1000Kitap Logosu
Resim
Cevdet Kudret

Cevdet Kudret

Yazar
Derleyen
Çevirmen
BEĞEN
TAKİP ET
8.3
122 Kişi
443
Okunma
39
Beğeni
3.971
Gösterim
Tam adı
Cevdet Kudret Solok
Unvan
Şair, Yazar
Doğum
İstanbul, Türkiye, 7 Şubat 1907
Ölüm
İstanbul, Türkiye, 10 Temmuz 1992
Yaşamı
7 Şubat 1907 - 10 Temmuz 1992): Şair, yazar. İstanbul'da doğdu. Tam adı Süleyman Cevdet Kudret'tir. Soyadı kanunu çıktığında, 1934'te Solok soyadını almıştır. Bu soyadını 1959'da Kudret olarak değiştirmiştir. İstanbul Erkek Lisesini hastalığı yüzünden yarım bıraktı; sonra İstiklâl Lisesini (1930), İstanbul Darulfünûnu Hukuk Fakültesini (1933) bitirdi. Edebiyat öğretmenliği ve avukatlık yaptı. 1952’den başlayarak önce takma adlarla sonra kendi adıyla edebiyat ders kitapları yazmış olan sanatçı, öğretim görevlisi olarak girdiği Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan emekli olmuştur. 1992 yılında İstanbul’da ölmüştür. Cevdet Kudret edebiyata şiirle girdi. İlk şiiri 1927'de Servet-i Fünûn'da Yedi Meşale şairlerinden idi. Sonra oyun, hikâye, roman türünde eserler verdi. İncelemeler yayınladı. Abdurrahman Nisarî imzasıyla ders kitapları hazırladı. Cevdet Kudret Solok, Nevzat Yesirgil, Suat Hızarcı, Mermi Ocaklı, Cevdet Baykara, Cevkud imzalarını da kullanmıştır. Şiirleri: Yedi Meşale (Müşterek, 1928), Birinci Perde (1928). Hikâyeleri: Sokak (1974). Romanları: Sınıf Arkadaşları (1943; 1976), Havada Bulut Yok (1958; 1976), Karıncayı Tanırsınız (İlk iki romanıyla birlikte, 1976). Oyunları: Tersine Akan Nehir (1929), Rüya İçinde Rüya (1930), Kurtlar (1933): Bu üç eser Darulbedayi'de (İstanbul Şehir Tiyatrosu) oynandı, Varlık, Gündüz, Ağaç dergilerinde tefrika edildi. Danyal ve Sara, 1931'de yazıldı, 1938'de Varlık'ta tefrika edildi. Yaşayan Ölüler (1994). Denemeleri: Dilleri Var Bizim Dile Benzemez (1966), Bir Bakıma (1977), Benim Oğlum Bina Okur (1983), Kalemin Ucu (1991), Edebiyat Kapısı (1997). İncelemeleri-derlemeleri: Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman Antolojisi (1945), Tanzimat Edebiyatı Antolojisi (Suat Hızarcı adıyla, 1955), Divan Şiiri Antolojisi (Mermi Ocaklı adıyla, 1958), Yurt İçin, Ulus İçin (1958), Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman I: Tanzimattan Meşrutiyete 1859-1910 (1965), Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman II: Meşrutiyetten Cumhuriyete 1911-1922 (1967), Abdülhamit Devrinde Sansür (1977), Örneklerle Edebiyat Bilgileri (2 cilt, 1980), Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman III: Cumhuriyet Dönemi 1923-1959 (1990), Örnekli Türk Edebiyatı Tarihi (1995), Karagöz (3 cilt, 1968-1970), Ortaoyunu (2 cilt, 1973-1975).
224 syf.
Spoiler. Karıncayı tanırsınız: Minimini bir hayvandır; Gayet tutumludur, yalnız Pek bencildir; bu bir kusur, Bencil olan zalim olur. Bir gün ağustosböceği… Tevfik Fikret, Ağustosböceği ile Karınca Lise edebiyat kitabını açın. Sayfaları karıştırmaya başlayın. Önce halk edebiyatı, divan edebiyatını göreceksiniz. Ardından Tanzimat, Servet-i Fünûn gelecek. Hepsini ezberlemek için ne de uğraşmıştık… Hele ezberlemeyi sevmeyenler için bir işkenceydi. Öyle isimlerini aklımızda tutup geçmiştik… Hatırladınız mı o günleri? Güzel. Öyleyse devam edelim. Cumhuriyet edebiyatına geldik şimdi. Burada bir yedili var. Yedi Meşaleciler. Mutlaka duymuşsunuzdur. Beş Hececiler’e tepki olarak ortaya çıkmışlardır. Ezberlemesi zor olanlardan biridir bu yedili. Elinizi gezdirin o sayfalara. Ziya Osman, Yaşar Nabi... Ufaktan yavaşlayın… Cevdet Kudret. Burada tamamen duralım. Cevdet Kudret’in 3 tane romanı olduğunu görürsünüz. 3 kitabı da birbirine bağlıdır. Birinci kitabı, Sınıf Arkadaşları. Bu kitabında Süleyman adlı kurgusal karakterin çocukluğundan Kayseri Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atandığı kısma kadar okuruz. Yıl, 1914. Harp dayamış kafasını kapımıza. Israrla vuruyor kapıya. Mutlaka gireceğim diyor. “Mutlaka, çocuklarınızı yetim bırakacağım. Hepinizi ekmek karnesine bağlayacağım. Zenginleri zengin edeceğim, fakirler umurumda bile değil.” Sözünün arkasında duruyor. Giriyor memleketimize. Zenginler beyaz ekmeği yerken; fırsatçılar fakirlerin hakkından kısıp fahiş fiyatla ekmekleri satarken, babasız kalanlar kara kara ekmeklere muhtaç kalıyor. Akşam misafirliklerinde yemeğe kalmak söz konusu bile değil. İlla kalacaksa da herkes kendi ekmeğiyle gidiyor misafirliğe. Şehre inerseniz, orada hayatın işlediğini görürsünüz. Terzi işinde, köfteci işinde. Köftecinin önünde bir kuyruk görürsünüz. Önce bu kuyruğu köfte yiyecek insanların kuyruğu sanırsınız. Sonra aralarına girersiniz, görürsünüz ki bunlar köfte yiyenleri seyretme kuyruğudur. Aralarında birbirleriyle konuşurlar: “Bu da yemesini bilmiyor ki be, hele benim olacaktı o köfte var ya!” “Soğanını beğenmiyor da yemiyor köpoğlu. Ben yiyebilsem keşke.” Böyle bir ortam arasında Süleyman’ın büyüdüğünü görürüz. İkinci roman Havada Bulut Yok. Süleyman sonunda büyür ve öğretmen olmaya karar verir. Öğretmen olarak Kayseri’ye yol alır. Etrafındaki öğretmenler sürekli kahvede iskambil, tavla oynayarak vakit geçirirler. Doğru ya, okul biter üç buçuk gibi. “her gün saat üç buçuktan sonra, hele dersiniz olmadığı gün sabahtan akşama kadar, elinizde kalan zamanı nasıl koruyacaksınız? Bu bir gün, iki gün olsa kolay. Ama bir yıl, üç yıl, beş yıl, her gün saat üç buçuktan sonra ne yapabilirsiniz? Mecbursunuz kahveye gidip tavla oynamaya, lokantaya gelip kahve içmeye, saat on bir oldu mu da zıbarıp yatmaya... Burada yeniden hayat yaşanmaz, işte böyle masa başında oturup geçmişteki hayat anlatılır, geçmiş zaman tekrar tekrar yaşanır, ömür aynı noktaya sürtüle sürtüle yıpratılır; biraz oyun, biraz içki, biraz hikaye, zaman zorla doldurulur...” Yardıma muhtaç çocuklara, okulda yurt olanağı sağlamayı düşünmek gibi bir hataya düşer Süleyman. Bunu kime açsa ret yer. Hükümet tasarruf ister, yerel müdürler nedense böyle gerekli yerlerden tasarruf ederler. Sokak lambası altında ders çalışan çocuklara, lambalı bir odayı çok görürler. Çok görürler. Halkın derdine çare bulmak amacıyla Halkevi’ne yardım etmeye başlar. Dergilere yazı yazmaya başlar. Bu yazılardan birinin başlığı "Yoksulluğun Kaldırılması”dır. Yazıları yayınlanmaz. Ancak o kadar dikkat çeker ki, önce Halkevi’ne yardımlarının yeterli olduğu dolayısıyla kendisine teşekkür edilir. Sonra, bakanlık emrine alınır… Üçüncü kitap, Karıncayı Tanırsınız. Eve gelir, annesine bakanlık emrine alındığını haber verir. Annesi çocuğunun terfi aldığını düşünerek sevinir. Ama bakanlık emri demek, açığa alınmak demektir. Kovulmak demektir. Maaşının sadece üçte birini alması demektir. İstanbul’un göbeğinde, yaş 35 olmuşken iş aramak demektir. Çıkar sokağa. Etrafına bakar, herkesin bir işi vardır. Soluna bakar, manifaturacı, terzi, halıcı, ayakkabıcı… Sağına bakar, sıvacı, badanacı, marangoz, demirci… Önüne bakar, bir istasyon. Makinist, işçi… Arkasında, eczacı, gözlükçü, doktor… Sanki her iş kapılmış, kendisine bir iş kalmamıştır. Bir türlü iş bulamaz. Ay başında gelecek olan üçte bir maaşa kadar dayanmaya çalışır. Araştırır sağlık kitaplarını, okur: Aç ve susuz birisi 1 haftadan çok yaşayamaz. Eğer, yeteri kadar su alırsa 2-3 hafta yaşayabilir. “Karnımı doyurur ümidiyle, üst üste tükürüğümü yutuyordum.” Açlık, Knut Hamsun Kitabın ortalarında, bir kundura atölyesine girerler. Burada birkaç işçi çalışmaktadır. Onların hayatlarını dinlerler. Birisinin karısı hastadır, çocuklar evde bakımsız… Ne okul, ne iş. Kaynana kira istiyor, bu yüzden kavgalıdırlar. Karısı hasta olduğu için atılmıyorlardır sokağa. Allahtan karım hasta diyor kendine, iyi ki hasta. Sekiz yaşımdan beri çalışırım diyor, şimdi kırk yaşındayım. Sabah 7 gece 12 çalışıyor. Düzenli bir iş olsa neyse, yılda dört ay boş kalıyor. Başka bir işçiye sorarlar. Altı aydır boşmuş, daha bir haftadır çalışıyormuş. Bir hafta içinde 15 lira kazandığını söyler. 10 lirası kiraya gider. Akşam vakti eve gidiyor. “Sofrada bir sahan yemek buluyor. Ev halkı aynı sahandan yiyecek. Uzanıp alıyor ilk lokmayı. Sonra bir daha uzanıyor. Sonra bir daha uzanıyor. Akşama kadar ağzına bir şey koymamış. Bir daha uzanıyor. Başkalarından daha hızlı tempoyla gittiğinin farkında değil. Uzanıyor... çeneleri kinle kısılmış bir kadın tutuyor kolunu: - Onu da çocuklara bırak. (…) Getirdiğinden çok yiyorsun.” “Süleyman'ın boğazına bir yumru tıkanmış gibiydi. İnsan bunlara uzaktan bakınca bir şey sezmiyor. Hani, bir karınca yuvasının üstüne basıp geçseniz, nasıl aldırış etmezsiniz! Ama bir de eğilip yakından bakınca... Bütün o küçük yaratıkların kıvranışlarını, ölüşlerini görünce...” Bunlar yalnız çalışanlar… “Siz yalnız çalışanları görüyorsunuz. Ya çalışmayanlar? Toprak üstünde aç biilaç yatıyorlar.” Son bulmalı işsizlik. Son bulmalı açlık. Son bulmalı yoksulluk. Son bulmalı özgürüz diye diye bizi açlığa terk eden düzen. #136259921 Şimdi elinizi kaldırabilirsiniz edebiyat kitabının üstünden. Bu muhteşem kitapları yazanın sadece bir kişi olduğunu hatırlayın. Kitabın diğer sayfalarını karıştırın. Bir sürü isimle dolu. Ezberlenip geçilen her yazarın üstünde böyle tek tek durun. Özellikle halkını yazmışların… Özellikle pek değer görmemişlerin… Borcumuzu başka nasıl ödeyebiliriz ki? #136259799
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.