İndus uygarlığını M. Ö. 1500’lerde yıkan ‘Aryan’ istilacılar, süt ve etle beslenen, savaşçı kabile reislerinin yönetiminde, göçebe hayvancılardı. Onların, önce yağmalayıp sonra terk ettikleri antik şehirlere ihtiyaçları yoktu. Ne de yazılı söze herhangi bir ihtiyaçları vardı ve eski uygarlıklar tarafından kullanılan yazılar unutuldu.
Bu aşamada hayat tarzlarını yansıtan ‘Vedik’ dinine bağlıydılar. Bu dinin ritüelleri, sığır da dâhil, hayvanların kurban edilmesine dayanıyordu ve mitolojisi, ‘Brahman’ rahiplerce ezberlenen, savaşçı tanrıların maceralarından oluşan uzun sagalarla aktarılıyordu. Bu mitoloji ayrıca, diğer insanlara göre doğuştan üstün olan ‘iki kez doğmuş’ savaşçı yöneticiler ve rahiplerce artık ürünün büyük kısmına el konulmasını haklılaştıran bir doktrini de içeriyordu. Ancak, dört geleneksel kastıyla, Vedik dininin oldukça farklı inançlar ve uygulamalarını birleştiren ‘klasik’ Hinduizm, insanların hayatlarını kazanma biçiminde bir değişiklik oluncaya kadar kristalleşmedi.
Yaklaşık M. Ö. 1000 yılından itibaren demirin yavaş yavaş yaygınlaşması, yaşam tarzındaki değişimi başlattı. Demir balta, daha önce Ganj havzasının vahşi ormanları olan alanları temizlemeyi ve ekime açmayı olanaklı kılarak, savaşçı yöneticilere ve onların rahip yardımcılarına, artığın çok daha fazla kısmını sunmuş oldu. Bu gruplar tarımın yaygınlaşmasını teşvik ettiler ama ayrıca üreticilerin her köyün ürün hasatının bir kısmını, üçte birini ve hatta yarısını, haraç olarak vermelerinde ısrarcı oldular. Bunların talepleri zor
kullanılarak sağlanıyor ve sıradan ‘Aryan’ların vaisyas (üreticiler) alt kast ve de fethedilen insanların en alt kast sudras (ameleler) olarak adlandırılması dinsel olarak destekleniyordu. Kast, köylerdeki üretimin (her ne kadar özel mülkiyet temeline dayalı