Beril Eyüboğlu

Beril Eyüboğlu

YazarÇevirmen
8.4/10
233 Kişi
·
751
Okunma
·
0
Beğeni
·
209
Gösterim
Adı:
Beril Eyüboğlu
Doğum:
İstanbul, 1935
1935’te İstanbul’da doğdu. Üç çocuk annesi. İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümünü bitirdi. Mensucat Santral ve İstanbul Teknik Üniversitesi yuvalarında kurucu ve yönetici olarak çalıştı. G.G. Marquez, J.M. Coetzee, W. Saroyan, Emma Goldman, Marilyn French ve Kate Millett’ın kimi eserlerini Türkçeye kazandırdı. Feminist içerikli Pazartesi dergisinin yayın kolektifinde yer aldı.
"Üzülmeyin, onlar uzaktayken bile birbirlerine yakındırlar " dedi. " Ayrı yerlerde olmaları önemli değil."
Yüzünü çevirdi:
"Aynı odalarda nice uzaklıklar varken..."
Beril Eyüboğlu
Sayfa 18 - Savun Sevdam Sen Savun\Adalet Ağaoğlu
Şimdi, bu aynı ağaçların altında, aynı duvarın önünde ansızın karşılaşmalarından ürküyorum. Yapraklar, kimsenin başını süslemeye vakit bulamadan, teker teker dökülüyor. Onların, dökülen bu yapraklara karışmalarından korkuyorum.
Beril Eyüboğlu
Savun Sevdam Sen Savun\Adalet Ağaoğlu
Oysa kimi umutları, küçük bir "bugün" adına askıya almanın ne denli büyük bir çıkmaz olduğunu sanırım siz de bilirsiniz.
Beril Eyüboğlu
Sayfa 107 - Mösyö Moiz'i ben öldürmedim. / Mario Levi
44 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
John Berger'i ilk kez okudum. Bu kısa anlatı, bu ağıt, yazarın hastalık sebebiyle kaybettiği annesine yazdığı bir metin, bir yâd etme çabası; acıyla merakın ve mazi özleminin bir arada bulunduğu, resimler ve fotoğraflarla, çizimlerle dolu güzel sayfalardan oluşan acı dolu bir edebiyat eseri. Güzel kapağında dağlara ve yollara yağan karın ortasında açmış bir güneşin izini, bir gökkuşağını görüyoruz, kış yani ölümün, doğallığı ve heybetiyle bütün hayatı kuşattığı bu yerde gökkuşağı rengârenk gülümsüyor. Belki hatıralar..belki ümit..bilmem..ama yine de yaşama arzusu uyandırıyor işte. Okudukça, dayanamayıp ağladıkça ve son o güzel iki üç sayfada kendimi tamamen bıraktığımda damla damla, artık John Berger'in hayatından kesitler okumuyordum, kendi hayatıma bakıyordum, kendi hayatıma, ve kendimi Rahmanlar sahilinde , bu soğuk ama yine de güneşli günde, kayalıklarda oturmuş ağlarken gördüm, zihnimde. Hayatım boyunca hep annemi kaybetmek korkusu yaşamışımdır. Üniversitede okurken annemin öldüğü rüyalar görür ama babamı kaybedeceğimi düşünmezdim hiç... ama önce o gitti. Babam çok güçlü bir insandı benim, çevresi kalabalık, bol sevgi ve hayranlık yaşayarak, ilgisini çektiği bütün insanların yarenliğiyle geçirdi 63 senelik ömrünü ve ölümünden on yedi sene sonra bile sevgiyle hatırlanıyor. Bense onun tek oğlu olarak edebiyata sığınmış, kitaplarda okurken dahi hayal edemediğim, gözlerimin önünde canlanamayan ama kelimelerle anlatmaya kalktığımda gerçekleşen bir ormanda, bir dil ormanında, Faruk Duman'ın sevgi ve maharetle zihnimde canlandırdığı; nice güzel yazarın, eserin ve edebiyat karakterinin nefes aldığı bir dünyada yaşayan birisiyim. Bir Çehovcuyum ve Gusev'denim, bir Sylvia Plath seveniyim, ortalama bir Sait Faik talebesiyim. 45 hatta 46 yaşım bana artık herşeyin değiştiğini haber veriyor ama: cildim eskisi gibi değil, çöküyorum artık yavaştan, 6 sene önce kendini belli eden sorunlarım bana el sallıyor uzaktan yeniden, sağlık problemlerim çoğaldıkça yazma arzum artıyor, belki de hayatım boyunca hayâl ettiğim şeylerden birisi, yani Maltepe'deki o sanatoryumda ve onun o güzel bahçeleriyle çevrili, sakin, sessiz ortamında kalacak ve iyileşmeyi belki beyhude bir umutla arzu ederken, bir yandan da hastane koridorlarında, sararmış ve hastalık kokulu duvarlarına dalarak gün ve geceler boyu, gelip geçmiş nice merhum ve merhumenin anısıyla, yazacağım. Ancak Berger'in kitabı, bana sanki başka birşey hatırlatıyor inadına: şu an annem yan odada, yatağa uzanmış, dodim hemen yanıbaşında, yine gürültüyle nefes alarak, zorlanarak yatıyor ve beraber televizyona bakıyorlar... John Berger'in bölük pörçük anılarla anlattığı ama duygu olarak kitabın tamamına yayılmış ve son sayfalarda artık ağlamamamı imkânsız kılan cümleleri bana annemi düşündürüyor... yetmiş senelik ömrünü bana harcamış, heybetli bir adamın eşi olarak yaşadığı güzel yıllardan sonra kitaplarıyla başbaşa yani evde:) kalmış bir oğulla yaşayan, kütüphaneyi temizlikçi kadınla silerken hayatından bezen ve birkaç aydır devam eden kütüphane tasfiyemi memnuniyetle karşılayan annem, yani liseye dek her sabah, sabahın köründe benimle kalkıp, beni uğurlayan bu kadının buruşmuş elleri bana yine sarılıyor sabahları, yorulmuş gözleri yine de ümitle bakıyor ve yolcu ediyor beni, bana bakıyor ama kırk beş senedir bakıp da kendisine aşina ve onu seven bir yabancıyla yaşadığından habersiz, ümit ediyor, oysa ben kütüphanemi boşaltmaya devam ediyorum, torbalara konmuş eski kitaplar gönderilme zamanını bekliyor, bir çok poşet ve torba içerisinde sıra sıra dizili kitaplara bakarak bana "peki bunlar ne zaman gidecek ?" diye soruyor annem... yorgun ellerine bakıyorum annemin, "yarın" diyorum, "yarın göndereceğim onları". Bazen komşularıyla bir araya geliyor, benden veryansın ediyor, ya da memnun gülüyor hayatından, veya bazen somurtuyor, aynen şu anda olduğu gibi, kapıyı açarak, dodi yanıma gelirken, "ışığı kapa" diyor bana. Anneme bakıyorum ben de, ve onda büyük bir emeğin insanın belini nasıl büktüğünü, umutların hiç bir zaman tükenmediğini, ümit etmenin en insanca yönlerimizden birisi olduğunu görüyorum, ümit ediyor o çünkü, hâlâ ediyor. Berger'in annesinin ümitleri peki? Berger'in kitapta annesini hatırlama biçimleri zaten kitabın ilk sayfasındaki iki sayfaya yayılmış fotoğraftan belli: kitaplar, yazı makinesi, çalışma odası, ama inadına kitaplar, kitaplar, kitaplar... Berger annesini yazdıklarıyla, yaptıklarıyla hatırlıyor, bazen resimlerle, bazen çizimlerle, bazen fotoğraflarla önümüze koyuyor onu. Acı çekerken bile güzel olduğunu söylerken, "güzelliğin kıyas kabul etmezdi" diyor annesine. Peki ben annemi kaybetmiş olsam onu nasıl hatırlardım, böyle bir kitap yazmış olsaydım? Mavinin en koyusu gözlerinin olduğu bir fotoğrafla, çocukluğumda beş sene yaşamış olduğumuz evimizin güzel bahçesinde çekilmiş fotoğrafımızla başlardım belki. Her sabah, bugün bile, aldığım öpücüğün, artık yorgun, yorulmuş, çökmüş yanakları yanaklarıma değerken hissettiklerimle, bunca sene yaşadığımız bu hayattan hatıralar ve fotoğraflarla devam ederdim ve ardından bana 80'li yıllarda ptt'nin başlattığı bir kampanya için yazdığı ve 2000 yılında teslim edilmesi gereken o mektupla bitirirdim kitabımı: ilkokul mezunuydun ve yazın kargacık burgacıktı, ama ne güzel anlatıyordun anne, 86 yılında yazmıştın, yani ben 15 yaşındaydım ve elime 30 yaşımda geçecekti mektubun. Ptt'ye vermediğin o mektubu senelerce bulamadın ama, bohçalara mı bakmadın, kütüphaneyi ve kitapları mı didik didik etmedin, değil mi? Bulamadın, çünkü onu ben aldım, sakladım, ve ara sıra okuyarak ağlarım hâlâ. Çünkü artık 30 yaşında değilim, ve hiç birşey ne senin ne de benim istediğim gibi olmadı... mektupta övünerek, gurur duyarak bahsettiğin o insan da ben değilim...ama hayat böyle..senin ve benim hayatımız, şu dünyada misafir nice insanın hayatından neden farklı olsun ki? Hakikaten bir kum tanesiyiz her birimiz. Bu rüzgâra karşı kim durabilir? Kim durdurabilir yorulmak bilmeyen koca kaderin tekerini? Milyarlarca hayattan öğütülen nice insan hikâyesiyle koca devran döner durur.. Ama seneler önce sen işte böyle umutluydun...Umutlarınla sen ne kadar güzeldiniz ve ne kadar güzelsiniz, hâlâ, anne. Aynen yazarın bahsettiği gibi...

"Nerdesin, annem? Ölülerin asıl mekânının hiç bir yer olduğunu söylemişti birisi. Ama bu ne demek oluyor? Bizim hayatlarımızda bunun karşılığı yok. Hiç bir yerin neresi olduğunu bilmiyoruz biz".

Gözlerim dolu dolu okudum, yazar annesinin yokluğuyla içi acıyarak onu hatırlıyor ve o boşluğun acısıyla bütün ruhu titriyordu. Son iki sayfada ise artık okuyamıyordum ağlamaktan... Okumam bitince kalktım ve annemin odasına geçtim: artık ışığı kapamıştı, televizyonda görüntüler geçiyor, baş örtüsü başını iyice örtmüş, üzerinde hem yorgan hem battaniye, sessizce uzanıyor, ben de yavaşça yanına eğildim . "Ne oldu gene?" diye çıkıştı bana, saçına dokunmamdan hiç hoşlanmaz, ama yine de alışık bu hallerime. Ölülerin asıl mekânının neresi olduğunu o da ben de biliyoruz ve bizim hayatımızda bir karşılığı var bunun. Hiç bir yer diye bir yer bilmiyoruz biz çünkü...Anneme bakarken bunu düşündüm. Başımı başına yasladım . Derken.... karanlık odada bir ümit ve teselli ışığı yavaş yavaş büyüdü, karanlıkta göremediğim ama ezberimdeki o masmavi gözlerinde, büyüdü usul usul, ağırdan ve sonra, odada hiç karanlık kalmadı....
188 syf.
·2 günde
BARBARLARI BEKLERKEN

Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
Bugün barbarlar geliyormuş buraya.
Neden hiç kıpırtı yok senatoda?
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
Senatörler neden yasa yapsınlar?
Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.
Neden öyle erken kalkmış imparatorumuz,
şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
başında tacı, törene hazır?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz.
Bir de koca ferman hazırlatmış
ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.
İki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
Neden böyle yakut bilezikler, parlak,
görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
Ellerinde neden böyle altın,
gümüş kakmalı asalar var?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.
Ünlü konuşmacılarımız nerde peki,
neden herzamanki gibi söylev çekmiyorlar?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.
Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
neden herkes dalgın dönüyor evine?
Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
barbarlar diye kimseler yokmuş artık.
Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.
Constantino KAVAFİS

Çeviri:
Cevat ÇAPAN


Asli Barbarlar olarak sınırlar çizdik, tel örgüler hazırladık, duvarlar diktik, gözcü kuleleri oluşturduk, mayınlar döşedik, kimyasal silahlar kullandık, ufak çocukları öldürdük, akla gelen her türlü vicdansızlığı yaptık ve bunların hepsini yaptıklarımızdan habersiz veya yaptıklarımızdan mağdur olan ve bizim adlandırmamızla "barbar" diye nitelenen insanları uzak tutmak gayesi ile yaptık...

Aynı adı taşıyan kitabı bulunan Kavafis de şöyle soruyor?

"Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza."

Güngör Dilmen kısa oyunu olan Misyoner'e şöyle bir giriş yapmıştı;

"
Hmm.. kumsalda birtakım ayak izleri var.

Ayak izleri kara, demek bu adada
karaderililer yaşıyor.

Bu kemikler de beyaz
demek kumda ayak izlerini bulduğum bu beyaz adamları yemişler
demek bu yerliler yamyam
ben yamyamlı bir adaya düşmüşüm
Ama yalnız değilim.
Usa var yanımda. Öyleyse görevim başladı
ben bu adaya bu yamyam yerlileri
İsa'nın ordusuna kazandırmak için gönderildim.
Geminin batması bir kaza değil
misyonumu yapabilmem için bir vesileydi."

İşte asıl barbalar Misyonerler, istilacılar yoktan yere düşman yaratıp kendine yeni alan yaratan emperyalist güçlerdir şimdi barbar kalmadı dünyanın her yerini istila ettik şimdi ne yapacağız? Şimdi kendi kendimizi yok etmenin sırası mı?...


John Maxwell Cooetzee hayali bir imparatorluğun sinir ucunda barbaları bekleyen güvenlik noktasına değinerek aktarıyor bize kimin barbar olduğunu hem de bir yargıcın içsel hesaplaşmaları üzerinden bekliyoruz barbarları...

Güney Afrika'nın sömürü düzenine başkaldırı olarak adlandırılan bu eser ün kazanarak evrensel emperyalizmin sömürü anlayışına ve kimin uygar, kimin barbar olduğu sormamızı sağlayan birb eserdir elimizdeki kitap.

Sınır güvenliğini sağlamak üzere bir takım asker ve onları denetlemek üzere de bir Yargıç vardır.

Yargıç vergileri toplar zamanını kitap okuyarak, avlanarak ve hayat kadınlarının olduğu hanlara gidererek geçirir rahat bir yaşam yıllardır rutin işler ve emekliliğine yaklaşan bir yargıç...

Barbarların ordu hazırlığında olduğu ve isyan başlatacakları istihbaratı ile bölgeye yakalanan asilerin sorgulamarını yapmak üzere Albay Joll gönderilir artık eski rutin bozulacak kraldan çok kralcı olan albay sudan bahanelerle insanları göz altına alacak işkenceler yapacaktır, bir gün hırsızlıktan göz altında olan üç kişiden biri işkence de öldürülür ve yargıca doğal ölüm diye lanse edilir yargıç hücreye gider ceset torbası hâlâ diğer şüphelinin yanındadır diğer şüpheli de öldürülen adamın oğludur, döve döve öldürdüldüğünü gören yargıç için artık içsel hesaplaşmalar başlayacak ve huzursuzluğu her gün biraz daha artacaktır.

Albay işkence zoru ile öldürdüğü adamın oğluna barbarların bir isyan hazırlığında olduğunu söyletir ve bunu bahane ederek isyancı avına çıkar bu av sırasında ilk olarak masum balıkçılar yakalanır getirilir süren bu hayali düşman bulma avında sayısız işkence ve sayısız taciz tecavüz gerçekleşir..

İşkence altındakiler serbest bırakılır geri de genç bir kadın gözleri hasar görmüş bir sekilde bırakılır Yargıç ona sahip çıkar aralarında bir duygusal bir yakınlasma da gerçekleşir lakin topraklarından alınıp burada onun merhametine bırakılan bu kızın durumu üzerinden içsel sorgulamar yapmaya devam eder ve aslında onun kızla olan yakınlaşması bir yanılsamadır ve mekanın asıl sahipleri kimler diye sorgularken şöyle diyecektir bizlere:

"Nefretle nasıl başa çıkılır, özellikle bu nefret, yemek yeme alışkanlıklarının başkalığı ya da göz kapaklarının biçimindeki ayrılıklar gibi temelsiz nedenlerden kaynaklanıyorsa… Keşke şu barbarlar ayaklanarak bize ders verseler de, onlara karşı saygılı olmayı öğrensek! Biz bu toprakları kendimizden sayıyoruz, İmparatorluğumuzun bir parçası, alışveriş merkezimiz. Ne var ki insanlar, yani barbarlar, hiç de bizim gibi düşünmüyorlar. Yüz yılı aşkın bir süredir buradayız. Çölün bir bölümüne sahip çıkarak sulama kanalları yaptık, tarlaları ektik, sağlam konutlar kurarak çevrelerini surlarla kuşattık ama onlar bizi gene de geçici sayıyorlar. Aralarında hala eskiden bu toprakların göl kıyısınca alabildiğine uzanan, kışın bile zümrüt gibi yeşil bir çayır olduğunu atalarından dinlemiş ihtiyarlar var " (sf 64)


Hazırlık yapar kızı topraklarına geri götürecektir çetin bir yolculuk kar fırtınası geçilmesi gereken uzun bir çöl yolculuğu sonrası kızı teslim eder kızı teslim ettiği göçerler ile arasında bazı mal alışverişi olur sonrasında uzun geri dönüş yolculuğu başlar ..


Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak yargıç barbarlara işbirliği yapmaktan suçlanıp görevinden alınacak Albay hem yönetime hem de yargılama işlerini eline almış olacak..

Şehirde eski huzur ortamı yok olacak yapılan her yağma her hırsızlık barbarlara mal edilerek bir sömürü düzeni başlayacak, Yargıç işkence gören barbarlarla aynı hayatı yaşadıkça onların insani yönlerıni keşfedecek ve asıl barbarın İmparatorluk ve onun Albay'ı ama bu artık önemi olmayan bir farkındalık çünkü kendi onuru da kendi hayatı da esir alınmıştır artık şöyle bir soru yöneltecek bize:

"Sudaki balıklar gibi, gökyüzündeki kuşlar gibi, çocuklar gibi yaşamamızı olanaksız kılan nedir? Suç imparatorlukta mı?”

Ortada bir suç varsa bu suç imparatorluğuna müsade eden insanlıktadır...

2020 yılındayız ve hâlâ içimizdeki barbar yaşamaya devam ediyor hâlâ çocukları öldürüyor kadın cinayetlerini gerçekleştiriyoruz ve hâlâ oldukça benciliz sadece kendimizi ve kendi çevremizi düşünüyoruz...


Güney Afrika dilinde “ayrılık” anlamına gelen “Apartheid (Irkçılık Harekâtı) 1948- 1994 yılları arasında beyazların siyahilere ve yerlilere karşı uyguladığı faşist rejimdir. Yarım asır yurtlarında yabancı muamelesi gören, her türlü baskı ve şiddete maruz kalan siyahiler beyazlardan kurtulsa da beyazların kurduğu siyahi hükümetler aracılığıyla sömürülmeye devam ediyor çünkü tüm insanlık biliyor ki maddi güç için sömürü düzeni gerekiyor ve tüm insanlar boyun eğiyor ki bir avuç siyasi diktatör tüm sömürü düzenini yönetiyor...

Şu alıntı ile bitireyim;

"Bazı insanlar haksız yere acı çektiğinde," derdim kendi kendime, "acılarına tanık olanların kaderi bunun utancını hissetmektir."

Yetmez bu utanç ama en azından bunu başarabilecek düzeye gelelim ve utanalım...
44 syf.
Etkileyici bir ağıt kitabı.. Hasta bir annenin ölümünden sonra yazılmış.. Anneler unutulmaz, anne yokluğuna alışılmaz. Bu kitapta da annenin varlığına duyulan hasret ve özlem, sanatçının eskizleriyle birlikte çok içten anlatılmış. Her bir anı yazarımızın zihninde bir bir canlanmış.
İçinizi sızlatarak, bir çırpıda okuyabileceğiniz bir kitap.
112 syf.
·2 günde·10/10
John Berger'le sohbet eder gibi bir kitap. Öyle güzel ki. Sanki bir fincan kahve eşliğinde eşsiz bir dostunla konuşuyor gibi. Ben o kadar çok etkilendim ki rüyamda kendisiyle edebiyat üzerine melodik cümlelerle saatlerce muhabbet ettik. Kendimize yeni bir iletişim biçimi belirledik. Sözcükler melodik olarak çıkıyordu. Ahhh nasıl güzel bir rüyaydı. Şimdi kitabı bitirdigimde biliyorum ki John Berger en sevdiğim arkadaşlarım arasına girdi. Kendisini tanımak için kitaplara başvuracağım bir dost.
216 syf.
·Puan vermedi
William Saroyan'ın "İnsanlık Komedisi"ni okudum. Saroyan kökleri bu topraklara dayanan Bitlis'li bir Ermeni. 1908 yılında Amerika'ya göç etmişler. Saroyan orada doğmuş. Ama sonra yaşamının bir bölümünde hem Bitlis'i ve Ermenistan'ı ziyaret etmiş. Yazarla ilgili bu minik bottan sonra romana dair düşüncelerimi yazayım. Saroyan, bu romanı yazdıktan sonra kendisini çok eleştirmiş. ABD hükümeti tarafından kendisine sipariş edilen bir romanmış. İkinci Dünya Savaşı'nda halka hem biraz moral versin hem de askerliğe bakışı olumlasın diye yazdırmışlar. Ama roman hiç de öyle savaşa methiyeler düzen, ne de askerlik mesleğini kutsayan bir metin. Küçük bir yerleşim yerinde birkaç çocuğun gözünden savaş zamanı yaşamdaki değişiklikler ve kaybedilen canların arkasından yaşanan acıları anlatmış Saroyan. Geçen Jale Sancak yazmıştı sade dille yavan, yalınkat dil arasında fark vardır, iyi ayırt etmek gerekir demişti, Saroyan'ın dili "sade" bir dil. Zaten Saroyan hikayeyle okuyucu arasına girecek bir anlatım tarzından uzak durduğunu söylemiş defalarca. Onun için aslolan hep hikaye imiş. Güzel bir kitap. Cambazlık, lafı eğip bükmek, öyle şaşı bak şaşır bir kurgusu yok, samimi, içten, askerliği olumlasın derken neredeyse askerlik karşıtı bir metne dönecek bir roman yazmış Saroyan, sipariş üzerine İyi okumalar... #insanlıkkomedisi #williamsaroyan #arasyayınları #roman #dünyaedebiyatı #neokusam #neokudum #tavsiyekitap #kitaplık #kitap #book #zorbakitabevikafe #bookstagram #instagram
44 syf.
·Beğendi·10/10
Bir kitapta çok betimleme yapılmasını sevmeme rağmen Berger'in kalemine hayran kaldım. Dilinin yalınlığı muhteşem ötesi. Hele kitabın naifliği; Berger'in vefat eden eşine oğlu ile yazdıklarından oluşuyor kitap.
44 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Yaklaşık iki sene önce okuduğum bir kitaptı. Bugün rafda gördüm. Paylaşmak istedim. Çünkü benim için çok değerli bir kitap. Onunla yaşantımız var. Ne zaman anne ile çocuk arasındaki o ince çizgiyi düşünsem ya da bu durumla ilgili bir anım olsa elime bu kitap geçer. Bazen üzerine ağladığım bile oldu. Bu yüzden cidden herkesin okuması gerekenlerdendir.


Dili basit , anlatım tekniği ve biçimi gayet yerli yerinde olan bir kitap. Bu kitabı okuduktan sonra ünlü yönetmen Ingmar Bergman' ın Güz Sonatı filmini izledikten sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Teşekkür Ederim..
44 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
John Berger'ın eşi Beverly Berger'ın (Yves Berger'ın annesi oluyor) ölümünden sonra ona olan özlemi ve acılarını harmanlayıp yazdıkları kitaptır. Berger'ın eşinin yazarlık sürecinden ne kadar büyük rol oynadığını bu kitapta daha iyi anlıyoruz. Bir ağıt kitabı olduğundan bir oğulun annesine ve bir eşin karısına duyduğu özlemi açıkça dile getirmektedir. Berger'in yazdığı notları bilgisayara geçirmiş ve ona çeşitli kitaplar seçerek okumasını sağladığını açıkça ifade ediyor. Boş zamanınızda kafa dağıtmak ve Berger'la tanışmak için okunabilecek kitaplardan biri olma özelliğini taşıyor.
112 syf.
·6 günde·9/10
hoşbeş, "görüşmek üzere omlet" diyerek kitabın kapağından itibaren içine çekiyor.
john berger öyle güzel yazmış ki, tam bir hoşbeş olmuş. sanki kitap okumuyor da yakın bir arkadaşla sohbet ediyormuş gibi samimi... sıkı sıkı sarılmak, sabahlara kadar sohbet etmek istiyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Beril Eyüboğlu
Doğum:
İstanbul, 1935
1935’te İstanbul’da doğdu. Üç çocuk annesi. İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümünü bitirdi. Mensucat Santral ve İstanbul Teknik Üniversitesi yuvalarında kurucu ve yönetici olarak çalıştı. G.G. Marquez, J.M. Coetzee, W. Saroyan, Emma Goldman, Marilyn French ve Kate Millett’ın kimi eserlerini Türkçeye kazandırdı. Feminist içerikli Pazartesi dergisinin yayın kolektifinde yer aldı.

Yazar istatistikleri

  • 751 okur okudu.
  • 51 okur okuyor.
  • 1.153 okur okuyacak.
  • 17 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları