Cemal Yardımcı

Cemal Yardımcı

Çevirmen
7.9/10
100 Kişi
·
296
Okunma
·
1
Beğeni
·
51
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
336 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Çok yorucu bir okumadan geldim, kitaba dair ne anlatabilirim diye düşünüyorum dünden beri.

Kitabın “e” harfi bulundurmayışı, çevrildiği diğer dillerde de “e” harfi kullanılmadan çevrilmiş olması tam bir reklam kampanyası olmuş. Yazarın bunu “Auschwitz” kampında “kaybolan” annesine ithafen yazdığını okumayan da kaldıysa tekrar belirtmiş olayım. E harfi kullanmamak demek bir kitabı yazarken sadece içeriği değil biçimi de kurgulamak demek. Kitabın kategorilendirildiği alandaki en başarılı örneklerden birisi sayılmasının da sebebi işte bu biçim kaygısı.

Neyse efendim bu e harfi olayına kanıp okumaya başladım kitabı; ama ilerlemeye çalıştıkça kitap bir bataklık misali ilerlememe engel oluyor sanki, okuyorum anlamıyorum, okumak istemiyorum, zorluyorum… Zaten okuduğum sırada göçebe yaşam tarzını benimsemiş, tekerlekli valizi ikinci kolunun yerini almış ilçeler ve şehirlerarası bir gezgin modumdayım. İçimdeki şeytan “Yarım bırak en iyisi, zaten bir halt anlamıyorsun! Uzaklaştın da kaç gündür zaten!!” diye dürteleyip duruyor, ben direnmeye uğraşıyorum.

Kitap Anton Ssliharf adlı karakterin uyku sorunuyla başlıyor. Bu karakterimizi bir türlü uyku tutmuyor ve karakter buna çözüm arıyor. Hatta bu bölümü yazar “Uyuyan Adam” isimli kitabına atfetmiş. (“Burada, bir zamanlar yazdığımız bir romandaki gibi mışıl mışıl uyuyan bir adam anlatılır.” – Anton Ssliharf kısmı/ 1. Bölüm açılış yazısı… ) Karakter rüya mı görüyor, kafasında mı kurguluyor, kendisi bir roman mı yazıyor gibi pek çok soru işaretleriyle boğuştum. Sonra işe polisiye kısım giriyor, Anton kayboluyor, sonra günlüğünden ve kendilerine yollanan mektuplardaki ipuçlarından yola çıkarak onu aramaya çıkan arkadaşları da bir bir kaybolmaya başlıyor.

Bu kısımlar tam bir işkence... Kitap ne anlatıyor, konu ne, olay ne... Tam bir keşmekeş var, içinden çıkmaya çalışırken anlamlandırmaya çalıştığınız kısım daha da bir artıyor. Bu kısmı okurken bir noktadan sonra anlama işini akışına bırakıp anladıklarımla yetinip, ileride bir düzene oturacağına dair inancıma tutunarak okumayı sürdürdüm. Keşmekeşin düzene oturması yaklaşık 14. Bölüme doğru oluyor, 14 bölüm böyle yarı anlayıp yarı anlamlandıramayarak gidiyor. Buraya kadar sabredip okumayı bırakmazsanız sanki okuduğunuz kitaba sihirli bir değnek değmiş gibi kitap bambaşka bir hale geliyor ve tüm kördüğüm yavaş yavaş gözünüze nakış gibi gelmeye başlıyor. #25647119

Başında anlamlandıramadığınız tüm olaylar keyifli bir şekilde birbirine bağlanıyor. Yazar da bunu aslında bize taa kitabın başında söylemiş fakat kurguyu yakalamaya çalışırken bunun farkına varmak zor. #25648503

Gizem çözülmeye, hikaye şekillenmeye başladıkça kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz. Ben 7 saatlik otobüs yolculuğunun nasıl bittiğini anlayamayacak kadar kaptırdım mesela kendimi bu noktadan sonra.

Kitapta yazarın sık sık kitabı okuyucuyla birlikte yazıp-okuyormuş gibi bir his vermesini çok sevdim, bizim okurken kaybolmuş hissettiğimiz kadar, yazar da yazarken kaybolmamak için belki de hatırlatma notlarını kitabın içine saklamış ve bunu kurguya çok başarılı bir şekilde yedirmiş. Sanki bu kısımdan sonra böyle yazmayı düşünmüştüm, tekrar nereden bağlayacağımı görmek için okuduğumda unutmamak adına bunu da buraya yazayım şeklinde bir yol izlemiş. Tabii bu benim uydurmam da olabilir. =) #25627947

Bu kitapla birlikte adını duyduğum, kitabın da en önemli örneklerinden sayıldığı “Oulipo” (Ouvroir de littérature potentielle, anlamı; "potansiyel edebiyat için atölye) diye bir akım varmış, bu akım Fransız edebiyatında hatırı sayılır bir yere sahip, edebiyat ile matematiği harmanlamış, içeriğinde bulmacalar, labirentler, iç-içe geçmiş karmaşık hikayeler barındıran farklı edebiyat tarzları yaratmayı amaçlıyormuş. Şimdi bu akımla ilgisi var mı ya da neyle ilgisi var bilmiyorum ama kitapta çok fazla 3, 6 ve özellikle 29 rakamı vardı. Bunlar bir yere bağlanır umudu ile epey bir not aldım farkına ilk vardığımda fakat sonra başa çıkamayıp bıraktım, üzerine oldukça kafa yorsam da bir sonuca varamadım, varabilen veya bir bilgi bulabilen olursa yorumda konuşalım üzerine lütfen. Sadece sayı değil aslında ak sözcüğü de çok fazla vardı ama bunları çıkarmaya üşendim. :) Şuradaki ekran görüntüsünde, şizofrenik şekilde Lost’taki sayılar gibi takıntı yaptığım sayılarla ilgili bir takım notları görebilirsiniz. =) https://i.hizliresim.com/g9QMAR.png

Yunusla ilgili de bir metafor var sanırım bu da en sık kullanılan sözcüklerden birisiydi.

Bir sürü yazar, heykeltraş, kitap, sanatçı adı geçiyor. Takip etmekten sıkılacağınız kadar çok. :-x

Evet kitap alışık olduğumuz tarzın çok dışında ve belki de bu sebeple okunması oldukça zahmetli, fakat yazar arada bizi kitap kahramanı yaparak nasıl bir yol izlediğimizi, izleyeceğimizi yazmış ve bir nevi özür gibi kitabı böyle yazmasındaki amacını belirtmiş. Kitabın giriş, gelişme, sonuç biçimsel kaygısını linklerdeki alıntılarda özetlemiş. #25626286 #25626368 #25626543 #25630943 #25630974

Böyle cebelleşip okuyup bir yere varabildiğim kitaplardan daha ayrı bir tat alıyorum bitirdikten sonra. Hep aynı tarz kitaplar okursak, nasıl etrafımızdaki farklılıkları kabullenebiliriz ki zaten… Bu yüzden sıkılsanız da, okumaktan soğusanız da pes etmeyin derim; belki de Lowry’nin dediği gibi “Kim ki yorulmadan uzağa, daha uzağa koşmaya gönüllüdür ancak onu kurtarabiliriz.”
336 syf.
·4 günde·4/10
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

Şimdi ben buraya neden çıktım? Niçin çıktım? Nasıl çıktım? Bunu izaha gerek yok. Gördünüz yürüdüm çıktım. Ama çıkmamış da olabilirim. Çıkmışsam çıkmışımdır, çıkmamışsam çıkmamışımdır. Görünen köy uzakta değildir. Buraya çıktık da sonradan çıkmadık mı dedik? Bunlar birtakım uydurma laflardır. Sahi ya ben buraya neden çıktım. Kim çıkardı ulan beni buraya?! -Kemal Sunal

Replikten alıntıladığım ilk paragrafta bahsedildiği gibi karakterler neyi, neden yaptığını bilmez. Kim, nerede, neden olduğunu bilmez. Sonra birden bir şeyler olur, birileri birilerini dövmeye, birilerine sövmeye başlar. Olay örgüsü kayıp. Kelimeler zaten kayıp. Zaman desen kayık... Romanın ana dili olan Fransızca'da hiç "e" harfi kullanılmaması bir sebebi olduğu için anlarım fakat bu Türkçe'ye de böyle çevrilmek istendiğinde çok zorlama kelimelere, cümlelere ve dolayısıyla da bir kitaba dönüşmüş. Eğer Fransızca biliyorsanız bu kitabı lütfen ana dilinde okuyunuz. Kitaba başlamadan önce incelemeyi de "e" harfi kullanmadan yazayım dedim, o konuda bile şevk bırakmadı namussuz.

Verdiğim 4 puan Perec'in neredeyse tüm hayatı boyunca Paris'te yaşamış olup da Paris'e duyduğu aşktan dolayı böyle çok kültürlü bir roman yazmış olması. Ayrıca kitabın Son Durak filmini andırması. Sanki ölümün kovaladığı birtakım insanlar var fakat ölüm bile kaybolmuş bunların arasında o kadar garip bir durum. Olumlu yön olarak bazen kendinizi karakterlerin arasında yaşanan dönüşlü bir ölüm vakasının Konya'daki semazenlerin dönüşüne benzetildiğini, bazen Ankara'daki polislerle makara kukara yapıldığını, olumsuz yön olarak da bazen düşüneceğiniz her türlü hayvana tecavüz için arzu duyan bir adamı okuyabiliyorsunuz.

Sanırım bu romandaki her karakter için Athena'nın Bu Adam Fezadan şarkısındaki şu sözler söylenebilir :
Aldatılmışsın, sevdin sanarken
Kaçırmış son treni de koşmaz
Kaybetse de ne fark eder

Ayrıca kitabı okumadan nasıl bir kitap olduğunu anlamak isterseniz sizi şuraya alalım : https://twitter.com/...s/894297209537277957

Not : Bu romanı okuyanlardan tek bir şey bile anlayan olmuşsa yorum olarak yazabilir ya da mesaj kutumu yeşillendirebilir, zira benim kaçırdığım noktalar da olmuş olabilir.
96 syf.
·1 günde·9/10
Okuduğum ilk Georges Perec eseri...

Bir askerin, Fransız işgali altındaki Cezayir'e gitmemek için çavuşundan onu çürüğe çıkarmasının uzun öyküsünü okurken gülümsemekten kendimi alamadım. Sebebi ise yazarın nüktedanlığı. Bir olayı anlatırken kurduğu cümlelerin ekleri anlamsız da olsa kafiyeli. Bu da okurun gülümsemesine sebep oluyor. Yazar sanki karşınızdaymış da sizinle sohbet ediyor gibi bir izlenime kapılıyorsunuz. Adı her sayfa da değişen Yunan asker, Karalelli, Karakiri, Karapşu'ya yardım etmeye çalışan çavuşu ve bir düzine askerin, savaşın kötülüğü üzerine Karalelli'yi göndermemek üzere yaptıkları esprili, zihin yorucu, merak uyandırıcı planlarını okurken, yazarın ara ara okurlara hitap etmesi ise çok hoştu...

İçinde barındırdığı bir çok yabancı kelime ise kitabın son sayfalarında okuyucuya sunulmuş...
Keyifli okumalar...
336 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Herkese merhabalar. Kitap hakkında spoiler vermeden nasıl inceleme yazacağımı düşünüp durdum ve çözüm bulamadım. Sadece kitabın arka kapağından ve az çok internet üzerinde yapılan yorumlardan cesaret bularak kitap hakkında birkaç cümle yazabildim. Kitabın asıl yazarı Georges Perec bu kitabını Fransızca’daki harf sayısı kadar bölümlere ayırarak yazmış. Fakat kitabın ikinci yazarı olan Cemal Yardımcı (ikinci yazarı diyorum çünkü kendisini 5. bölümde yaptığı zorunlu açıklama ile öyle görüyor ve siz de kitabı okuduğunuzda hak vereceksiniz ona) kitabı Türkçe’ye kazandırırken, bölüm sayısını Türkçe harf sayısı kadar yani 29 bölüm olarak değiştirmiştir. Hatta kitabı okurken 29 sayısıyla gereğinden fazla bir şekilde karşılaşacaksınız. Bu değişiklik çoğu kişi tarafından eleştirilirmiş falan. Ama bence ilginç olan bu değil tabiki de. Kitabı ilginç kılan asıl George Perec’in 300 küsür sayfayı kesinlikle “e” harfini kullanmadan yazmasıdır. Ve daha ilginç olanı da Cemal Yardımcı’nın da kitabı Türkçeye çevirirken içinde “e” harfi geçen 23.819 Türkçe kelimeyi asla kullanmamasıdır. Peki neden “e” kullanılmamış? Yahudi asıllı George Perec’in İkinci Dünya Savaşı Döneminde kaybolan ve daha sonra ölüm haberi gelen annesinin bu durumuna atıfta bulunduğu söyleniliyor.
Kitap bir süredir uykusuzluk sorunu ile boğuşan Anton Ssliharf’in aniden kayboluşuyla başlıyor. Anton Ssliharf kaybolmadan önce yakın dediği arkadaşlarına içeriği aynı ve gizemli sayılacak bir not gönderiyor. Bu notu alan tüm arkadaşları birleşip onun kayboluş öyküsünün arkasındaki gizemi bulmaya çalışıyor. Kitap 15, 16 bölüm boyunca hiçbir şekilde anlaşılır değildi benim için. Okurken sadece istemsiz bir şekilde “e” harfi aradım, çok iyi bir polisiye roman okuyucusu olduğum için de verilen ipuçlarını kaçırmamaya çalıştım. Fakat daha sonra boşa çaba gösterdiğimin farkına vardım. Çünkü bu kitap bir polisiye kitap değil ve burada verilen hiçbir ipucu da sizi çözüme götürmeyecektir. Kitabın ancak sonunda sorularınızın cevabını alabilirsiniz. Bu yüzden kitabı okurken bir şeyler yakalarım diye kendinizi asla yormayın sevgili okur arkadaşlarım. Karışık olay örgüsüne rağmen değişik bir yazım şekliyle yazıldığı için okuyucunun merakını uyandırıp, bir solukta okunulmasını sağlıyor.
Şimdiden herkese iyi okumalar diliyorum.
336 syf.
·Beğendi·Puan vermedi·
Burada analizin niçin, nasıl yapılacağı, şahsi kıskançlıklar anlatılır.

Yapmış olmak için yapmaktansa parmakları taşın altına sokma vakti. Bazı kitaplar paylaşılmazdır. Çakıl taşlarına odaklananların inciyi, onun ağırlığını anlayamayacağı “hissi” - bazılarınca “önyargısı”, bazılarınca “aşağılaması”- damarlarımdaki hükmünü bir an olsun azaltmıyor. Yazardan, onun “Kayboluş”undan konuşmanın zaruri olduğunu sanmam. Romanın anlattıklarındansa anlatmadıklarına odaklanmak daha lüzumlu göründü bana. Kalanını romanı okuyup anlarsınız. Akımları bilip hafızamda tutma hamallığını yapamayan biri olarak yalnızca alabildiğim haz, ortaya koyabildiğim çaba olarak analizini yapmaya çalıştım kitabın. Harika PR çalışması olarak adlandırmaktansa yapılan çalışmanın zorluğunu yaşamaya çalışmayı, yazarı anlamayı arzuladım. Kısacası “ O baştan çıkarıcı yosmanın arzusuna uydum.”. Ancak biliyorum ayağımı ayakkabılarına sokmaktan fazlası olamayacak yaptığım.


Burada,kayboluşları anlatan bir romanın noksanlığının yarattığı haz, savaşın kaybının mutluluğu anlatılır.

Kaybolma vaktidir bir daha bulunması için...
Hasan Ali Toptaş’ın açtığı noksanlığı kapatma arayışındaydım. Kitap okumanın hazzının doruklarına çıkartması, zorlaması aradığım ilk şarttı. Kullanılan sözcük güruhlarının oluşturduğu bütünün sanat kokulu olması lazımdı. Bununla kalmamalı olayların kurgusu okumaktan caydırmamalı, kitaba bağlamalıydı. Düşünüp durmalı, bir ipucuyla yargısız infazlar yapmalıydım. Sonrasındaysa yüzümü asmalı yanlış olduğumu anlamalıydım. Haklı olmaktansa haksız çıkmanın mutluluğunu arzuluyordum uzun lafın kısası.


Burada, uğruna harp yapılacak olanın bulunması, bulunanın bulunmuş olanlarla aynılığı anlatılır.

Bulunma vaktidir bir daha kaybolması için..
“Kayboluş” uzun zamandır okumayı arzuladığım ancak fırsat bulamadığım bir kitaptı. Kısa bir araştırmanın sonucunda düşman bulunmuştu. Arzuladıklarımın iktidarı altına gönüllü bir girişti bu.
Calvino kokulu, Hasan Ali hissiyatlı.. Noksanlığımın fazlalığından mı bu kadar aynı hissiyatları taşıyordum, kararı okuyuca bırakıyorum. Ama bir zamanlar aldığım dozajın yarattığı baş döndürücü tadı aldırmasının hayalini kuruyordum.
Ağa bağlı olduğunuz anda -sizin dahi şahsi olarak hakkınızda hayalini kuramayacağınız bilginin sahipliğinin başlarına aktarımı-ayrıca bunun sizin aldığınız hazzın arttırılması için kullanılması hayatın tüm alanlarında algoritmaların olduğunun, olacağının ispatıdır. Bir kitabın yazılmasında olmamasını düşünürdüm, ancak itinayla örülmüş tüm sözcük gruplarının toplandığı Kayboluş, Calvino -ya da aynı tarzda yazan varlığını duymadığım başkaları- gibi yazarlar sanattan çok insanların haz almalarının dahi bir mantığa oturmasını sağlamışlardır.
Bazı kitapların çıt çıkmayan ortamlarda - sanki ıssız bir adada yalnız başına misali- okunma zorunlulukları dikkatimin yönünü oraya kaydırmamamla sonuçlanırdı, bu da bulunmuş olanlarla aynılığıydı.


Burada, ortada olmayanın farkına varılmasının şartları, kısıtlamaların kabulü, hafif hafif Pisagor, şahsi hatalar, hadsizlik anlatılır.

Bir noksanlık ancak farkına varıldığında yakalanır. Olmayan harfin yokluğunun pişmanlığının - kullanılma olasılığı var olup da kullanılmayacak olan tüm sözcük kalabalığının okuyucunun alacağı hazzı azaltmasının- daha başlangıçtaki kabulü, yazarın çabasının şayanı takdir bir girişim olmasını sağlamakta. Yirmidokuz harfin anlamlı kombinasyonlarındansa sayının bir azaltılarak anlamlı kombinasyonların daha fazla azalacağını ispatlamayı Pisagor’culara bıraksam da, bir harfin sizin arzunuz dışında sizin avucunuzdan alınmasının hayalini okura sunmak boynumun borcu olarak düşünüyorum.
Okunduğu anların istisnasız tüm hududunca insan dürtüm bana ağır basmış, okumaktansa kullanılmayanı arayıp durmuş, sonunda boynumu yavaşça, saygıyla bükmüştüm. Doğal olarak anlamaktan uzaklaşan bir girişimin ortasında, karşı tarafı mağlup sıfatına yakıştırmayı planlamıştım.


Burada sayılar, rakamlar, Fransız dili, korkmadan doğrusunu yapan - çokta iyi yapan- bir adam anlatılır.

Rakamların, sayıların- analizini yaparsanız fransızcanın yazımıyla dilimiz arasındaki farklılıklardan dolayı-romanda da farklılaştırılmasının zaruri olduğunu kolayca anlarsınız. Fransızcasında kaybolanın olmaması şartı karşılanmış durumda, dilimiz için durum biraz karışıyor. Ama aynı zamanda Yarı yazarın kısıtlamalarını saçma olarak yapmadığının da bir kanıtı sayılır. Fransızca altı, yirmialtı kullanılmış( six, vingt-six).Dilimiz için altı,yirmidokuz. Yirmidokuz varolandan altıncısı kaybolmuş bilindiği gibi. Bu zarifliği yapması Yarı Yazarın aldığı insiyatifi layıkıyla kullandığının kanıtıdır. Yazar Yarısı’nın açıkladığı gibi “...Sahip olduğum, bulabildiğim mahalli boyalarla, fırçalarla, onun çizdiği tablonun bir kopyasını çıkarmaya çalışmadım”, “ Kimi küçük sapmalar, farklılıklar kaçınılmazdı. Ama nasıl küçük bir kusur göz alıcı bir yosmanın baştan çıkarıcılığını azaltmıyor, bilakis artırıyorsa, nasıl mutlak bir kusursuzluk biraz itici oluyor, karşısındaki insanın huzurunu kaçırıyorsa, bu tür farklılıklar da okuduğunuz kitabın, orijinal anlatıya daha sadık olmasını sağlıyor.”.


Burada, başta da aktardığım gibi yazarın ayakkabılarını giyişim,psikiyatri lisansını alamadığım için dışarıdan psikiyatristlik çabalarım anlatılır.

Niçin bunun gibi bir çabaya girildiğini düşünüp durduğum anlardaysa bulabildiğim bu oldu; kötü olarak sıfatlandırılan olaylar insanın hayatına taaruza başladığında asgari ufak parçaya kadar araştırmakta olan insan haklı ya da haksız farkına varmaksızın bir intikama sarılıyor. Çünkü o bulunan o an için insanda tüm olanların sorumlusuymuş hissi yaratıyor. Doğal olarak; artık bu noktaya saldırmak yaşananın yükünü azaltıyor.

Tüm olanların sorumlusu olarak adlandırılana bir saldırı mı yoksa zarif bir saygı duruşu mu? Biraz daha kazarsak;

Hayatındaki birisinin artık onunla olmamasının yarattığı kısıtlamaları açıklama yolu mu ?

Hayatlarımızdan kaybolanları düşünün. Tümü bir noksanlık bir kısıtlama olarak adlandırılamaz mı? Ana- babamız, arkadaşlarımız, dostlarımız, karı-kocalarımız... Tümünün varlığının son bulmasına alışmak bizim için daha başlangıçtan kaçınılmaz... Ölüm için doğmadık mı? Tüm ölümü tadanların ardında kalanlar yıllardır alıştıklarının kaybını yaşamaz mı?Kaybolanlar bizi kısıtlamalarla - olmayışlarının acısı- yaşamak zorunda bırakmaz mı ? Hayat nasıl onlarsız aksasa dahi sürüyorsa kısıtlamayla yazmak da romanın aksayarak, topallayarak sürüyor oluşudur.


Burada, kaybolanın da bulunduğu bir kanıtla Ata’ya duyulanın ispatlanışı, ‘kaldıramazsan kaldırırlar gülüm’ düsturunun şartlarının ortaya konuşu anlatılır.

Bunun gibi bir romanı yazmak için bir kaç şart vardır: altıncısı gönüldür. Hayatımızdan bir canın kayboluşunun onuruna, hatırına bir harfin yok oluşudur. Kalanın yolcuyu hatırlamasıdır...Sunabildiği tüm gücüdür çünkü roman, yazarın yaratıcı vasfını kuşandığı, baş kahramanları arzuladığı gibi dolaştırdığı, canını aldığı, hayata döndürdüğü oyun alanıdır. Tüm bunlardan dolayı Kayboluş, zarif bir saygı duruşudur.

Yirmidokuzuncu şartsa; kafayı kullanmaktır. Kısıtlamalarla yazmak hayal gücünün doruklarına bir yolculuktur.Zira tanımlanmış olanı tanımlanmamış- alışık olmadığımız- bir yolla anlatmak büyük bir düşün yapıtıdır. Tüm anlarda ağzımıza sakız yaptıklarımızdan kurtulmamızı, dolambaçlı yollarla anlatmamızı yani o kafayı kullanmamızı sağlar.


Burada, okumayı düşünmüş, düşünüyor olanlar için analizi yapanın yorumu anlatılır.

“Dümdüz kitap okuyayım, zorlarsa sıkılırım,bunalırım.” hüküm sürüyorsa sizin için bu kitaptan uzak durun.

Ama durum bununla alakasızsa buyrunuz: sizi çağırıyor. Tüm olay örgüsü sizin dikkatinizi, ortada olandan alıp kaybolmuş gibi davranmasını sağlamaktadır. Alınan hazsa yaklaşık 310 sayfa boyunca damarlarınızda dolanmakta olacaktır. Dikkatli kullanın.

Burada, analiz bitti.
İlginç bir kitap.
Yahudi asıllı Fransız yazar Perec, Kayboluş aldı bu kitabını hiç “e” harfini kullanmadan yazıyor. Sebebi ise Perec küçükken anne ve babasını II. Dünya Savaşı sırasında kaybediyor. Babası Fransız ordusunda ölürken annesi de toplama kampında ölüyor. Yahudilerin ortadan kaldırılmasını protesto etmek için Fransız alfabesinden çok kullanılan “e” harfini yok ediyor. İlginç olan ikinci şey iste kitabı Türkçeleştiren Cemal Yardımcı da “e” harfini kullanmıyor. Ve açıklama yapıyor :
Fransız alfabesinden e harfini çıkardığınızda sözcük darağacınız %30-40 azalır. Türkçede ise bu oran dörtte birine iner.

Yazar acıyla baş etme yönetimi olarak da mizahı seçmiş.

Okumak için sabırsızlanıyordum. Ancak elime alınca pek de sarmadı. Dil olarak evet derdini anlatıyor. Ama pek çok eksik var. Süsleme sanatı vs olmayınca kitap sizi biraz sıkıyor açıkcası. Yarım bıraktım kim bilir belki bir gün tekrardan başlarım.
336 syf.
·Puan vermedi
fransız yazar georges perec 'in, içinde tek bir '' e '' harfi olmadan cemal yardımcı tarafından çevirisi yapılıp, ayrıntı yayınlarından çıkan kitabı.
yazarın kaybolmasına göz yumduğu '' e '' harfinin, fransız işbirlikçiler tarafından nazilere verilen ve toplama kampında ölen annesini simgelediği söyleniyor. iddialara göre, perec açıklayana kadar, hiç bir eleştirmen kitabın e' siz yazıldığını fark etmemiş.Ben bu yorumu yaparken bile düşündüm bu kadarcık yazıyı e kullanmadan yapayım diye ama başaramadım doğrusu. Ayağa kalkıp alkış tutarak saygı duydum kendilerine.
64 syf.
·Puan vermedi
Günümüz dünyasındaki modernizm, para ve sömürü sevdası; ötekileştirmelere, ezmeye ve adaletsizlikleri yaratmaktan başka bir işe yaramamıştır.
Çocuklar için uyarlanan sade ve akıcı bir dil kullanan bu kitap, sadece çocukların değil ben "adaleti benimsiyorum, eşitiz" diyen her insanın yüreğini okşayacak. Aynı zamanda günümüz dünyasının acı gerçeğini bir kez daha hissedeceksiniz.
Artık benim kadar senin de koşulsuz buyruğun olan: İnsanı aşağılayan, köleleştiren, çaresizleştiren ve horlayan her şeyi devirmek! Diyen bu kitapta, kapitalizmin ne kadar yaygın olduğunu sınıfsal bilincin neden gerekli olduğunu daha iyi anlamanıza neden olacaktır.
30 dakikanızı almayacak bu kitap, fikirlerinizi etkileyecek bir kitap olabilir. Okuyun derim...
432 syf.
·Puan vermedi
Doğup büyüyoruz ve bu süreç bazen sıkıntılı bazen keyifli bazen yorucu oluyor. Hamurumuzda, pek çok şey var elbette genler aile coğrafya. Bizi şekillendiren bir sürü ayrıntı. Bu ayrıntılardan oluşan kendimizi şekillendirmek zor; çünkü ayrıntıların içinden sana yakın olanı seçip bizimmiş gibi yapıyoruz. Oysa onca yaşanmışlık içinde özgün olma ihtimalimiz o kadar az ki; bunu başarabilen sayısı çok az. Ergenlik ise bir dönüm noktası; hayatımızın en önemli en sıkıntılı dönemi. Bu dönemde idealler içine dalarız. Somut düşünceden soyuta kayarken bizi tutacak sağlam zemin ararız. Bu zeminin ise idealler olma ihtimali çok yüksektir. Hak adalet özgürlük. Bazen sırf bu kelimelerin içinde barındırdığı anlamlar bütünü bile insanı kendine tutsak eder. O kadar büyüktür ki içleri dipsiz bir kuyu gibi. Ne atsanız içine alır kaybolur veya kuyuyu derinleştirir.
Aileden kopma sosyalleşme sürecinde bir sürü hata yaparız ya da bir sürü doğru. Bu iki uç arasında oluştururuz kimliğimizi. İlk aşkı yaşarız çoğu zaman. O olmazsa ölüp biteriz. Abartılı bir süreçtir ergenlik. Tıpkı oyun oynamak çocuğun mesleği ise ergen içinde sosyal onay odur. Ailesinin taktiri bir işe yaramaz. İlla arkadaşları kabul etmelidir onu. Sosyal onayı alıp devam etmek ister hayatına. Ve ideal bir evren yaratır kendine bir sürü güçlü duygu ve bir sürü enerji. Oysa gerçek dünya başkadır, bambaşka:

“Eski ideallerimle fiilen başardıklarım arasındaki uçurumu doldurmak için elimde sabırdan başka bir şey yok!”

Bu çarpışan dünyalar arasında sıkışmış ve sıkılmış ergen kendi yolu üzerindeki tüm taşları kaya gibi algılar, tüm ırmaklar cennetten gelir, tüm aşklar kutsaldır. Abartılı bir gerçekliktir yaşadığımız. Ailemizi reddeden bir varlığa dönüşürüz. Kabuğunu sevmeyen bir kaplumbağa. Yazar bu süreci ele almış bu gerçek romanda. Çünkü bilimkurgu yazarından böyle bir roman okumak ilginç ve keyifli bir yolculuktu. Hayatının en önemli sürecini ailesini reddederek ve idealizm peşinde koşan bir gencin öyküsünü aktarmış yazar. Arkadaşlarını ve ailesini aşklarını. Evim dediği kovuğu terk edişini ona duyduğu özlemi yaşarken büyümenin zorluklarını aktarmış ince naif bir dille. Zaman ve mekan tasvirleri içinde manzarayı fon yapmış fırtınalı bir başkaldırıya. Özgürlük mücadelesinin en iyi örneği değilse bile bir var oluş mücadelesini aktarmış. Kelimelerin gücü asla yatsınmamalı demiş. Ve unutmayın her devrim bir insanın başka bir insanla konuşması ile başlamıştır.
Keyifli okumalar!

Yazarın biyografisi

Adı:
Cemal Yardımcı

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 296 okur okudu.
  • 20 okur okuyor.
  • 660 okur okuyacak.
  • 21 okur yarım bıraktı.