"AĞAÇ GÖLGESİ"
"Annenizin bitmek bilmeyen ısrarlarıyla bir huzurevine, neredeyse hiç tanımadığınız anneannenizi ziyarete gidiyorsunuz. Loş koridorlar, ağır yemek kokuları ve kilitli kapıların ardında sizi bekleyen geçmiş, hafızanızda bir anıdan çok, tekinsiz bir rüya gibi beliriyor. Çocukluğunuzun saklambaç oyunlarında yakalandığınız o an, anneannenizin parfümlü dolabının karanlığı, hiç bitmeyen bir kovalamacanın başlangıcı mıydı?"
Edebiyatın en büyülü yanlarından biri, bir kitabı kapatıp gerçek hayata döndüğümüzde, karakterlerin hâlâ içimizde bir yerde yaşamaya devam etmesidir. Kitap bize, tam olarak böyle bir deneyim sunuyor. On üç öykü, on üç farklı dünya, ama hepsi aynı derinlikte buluşan, insan ruhunun karanlık ve aydınlık dehlizlerinde dolaştıran metinler. Yazarın öykülerinde mekân, sadece bir fon değil; âdeta bir karakter. Ancak bu karakter, çoğu zaman tekinsiz, sinsi ve yutucu.
"Delik" öyküsünde Nil'in bahçesinde açılan o boşluk, aslında modern insanın içine düştüğü varoluşsal krizin fiziksel bir tezahürü. Evin temeline doğru ilerleyen bu delik, evliliğin temelindeki çatlakları, geçmişin bastırılmış sırlarını ve güvenli sandığımız alanların aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Nil'in eşinin bu deliği örtbas etme çabası ise, toplumun kadınların kaygılarını görmezden gelme, onları "histerik" ya da "fazla düşünen" olarak etiketleme alışkanlığının ta kendisi.
Kitabın en dikkat çekici yanı, kadınlık hallerini tek bir potada eritmemesi. "Puset" öyküsü, bir annenin kent trafiğinde yabancı bir adamın "yardımseverliği" ile sınanmasını anlatırken, aslında kamusal alanda kadın bedenine yönelen o rahatsız edici tecavüzü (fiziksel olmasa bile psikolojik anlamda) gözler önüne seriyor. Puset, bir çocuk taşıma aracı olmaktan çıkıp, anneliğin getirdiği görünürlük