür. Bu konumların durağan olmaması da dikkat edilecek ilk husustur. Sürekli değişkenlik gösteren bu yaratım, karakterin bir çok alanda ''aidiyet'' kavramını yakalamasını sağlar. Esere ait aktif bir karakter, okuyucu temelli bir bakış açısından çok şey demektir.

Proust göstergeleri üç ana başlık altında inceliyor: Sanat göstergeleri, aşk ve duyumsanabilir göstergeler. Mesela bir romanda ana konu aşk ise, aşık olunan ve aşık olan arasında oluşan çoğul duyguların hareketli benlikler aracılığıyla maddi bir dönüşüme girdiğini fark ederiz. İlişkideki iki bedenin uzay olgusunun bir çok noktasında varoluşlarını ve bu varoluşlardan doğan benliklerin karışımlarının duyguları oluşturduğunu anlarız. Deleuze bu göstergeler içerisinde sanat göstergeleri kavramını önemsiyor. Biraz da tarihsel materyalist düşünce kökeninden geldiği için bu kategoriyi önemsemiş olduğunu düşünüyorum.

Kayıp Zamanın İzinde kitabında Proust, hakikatin ne olduğu, insanın neden hakikatin peşine düştüğünü sorgular. Bu felsefi problemin özünü Deleuze, bunu aşka benzetir bir nevi. Çünkü hakikatin peşine düşmeyi bir tür düşüncedeki şiddetin etkisi olduğunu vurgular. Yani düşüncenin dengesini bozan, duyarlılık kavramının ortaya çıkışına bağlar daha net ifadeyle.

Zaman bir döngüdür ve geçmiş olarak sadece hafızamızda yaşar tezi Proust'un temel düşüncelerinden biridir. Bergsoncu düşüncenin etkisinde belleğimizin sandığımız gibi bir bilgi deposu değil, aksine hareketli ve enerjik bir yapısı vardır. Çünkü bellek ile gerçek arasında bir kopukluk vardır. Biz buna ''Hayaller-Hayatlar'' diyoruz daha net ifade etmek gerekirse. Bu ikili arasındaki kopukluğu Proust, romanlarında estetik bir şekilde işler. Bunun edebi yönü kadar etik yönü de vardır tabii. Kişi bilincinde var olan geçmişi yer yer yeniden kurar. Kimi bunu bir bütüne yayarak kurar. Bu, özbilinç oluşturmak, kendi kimliğini bulmak, özgünlüğe kavuşmak artık adına ne derseniz onu oluşturma çabasıdır. Kişinin geçmişini yeniden kurması onun durağan olmadığını gösterdiğinden Deleuze'de kendi perspektifinden bunu olumlar.

Kitap ciddi manada zor bir kitap. Oldukça konsantre okunması gerekmektedir Çünkü Proust'u oldukça teferruatlı analiz etmiş Deleuze.
170 syf.
·10/10 puan
Voltaire Candide Ya Da İyimserlik kitabını Alman düşünür ve bilim adamı Leibniz'in iyimserlik görüşünü eleştirmek için yazmıştır. Candide'nin hocasından öğrendiği iyimserlik, yolculuk sırasında yaşadığı kötü olaylar nedeni ile yerini kuşkuya bırakır. Dünyanın aslında kötü bir yer olduğunu anlaması da fazla uzun sürmeyecektir...
170 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Voltaire mizahıyla tüm kraliyeti eleştirmiş, velhasıl kraliyet ailesinin aklı Voltaire'in mizahına yetmediği için ceza almadan göçüp gidebilmiş nadir Fransız yazarlardan. Sorduklarında Fransa'yı değil İspanya'yı eleştiriyorum diyerek tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmıştır. Yaşadığı yüzyılın din baskısına rağmen, dini Candide kitabında öyle ince eleştirmiş ki, eğer inançsız bir bireyseniz Voltaire okurken çok eğleneceksiniz.
286 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Güzel bir kitap diyebilirim. Macera sevenler kesinlikle keyifle okur diye düşünüyorum. Bazen anlatımları gereksiz detaylara yer verse de kurgusu ve olay bütünlüğü ustaca kurulmuş. İyi okumalar. Var olun.
68 syf.
·9 günde
İlerlemesi çok ağır, çok zor oldu.
İnsanlar bir şeyler anlamak adına okurken sanırım bu kitapta yanılgıya düşüp pek anladığım bir şey olmadığını ifade edebilirim.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 2.800 okur okudu.
  • 43 okur okuyor.
  • 1.982 okur okuyacak.
  • 31 okur yarım bıraktı.