Erol Güney

Erol Güney

Çevirmen
9.0/10
3.179 Kişi
·
8.603
Okunma
·
1
Beğeni
·
194
Gösterim
Adı:
Erol Güney
Tam adı:
Mişa Rottenberg
Unvan:
Çevirmen, Gazeteci
Doğum:
Odessa, Ukrayna, 29 Ağustos 1914
Ölüm:
Tel Aviv, İsrail, 12 Ekim 2009
Mişa Rottenberg adıyla Odessa'da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1917 Ekim devriminden sonra ailesi Türkiye'ye göç etti. İstanbul’da Saint Joseph Lisesi’ni, ardından İstanbul Üniversitesi’nde yeni açılan Felsefe bölümünü bitirdi. Bu arada, Türk vatandaşlığına geçerek Erol Güney adını aldı. 1940'lı yıllarda Milli Eğitim eski Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından başlatılan dünya edebiyatının Türkçeye çevrilmesi projesinde görev aldı. Güney, Rusça, Fransızca, İngilizce ve Türkçeye son derece hakimdi. Dostoyevski’den, Çehov’a, Moliere’den Plato’ya çok sayıda klasik eseri Türkçe’ye kazandırdı. Bunlar arasında Çehov’un ‘Vişne Bahçesi’, Gogol’un ‘Müfettiş’i ve Gonçarov’un ‘Oblomov’u sayılabilir.

Çeviri Bürosu’nun da başında bulunan Sabahattin Eyüboğlu başta olmak üzere Azra Erhat, Cahit Külebi, Orhan Veli, Necati Cumalı, Melih Cevdet Anday gibi kişilerle yakın dostlukları oldu. İsmet İnönü, Çeviri Bürosundan 100 klasik eseri Türkçeye kazandırmalarını istedi. Can Dündar'la yaptığı röportajda o yılları Erol Güney şöyle aktarır: "O yıl 29 Ekim'de İsmet Paşa 100 klasik kitap istedi bizden... Topçu ya, tek topla savaş kazanılmayacağını biliyor. Savaş cephesinde nasıl 100 top lazımsa, kültür cephesinde de 100 kitap lazımdı. Sıvadık kolları..."

Orhan Veli, Güney hakkında iki şiir yazdı. İsimleri de nerdeyse kendileri kadar uzun olan bu iki ünlü şiir şöyle:

Erol Güney'in Kedisinin Bahar Mevsiminde Toplum Meseleleri Karşısında Takındığı Tavrı Anlatan Şiirdir
Bir erkek kediyle bir parça ciğer
Dünyadan bütün beklediği
Ne iyi!

Erol Güney'in Kedisinin Hamileliğini Anlatır Şiirdir
Çıkar mısın bahar günü sokağa
İşte böyle oturursun
Böyle yattığın yerde
Düşünür düşünür
Durursun.

Güney'in eşi Dora Güney, Milliyet gazetesinden Sedat Ergin'le yaptığı bir röportajda şöyle diyor: "Gayet güzel bir kediydi, sokaktan almıştık. İsmi Edibe idi. Ben de o zaman derdim ki, kitap yazmamıza gerek yok; çünkü kedimiz sayesinde Türk edebiyatına girdik." Sebahattin Eyüboğlu da Edibe'ye çok bağlanmıştır ve Dora 1956'de İsrail'e göç edeceği zaman Edibe'yi alıkoymak ister. Dora razı olmayınca Edibe de İsrail'e göçer. Edibe İsrail'de 22 yaşında ölür.

Orhan Veli'nin ünlü Sereserpe şiiri de Dora'nın kızkardeşi Bella için yazılmıştır.

1946'da tek parti iktidarı çökünce Hasan Ali Yücel istifa etti, çeviri bürosu işlevsizleşti. Sebahattin Eyüboğlu Paris'e gitti, Orhan Veli öldü ve Güney, Agence France-Presse'te gazeteciliğe başladı. 1955 Mart'ında Sovyetler'in Türkiye ile ilişkileri iyileştirmek istediğine dair yazdığı bir haber üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla "Türkiye aleyhine çalıştığı gerekçesiyle" önce Yozgat'a sürgüne gönderildi, sonra vatandaşlıktan çıkarıldı ve sınır dışı edildi. Fatin Rüştü Zorlu, Erol Güney’in sınır dışı edilmesinin gerekçesi olarak "Çok şey biliyordu," dedi. Güney, yıllar sonra haberin kaynağının Belçika büyükelçisi olduğunu söyler.

Sınırdışı edilen Güney, önce Paris'e gidip AFP'de çalışmayı denedi. Sürekli göçmen statüsünde yaşamaktan bıktığından 1956 yılında İsrail'e yerleşti. Yaşamının geri kalan yıllarını gazetecilik mesleğini sürdürdüğü Tel Aviv'de geçirdi. Sınırdışı edilişine olan tepkisini uzun yıllar boyunca Türkçe konuşmayarak dışa vurdu. Nitekim, Türkçe yayınlanan Şalom'a yazmaya başladığı ilk yıllarda makaleleri Fransızca gönderdi, tercüme edilerek yayınlandı. Ancak 35 yıl sonra, 1990'da Türkiye'den vize almayı başardı ve sık sık İstanbul'u ziyaret etti. Feridun Sinirlioğlu, Türkiye’nin İsrail Büyükelçisi olarak atandığında, Tel Aviv’e ayak bastıktan sonra İsrail Cumhurbaşkanı’na güven mektubunu sunmadan önce ilk nezaket ziyaretini Erol Güney’e yaptı. Güney, 12 Ekim 2009'da 95 yaşında İsrail'de hayata veda etti.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
585 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Ve kitap biterdi...
Yenisini kıskandıracak kadar biterdi...
Hemen başlatmazdı seni başka bir kitaba...
Sevilmek, sayılmak ve en önemlisi sindirilmeyi isterdi sizden...
Kim olacak... Oblomov...
Yazar İvan Aleksandroviç Gonçarov deyim yerindeyse yıldırım gibi düştü içime... Kitabını okurken Oblomov' un, Oblomovluğunu(tembellik, eylemsizlik, atalet hali) bırakması için saçlarınızı yolarsınız. Sinirlenirsiniz bazen, "pes doğrusu" dersiniz, hiddetlenirsiniz belki ama yine de diğer yarınız büsbütün yok edemez Oblomov' u. Çünkü o Nietzsche' nin Üst-insan' ıdır.
Bizler şimdiki dönemin, teknolojinin, kültürlerin eserleriyiz. Yüz yıl önce kadının tek başına sokakta yürümesi ayıpken bugün kadınlar CEO olabiliyor. Koskoca bir sirketi idare ediyor, hakkıyla. Fakat "gelişmişliğin" göstergesi bu değildir. Bu olması gereken bir durumdur. Oblomov' u soracak olursanız işte o burjuvazi toplumunda, doğuştan bir burjuvazi olarak dünyaya gelen proleterya ruhuna sahip biri. Bana göre Oblomov' un tanımı budur.

~~Onu seviyorum~~

Oblomov sıradan bir karakter değil. O, benim hayatımda bulunan ve bulunacak gerçek insanların ruhî bir simgesidir...

Okuyun,okutun arkadaşlar.
632 syf.
·14 günde·Beğendi·9/10
Salt tembellik olarak adlandırabilir miyiz? Yoksa kurulu düzene karşı bilinçli olarak hiçbir şey yapmamaya odaklanarak bitip tükenene kadar kendi içine kapanmak mıdır?

Bu kitabı okuyup da oblomovluk kavramıyla meşgul olmayan, kendinde oblomovluk belirtisi var mı diye düşünmeyen yoktur sanırım. Biraz şakayla karışık, biraz özeleştiri içeren, ama daha çok yapılmayanlara bahane olarak kullanılmak üzere son derece kullanışlı olan bu kavram, Gonçarov tarafından bize miras olarak bırakılmış. Tembelliği bir felsefe haline getirip zor durumda kullanalım diye :))

Kahramanımızın kayıtsızlığı öyle doğal bir durumdur ki ; "Uzanmak, İlya İlyiç için ne hastalarda ya da uykusu gelmiş insanlarda olduğu gibi bir zorunluluk, ne de yorgun bir kimsedeki gibi geçici bir ihtiyaç, ne de uyuşuk bir insandaki gibi bir zevkti; bu onun doğal haliydi.” Dedirtir, yazarımıza.

Oblomovluğun ne olduğu hakkında, kendinizi de yargılamak isterseniz kitabını bile yazmışlar efendim. Buraya not düşmüş olalım. Oblomovluk Nedir? Dobrolyuvov

İnsan doğuştan tembel midir, çalışmak için ihtiyacı olan güdü kendi içinde var mıdır?
İnsan doğası, motivasyon ve çalışma güdüsü ile ilgili olarak Mc. Gregor’a ait X ve Y teorileriyle ilgili olduğunu düşünüyorum bu kayıtsızlık eyleminin.

X teorisine göre; İnsanlar çalışmayı sevmez, sorumluluktan kaçınır. Mecbur kalıp zorlanmadıkça bir eylem yapma güdüsüne sahip değildir.
Y teorisine göre ise; Fiziksel ya da zihinsel çalışma, oyun ya da dinlenmek gibi doğaldır. Ve insanlar başka engellerle karşılaşmadığı sürece çalışıp üretmek isterler.

Bu iki zıt fikrin aynı teorisyen tarafından ortaya atılmış olması gibi, kitapta da Oblomov ve Stolts karakterleri üzerinden iki ayrı dünyayı izleme imkânı buluyoruz. Burada Oblomov ve Ştolts’un yetiştirilme tarzlarının ne kadar birbirine taban tabana zıt olduğunu ve çocuğun gelecekteki yaşamı hakkında ne kadar etkili olduğunu görebiliyoruz. Bir tarafta korumacı, steril bir yetiştirme tarzı, diğer tarafta ise kendi ayakları üzerinde duracak şekilde yetiştirilen çocukların hayatına ne kadar etki edebileceği çarpıcı şekilde ortaya konmuştu.
Kitap klasik bir Rus romanı gibi diyalog ağırlıklı, akıcı bir anlatımla bizi Oblomov’la tanıştırıyor önce. Bir tiyatro sahnesi gibi alakalı, alakasız bir sürü insan eve girip çıkarken, kahramanımız yatağında yatmaya devam ediyor. 213. Sf ya kadar da çıkmıyor yatağından. Neden? Plan yapıyor çünkü. Neler yapacağını planlaması lazım önce. Hem dışarısı soğuk, bu yüzden çıkmak istemiyor. Gözlerini kapayan maymun gibi yorganı üzerine çekmek istiyor sadece. Hem yaşamak dediğin nedir ki; işe gitmek, çalışmak, dedikodu yapmak insan doğasına uygun mu? Yaşamaya zaman kalmaz yoksa. Yaşamak dediğin plan yapmak ve sıcak yatağında yatmak olmalı…

Gonçarov romanı yazarken sabrı zorlanmış mıdır, bilemiyoruz. Ama tembelliğin bu kadarına okurun sabretmesinin zor olduğunu söyleyebiliriz. Okur; “Bu kadar da olmaz,” diyebilir. Ama kahramanımız bizi zorlamaya devam ederken, yazarın bu miskinliğin kötü olduğunu bize direkt söylememesini çok değerli buluyorum.

Edebiyatı değerli kılan bu tarafsızlık hakkında Çehov; “At hırsızlarını tasvir ederken benim, ‘at çalmak kötü bir şeydir’ dememi istiyorsun. Ama bu zaten ben söylemeden de yıllardır bilinen bir şey. Bırakın yargıçlar yargılasın onları; benim görevim sadece onların ne tür insanlar olduğunu göstermek,” demiştir.

İşte yazarın buradaki tarafsız duruşu bizi Oblomov’u anlamaya, kahramanın olumlu ve olumsuz yönlerini görmeye çağırır.
Kitabın felsefi arka planının sadece bu iki karakter davranışlarıyla sınırlı olmadığını söyleyebiliriz. Olga ve İlya İlyiç arasındaki sevgi/aşk ve evlilik sorgulamaları da bir deneme kalitesinde iddialı fikirlere sahipti. İlk önce parkta baş başa yapılan uzun diyaloglarla ve sonra mektupla devam eden bu sorgulamalar iki kahraman üzerinden çok kuvvetli mesajlar veriyor bizlere.

Yine Stolts ve Olga evliliği üzerinden durağanlık ve mutluluğun ne olduğu çok güzel aktarılıyor. Kendi evliliklerini değerlendirirken kullanmış oldukları; “Mutlu değilim doğru. Mutluluğumun çok fazla oluşu mutluluk duymama engel oluyor,” ifadesi son derece çarpıcıydı. Aynı zamanda ortak arkadaşlarının düştüğü duruma üzülerek dışarıdan bir bakışla yapmış oldukları yorumların kitabın bütünlüğüne katkı yapmış olduğunu söyleyebiliriz.

Bunların dışında kitap boyunca kadın-erkek ilişkilerinde ahlaki endişelerin yoğun şekilde işlenmiş olması ve dindarlık vurgusu benim dikkatimi çekti.

Gonçarov diğer Rus yazarları arasında bilinme ve okunma oranları çok daha düşük olsa da; Diyaloglar ve karakter yaratma konusunda öncü olan ve Dostoyevski’nin de kendisini örnek aldığını söylediği bir yazardır. (Tabi burada Gonçarov’un yazmış olduğu eserlerin sayıca daha az olduğunu da ilave etmemiz gerekir.)

Son olarak kitapta kullanılan benzetmelerin ilgimi çektiğini söyleyebilirim. Örnek vermek gerekirse;
- Yanlışlıkla kötü bir dala konduğunu görerek ürken bir kuş gibi,
- Tıpkı kendiliğinden olup yere düşmeyen elmalar gibi,
- Tıpkı köpeklerin bazen pencereden, başlarını güneşe verip bütün gelen geçeni dikkatle süzmeleri gibi...

160 yıl önce yazılmış olan bu eserin hala canlılığını koruması ve 619 sayfalık bu kitabın okuru sıkmadan aynı lezzetle okunması da hem yazarın başarısı, hem de oblomovluğun hâlâ sürdüğünün kanıtı olabilir.

Ara sıra kendimizi bir yoklamalıyız belki de, yapılması gereken bir şeyi ertelediğimizde veya bahaneler bulmaya başladığımızda çocukluğumuzdan gelen bir miskinliğe rastlarsak, bunu bizim çözmemiz gerekir. Stolts yok çünkü hayatımızda…

Keyifli okumalar :))
632 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Kitap tam 10 gün önce bitti. Okurken bile içinde yazılanlar beni o kadar etkiledi ki kitabı yaşayarak okudum diyebilirim. O kadar olayların içine kendimi kaptırıp hissederek okuyordum, öyle ki evde annem işlerini yaparken, annemi hele işi bırak gel de kitapta neler neler yazıyor sana da okuyayım dedim. Annem tabi Türkçe çok az biliyor, Kürtçe konuşur, gel gel dedim sana okuyup Kürtçe anlatacağım, yada çevirisini yapacağım:), geldi oturdu. Kitabın şu satırlarını okuyup tercüme ettim;
''Bir de yaşlılara bakalım. Buluşurlar, birbirlerini yemeğe davet ederler, ama aralarında ne konukseverlik vardır, ne nezaket vardır, ne de karşılıklı sevgi. Toplantılarına daireye gider gibi soğuk soğuk, neşesiz giderler. Bütün maksatları aşçılarının ustalığını, salonlarını göstermek, alay etmek, birbirlerinin ayağını kaydırmaktır... İsim için, şöhret için birbirlerine gidiyorlar.''
Anneme bunları deyince; ''Çok doğru oğlum demek ki; eskiden de insanlar şimdi ki gibiymiş bir farkları yok.''
Evet insanlarda hala aynı hırs, aynı çekememezlik, aynı kıskançlıklar hele hele aynı iki yüzlülükler devam ediyor. Bundan dolayı da hala dünyada acı, zulüm hüküm sürüyor.
Hele Oblomov ve Oblomovka gerçekten mükemmel karekter ve yer. Hepimiz de Oblomov'luk var, kiminde az kiminde çok.
Hele kitap bittikten sonra bir işim oluyor mesela, ya sonra yaparım diyorum, uyuşuklukta bulunuyorum hemen Oblomov geliyor aklıma, yok yok hemen yapmalıyım ben öyle değilim diyorum. Hayatıma o derece etki eden bir kitap oldu. İçinde hüzün dolu bir aşk hikayesi de barındırıyor. O aşk hikayesini okurken ki yapılan tasvirler ve anlatımlar beni çok etkiledi.
Teşekkürler İvan Aleksandroviç Gonçarov...
Son olarak peygamber efendimizin hadisini ve Mevlanın şu sözlerini hatırlatalım ve bitirelim incelemeyi;
Hadis: “Yarın yaparım, yarın yaparım diyen helak olmuştur”

Mevlana;
“Yarın yaparım diyorsun kaç tane yarın geçti hayatında
Kaç tane yarın geçti ne yaptın ki yarın yarın diyorsun “
632 syf.
Sağlık uyarısı!! Uzun bir yazı, ben uyarımı yapayım da sonra “gözüm senin yüzünden bozuldu” deyip tedavi masraflarını ödetmeye kalkarsanız karışmam! Hiç okumamak seçeneğine de sahipsiniz, sağlık söz konusu, doktor tavsiyesi ile okumayacak olanlara hak veririm. Herkes kendince ölçsün: Kitabı yeniden yazmaya niyetlenip yarı yolda vazgeçmişim gibimsi bir uzunluğu var:)))

İncelemenin içerisinde mini minnacık sinek ısırığı kadar hissedeceğiniz spoiler olabilir. Tamamen algıya bağlı.
"spoiler bunun neresinde" diyenlere cevabım: adı üstünde sinek ısırığı;
"çaktırmadan spoiler vermeye çalışmışsın ama kahretsin ki çok zekiyim benden kaçmaz diyenlere cevabım ise "çok duyarlı arı gibi çalışan reseptörleriniz var herhal" olacak.
Zeytinyağı Mode: on

Oblomov ile ilk karşılaşmam Tutunamayanlar’da gerçekleşmişti, okuması anca şimdi nasip oldu. Kitabı okumadan önce konusuna baktığımda çok beğeneceğimi ve karakterle özdeşleşeceğimi öngörmüştüm ki haklı çıktım. Tutunamayanlar’dan sonra ilk defa bilekağrıtangillerden bir kitabı yolda giderken okurum amacıyla yanımda taşıdım daha ne olsun! Tuğlalarda inecek vaar.. Haa Oblomov’u ‘tuğla’ kategorisine koymayıp burun kıvıranlar olabilir, onlara tavsiyem bir zahmet en civcivli saatlerde ayakta(!) sıkış tıkış metroda giderken okusunlar, ondan sonra gelip beni bulsunlar!!
Siz sanırsınız ki Oblomov tembeldir, bir işe yaramaz. Yattığı yerden düşünmekten başka hiçbir şey yapmaz, boş boş oturur! Kesinlikle hayır! Hiç kılını kıpırdatmadan Zamanında pirimiz Oblomov’u savunmak uğruna Oblomovculuğa ters düşerek ne kazanlar kaynadı ve kaldırıldı burada, şu iletilerden bilen bilir:
Ebru Ince ye selam #36376788
Tuco Herrera ya selam #36517115
Etiketlemenin Dayanılmaz Kolaylığı:)))
Oblomov kafadan bir numaram, onun yeri ayrı… Ama o Zahar yok muuu oda müstesna bir kişilik olarak kalbimde yer etti. Tıpkı efendisi gibi tembel, iş yapmayı sevmez, eski çağda takılı kalmış, başkasının doğrularını kabul etmez, kendisinin yanlış yaptığını hele asla kabul etmez! İkilinin karşılıklı diyalogları tam komedi, mükemmel uyum diye ben buna derim!
Oblomov Zahar ilişkisine dair şu alıntı ilişkilerinin özeti, net!:

"Bu böyle iken görünüşte Oblomov’la Zahar’ın arası her zaman açıktı. Bir arada yaşadıkları için birbirlerinden bezmişlerdi. Her gün yan yana, baş başa oturmak kolay iş değildir. Birbirinin iyi yanlarından zevk alıp kötü yanlarına kızmamak için büyük bir yaşama deneyi, akıl olgunluğu insan sevgisi gereklidir." (sf86)

Oblomov öyle büyük ehemmiyetli bir şahsiyettir ki Lenin bile diline dolamıştır kendisini.
"Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’la; kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.”

Ahahhhhahah. Şiddetle ne işiniz var sizin bay Lenin? Hiçbir devrim, Oblomovculuğa üstün gelemez. Yaşasın Oblomovculuk kahrolsun bütün izmler!!
Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor:))) Yani burada ben bile dedim ki ‘Allah bu Oblomov’un karısı olacak kişiye peygamber sabrı versin!”

Bu kitaptan benim anladığım bir şey daha var ki; aile her şeydir. İnsanın kişiliğini oluşturmada kişi ne kadar bağımsız ruhlu olursa olsun farketmez, ailesinin yaşam biçimi ve çocuğu yetiştirme anlayışı en önemlisidir. Oblomov küçük bir İlyuşka iken Oblomovka da (şimdiki zamanda karşılığı SlowCity) ailesinin rahat, tembel, yavaş yaşantısı içindedir. ‘Aman hasta olmasın, kışın soğuk kapmasın, yazın başına güneş geçmesin’ diyerekten üzerine her daim titrenir, evde 65 büyüğü vardır kucaktan kucağa gezdirilerek şımartılır, her işinin yapılması için ayrı bir uşak vardır, acil olmayan her şey ertelenir.
"Çocuğun düşüncesi garip hayaletlerle doluydu. Korku ve hüzün, ruhuna yıllarca, hatta belki de ömrü boyunca hâkim oldu. Çevresine hep küskün küskün bakar, hayattaki her şeyi sıkıntılı, eziyetli görürdü. Aklı fikri hep o Militrisa Kirbityevna’nın yaşadığı, bedava yiyip içmenin, giyinip kuşanmanın mümkün olduğu tehlikesiz, dertsiz, kaygısız masal ülkesindeydi.

Oblomovka’da masallar yalnız çocuklar için değildi; büyükler de ömürleri boyunca onların etkisi altındaydılar." .(sf.142)
Sonra Oblomov tembel, Oblomov şöyle, Oblomov böyle vit vit vit! Böyle bir ailenin içinde yaşayıp Oblomovculuğa yakalanmamak imkansız!
Devamlı kısıtlandığı, işlerini başkalarının yapmasına alıştırıldığı bir ortamda büyür İlyuşacık.
"Harcanmak isteyen güçleri harcanamayınca içinde kalıyor ve yavaş yavaş körleniyordu” (sf.166)
En yakın arkadaşı Ştolts tam tersi kabına sığmaz, yaramaz Andreyuşka Alman baba ile Rus anneden doğmuştur. Alman disiplinini şiar edinmiş bir babası ve Rus asilzadelerinden çocuğunu asil ve yüce sayılan zevklerle, yaşantılarla büyütmeyi düşünen annesi arasında istediğini yapmış, kendisinden beklenen eğitimleri de aksatmadığı için ara sıra evden uzaklaşmasına göz yumulmuştur. Beklentileri karşılayarak kendisi olabilmiştir.
Gonçarov un batının tarafı tuttuğu, batının tasvirini Ştolts da yaptığı söylense de ben öyle bir izlenim alamadım şahsen. Ştolts tamamen Avrupalı gelmedi bana. (Avrupalı değildir o, Avrupalı olsa sevmezdim, tıs tıs tıs) Anne ve babasının öğretmeye çalıştıkları birbirinin zıttıdır ama o her iki tarafın farklı yetiştirme tarzlarını başarıyla sentezlemiştir. Bu yünde Stolts a tamamen Avrupalı diyemeyiz, doğulu diyemeyeceğimiz gibi. Rusya’dan daha çok Rusya’dır aslında, Avrasyalıdır. Doğu geleneklerinden batı kültürüne bir uzantıdır Ştolts, ikisi arasında dengeyi korur. Ne bir doğu insanı gibi hayallerle gelenekler arasında sıkışmış olarak yaşar, ne de bir batılı gibi kendisine benzemeyenleri küçümser, onlara tepeden bakar.
Ştolts karakterini en çok Oblomov’u gerçekten bir dost gibi yürekten sevmesi, onun iyiliğini düşünerek sürdürdüğü atıl hayattan kurtulması için çabalamasını takdir ettiğimden sevdim.
"-Bir köşede! Düşüncelerin de o köşede kalmış. “Var gücümüzle çalışmalıyız, çünkü Rusya’nın bitmez tükenmez kaynaklarını işletmek için kollara ve kafalara ihtiyaç var; daha mutlu bir dinlenme için çalışmak; dinlenmek de bir çeşit yaşamak, daha sanatkârca, daha güzel yaşamak, şairlerin, sanatkârların hayatım yaşamak olmalı. ” Bunlar senin sözlerindi. Bütün bu fikirleri de Zahar mı köşeye attı? Hatırlıyor musun, kitapları okuduktan sonra kendi ülkeni daha iyi tanımak ve sevmek için yabancı ülkelere gitmek istiyordun. “Hayat, düşünmek ve çalışmaktır. ” diyordun. “Şöhret aramadan, durmadan çalışmak ve işini yaptığını görerek ölmek.” Hangi köşede unuttun bunları, söylesene?" (sf.223)

****** Uuuu çok etkilendim/acayip gaza geldim/ben daha iyi incelerim diyenler, hemen bu kitabı alıp okumak isteyenler olur diye incelemeye BELEŞ reklam aldım.. Maksat Oblomovculuk yayılsın. Hiçbir çıkarım yok:)))

#37812299
#37812280
#37812072

Aile önemli dedik, peki Oblomov hep böyle Oblomov muydu? İlya İlyiç in amansız bir hastalık olan Oblomovculuğa yakalanmasında tek katkı ailesinin miydi? Çevresinde olan, yaşantısında karşılaştığı insanlar tamamen suçsuz mu? Tabii ki hayır. O da bir zamanlar çalışmayı, üretmeyi bu şekilde ülkesine hizmet etmeyi, gezmeyi istemiş, bir işte çalışmıştı. Peki sonra ne oldu? Hayallerini gerçeğe dönüştürmeye uğraşan ve idealist insanlar bir kere tökezlediler mi, önlerine konulan engelleri aşamayacakları duygusuna kapıldılar mı bir anda kendilerini bırakırlar. Neye bırakırlar? Kaderlerine, içine genetik olarak işlenmiş ‘büyüklerine boyun eğ, onlar gibi ol’ diyen sesi dinlerler.
Aslında Oblomov’un eylemsizlik ilkesi bir nevi protestodur! "Suskunluğum asaletimdendir" demesidir Oblomov’un tembelliği; diğer insanlara, hayatın keşmekeşine, insanları birbirinin aynısı kuklalar haline getiren yaşantılara ve sisteme başkaldırıdır onun eylemsizliği! Tabii anlayana.. Anlamayan Oblomov tembeldir, işsizdir, düşünmekten konuşmaktan başka bir şey yapmaz, devamlı tasarılarla hayatını geçirir vs. der.
Önsözden:
"Oblomov, yıkılmakta olan bir toplum düzeninin, Rus derebeyi sınıfının çocuğudur. Çiftliği vardır, köleleri vardır; ama kendisi, bütün köklerinden kopmuş derebeyleri gibi, onları bir kâhyaya bırakıp büyük şehre, devlet kapısına sığınmıştır.
Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri, inanışları, aile kuruluşu, çalışma düzeniyle eski Rusya’dır. Oblomov’un rüyasında gördüğü bu çiftliği anlatırken, Gonçarov, eski Rusya’nın, yeni bir görüşle, destanını yazmıştır."

Yukarıda da belirtildiği gibi Oblomovcuğum eski Rusya’nın özüdür. Ruhunda romantik esintilerle, ulvi duygularla yaşar. Kimse kimseye kötü davranmasın, herkes istediği ve mutlu olduğu gibi yaşasın ister. İlya İlyiç insanların kötülüğüne inanmak istemez, iyi yönlerini görmeye çalışır. Safoz mu ne? Tam olarak saf diyemeyiz kimin ne mal olduğunu bilse de o kişi ile başa çıkabilecek enerjisi olmadığından göz yumar bazı şeylere.

Oblomov geçmişteki o saf, tertemiz, yine duygulu, içten insanlara ve yaşantıya özlem duyduğundan bir yanıyla romantik bir tiptir. İşte “çiçekler açsın, böcekler uçsun, kırlarda sevgililer el ele gezsin" gibi. Bu yanıyla bana Shakespeare’in tragedyalarındaki karakterleri anımsattı. Ve bu benzerliğin hakkını verir, kaderi de o karakterlerle çakışma gösterir.

***İ.N. Bu satırları yazan arkadaş hiç Shakespeare okumamış olup tamamen kulaktan dolma bilgilerle TurgutÖzbencilik yapmaktadır. Okumadığı kitaplar hakkında bile bilgi sahibi olduğunu iddia ediyor da diyebiliriz.

Dedikodu, hasetlik, küçümseme, yüzüne gülüp arkadan kuyu kazma, gösterişçilik, sahtelik yoktur onun ruhunda. Ama çevresinde riyakâr insanlarla karşılaştığından hayal kırıklığına uğramış, güncel hayat içinde kendine yer bulamamış bu yüzden inzivaya çekilmiştir. Kendisi de buna benzer ifade eder halinin özetini:

"Benim hayatım, sönmüş başladı. Tuhaf, fakat böyle. Kendimi bilir bilmez sönmeye başladığımı hissettim. Sönüşüm dairede, evrak başında oturduğum zaman başladı; sonra kitapları okuyup da onlarda hayatta kullanamayacağım gerçekler buldukça, dostlar arasında dedikodular, alaylar, soğuk, kötü, boş gevezelikler dinledikçe, gayesiz, sevgisiz toplantılara katıldıkça daha da kötü oldum." (sf.226)

Önsözde eserin Fransızcaya çevrilirken, Oblomov u anlamayan Fransızların caağnım kitabı kuş kadar bıraktıklarının bahsi geçmiş. Tabii anlamazlar, çünkü Oblomovcuğum Fransız sosyetesinden etkilenen Rus soylularının düzenledikleri kabul günlerine, burjuva özentilerinin o salon senin bu salon benim her gün başka bir kapıda yağlama operasyonlarına olması gerektiği gibi insanların birbirine gösteriş yaptığı, yüzüne gülüp arkandan dedikodunu yaptığı “herkesin gittiği sıkıcı yerler” e gitmeyi istemez. Bu sebepten ne beğenirler ne anlarlar onu! Paris sosyetesinin her halini ansiklopedi gibi yazmış olan Proust’ u okumuş bir okur olarak Oblomov haklı diyorum!
Oblomov tipik bir doğulu portresidir bunu bilmeyen yok. (O yüzden sevmez ya Fransızlar, sevmedikleri için de anlayamazlar!) Benim de dikkatimi çeken, ‘ay çok tanıdııık’ dediğim birkaç örnek var:

"Oblomovlar sermayenin çabuk devir yapması, verimin artması ve ürünlerin mübadelesi gibi ekonomik olaylara tamamen kapalı idiler. Bu temiz yürekli insanlar sermaye kullanmakta tek bir yol biliyor ve uyguluyorlardı: Sermayeyi sandıkta saklamak." (sf. 151)
bizdeki karşılığı=yastıkaltı kültürü

"Eskiden bir çocuğa hayatın ne olduğu erkenden anlatılmaz, yaşamanın çileli, çetin bir iş olduğu düşüncesi verilmezdi; çocuğu kitaplarla yormazlardı. Çünkü kitaplar türlü sorunlar çıkarır, bunlar da insanın yüreğini, kafasını kemirir, hayatı kısaltırdı. Yaşama düzeni çoktan ve herkes için kurulmuş bitmişti; bu düzeni insana anası babası öğretirdi; onlar da bunu büyükbabalarından, büyükbabaları da büyükbabalarından hazır olarak almışlar, onu Vesta ateşi gibi hiç değiştirmeden, kutsallığına leke sürmeden korumaya ant içmişlerdi."(sf.145)
İşte bu satırlar ki buram buram büyüklere saygı duyma, onların sözünü dinleme kokuyor, tamamen ‘doğulu’ dediğimiz bakış açısı.

"Rus halkı bugün bile çevresindeki sert ve açık gerçeğe rağmen eski zamanların sihirli masallarına inanmayı sever.. Belki daha çok zaman bu inançtan kurtulamayacaktır." (sf.141)
Sen gel bir de Türk halkını gör sevgili Gonçarov!
Oblomov un iş yapma konusundaki isteksizliği o kadar ruhuna işlemişki hayalinde bile karısıyla gezintiye çıktığında kayığa biniyorlar ve küreği karısı çekiyor. Akşamları ona kitap okuyor karısı, Oblomov dinliyor.
Buraya kadar okumayı başarana helal olsun diyorum. Yazının bundan sonrası tamamen kişisel anılarımdan oluşmakta, bana göre kitapla accık ilgisi var ama kimine göre olmayadabilir. Okumak istemeyen olursa diye ayrıca belirtmek istedim.

Gamzemov’un Rüyası… (değil kabusu hiç değil gerçeği):
-Gamze yine kitap almışsın.
-Evet, bak
-Ooo amma kalınmış. Sen nasıl okuyacan onu, ne anlatıyor?
-İşte bir adam var, böyle tembel üşengeç falanmış (Affet Oblomov reyiz, o zamanlar yeterince iyi bilemiyorduk seni)
-Ehehheheh.. Senin hayatını anlatmış işte.. boşuna okuma. Okumaya üşenirsin sen onu..
-??!! niye yaa, okuyacam işte sonra bir ara..

****İ.N. Alındığı tarih 07.08.2018 okunduğu tarih ocak 2019.. sonuçta okudum yane, hıh!
####
Sıradan bir hafta içi:
Sabah alarm çalar… Ertele.
5 dakika sonra…. Ertele.
10 dakika sonra…. Ertele.
30 dakika sonra… Ertele.
1 saat sonra… Hüff geç kaldım yine yaa, neden erken uyanmak zorundayım? Ühühühühü…

####
Sıradan bir hafta sonu:
Cumartesi sabah haftanın yorgunluğunu atmaya çalışan Gamzemuşka maalesef düşüncelerin istilasından kurtulamaz.
-Üff bu odayı temizlemem lazım artık, bu ne ya at kokuyor oda. At mı besliyorum ben burada acaba? Toz olmuş her yer, ağzıma burnuma kaçtı hepsi nefes alamıyorum… ( Mecnun Ç mode:on)
Kahvaltıdan sonra yapayım şimdi aç karnına sabah sabah olmaz..

-Yuhh! Öğlen olmuş, ne ara oldu yaa? Odamı temizlemeye başlayayım ben, ayy kitaplık da tozlandı, önce onu silmem lazım, kitapları da düzenleyeyim, dolabın içi de karman çorman. Off ne çok iş var!
…..
-Hiçbir iş yapamadan akşam oldu, günler çok hızlı geçiyor yav… neyse yarın var daha, yarın yaparım nasıl olsa.. bu saatten sonra süpürge açılmaz.
Vee Pazar sabahı Özmeniçler kahavaltıya otururlar.
-Ben odamı temizleyeceğim, bana bugün pek bulaşmayın.
-Annesi: hah şimdi akşama kadar çıkmazsın oradan, oyalanma bari.
….
….
-A: GAMZEEEE! Hala odanı temizlemedin mi sen? Ne kadar sürebilir ki küçük odanın temizliği? Al süpürgeyi kendi odanı, arayı, salonu, mutfağı da süpür! HADİ!
-Taam yaa, ben başlayacaktım zaten. Önce toz alayım dolabı süpüreyim didim:(((

####

-Annesi: Gamzeeeee.. Git ekmek al marketten evde hiç kalmamış.
-Şimdi mi acil mi?
-A: Yemek yiyeceğiz, akşama ekmek yok.
-Ohoooo yemek olana kadar.. daha çok zaman var.
-A: ekmek bitiyor sonra, bu saatte geliyor taze taze herkes hemen alıveriyor. Git al işte! ( cinnet is coming ses tonu)
-Tamam alırım bir ara..
-A:SEN NASIL YAŞIYOSUN BU TEMBELLİKLE BEN HİÇ BİLMİYORUM! GİT VE EKMEK AL!


"Şimdi, çevresinde basit, iyi yürekli, sevimli insanlar vardı. Hepsi hayatlarını ona bağışlamış, onun zahmetsizce yaşamasına, hiçbir şey duymamasına çalışıyordu." (sf. 594)

Gönül ister ki ben de yorulmadan yaşayayım ama Oblomov reisin de dediği gibi hayat yakamı bırakmıyor, hem de hiç!
Oblomovkadan Sevgilerle…
632 syf.
·Beğendi·10/10
Oblomovka sahillerinden selamlar
Şaka şaka. Evde uzanmış yatıyorum öyle. Zahar'a seslendim seslendim gelmedi. Hatırladım. Benim çorabıma varana kadar giydirecek bir uşağım yoktu. Oblomov kadar tembel olabilmek için zengin olmak gerekiyor.

Hayatımın değişmeyen roman kahramanları üç erkek. Ta ilkokul sıralarında tanıştım kendileriyle
Robinson Cruise
Oblomov
Raskolnikov

Neydi acaba benim gözümde bu adamları çekici kılan. Üçünün belirgin özelliklerini az biraz taşımam mı? Onların hayatını yaşamak istemem mi?

Gerek Oblomov gerek diğerleri benim her yıl düzenli olarak tekrar tekrar okuduğum üç kitaptı. Ki bu bahsettiğim dönemin başlangıcı benim 8 - 10 yaşında olduğum dönemdir. Kitap bulmakta sıkıntı çekilen var olan kitapların çok pahalı olduğu dönemler.

Her reklamda "baba n'olur kupon biriktirelim bu kitap setini alalım" diye yalvarışlarımı hala unutmam. Biraz uğraştırsa da eninde sonunda kabul ederdi. Gazete kuponları sayesinde bir sürü kitap seti almıştım. Bazı setlerde aynı kitaplar olurdu ve buna üzülürdüm. Keşke farklı bir kitap olsaydı da daha çok çeşit okuyabilsem diye düşünürdüm.

Gazeteyi alma ve kuponları kesip saklama görevi de benimdi. Kupon harici kalan gazetede babam bir iki haber okur spor sayfasına bakar sonrasında annem sobayı tutuşturmak için kullanırdı o gazeteleri. Gazeteyi bulmak bile sorun olurdu. En çok da cumartesi pazar günleri zor olurdu. 365 günün 300'ünde yağmur yağan Rize'de gazete bile bulamazdım. Yağmurdan iliklerime kadar ıslanır ve tekrar tekrar dolaşırdım tüm gazete büfelerini. Artık büfeciler bile ezberlemişti beni görür görmez yok anlamında kafayı sallardı. Yani girsem büfeye iki dakika yağmurdan sakınsam diye düşünürdüm ama daha kapıdan girmeden yok denilmesi içeri girmemi engellerdi. Eninde sonunda bulduğum gazete eve gelene kadar sırılsıklam olurdu. Dikkatlice kuponu alırdım ve annem ütüyle kuruturdu. Sayısını bildiğim halde her gün tekrar tekrar sayardım kuponlarımı. Şu kadar gün kaldı diye. Canımdan daha değerliydi bu kuponlar çünkü bir sürü kitabım olacaktı. İşte Oblomov bu tarz zorluklar neticesinde sahip olduğum kitaplardan biriydi.

Oblomov'u ilk okuduğumda çocuktum ve kendisi için "ne aptal adam" sıfatını yakıştırmıştım. Yaklaşık 10 yıl önce tekrar okuduğumda "aslında o kadar da aptal değilmiş" dedim. Ve bugün ise "Oblomov çok zeki bir adam" dedim.

Aradaki bu düşünce farkı hem insanın olgunlaşması hem de kitapların çeviri durumundan kaynaklanıyor. Gazeteden almış olduğum Oblomov 150 sayfa idi. Şimdi elimdeki bu kitap 620 sayfa. Arada 4 kat fark var. Daha çok kitap okuyabilme adına en ince kitapları seçip aldığım dönemler de oldu. İnsan kitap konusunda aç gözlü olmamalı. Artık gidip kitapların en kalın olanlarını seçiyorum. Çeviri hassaslığını ben bu sitede öğrendim ve belkide bu sitenin bana kattığı en önemli şey bu oldu.

Kitapta en beğendiğim kısımlar insanların iç ve dış dünyasının (ruhunun ve görünüşünün) en detaylı kesiti şeklinde yapılan karakterlerin kişilik analizleri oldu. Bu analizler o kadar güzel işlenmiş ki önce okuyup altlarını çizdim. Sonra tekrar okudum sonra düşündüm derken tek bir sayfada 1 saat kaldığım çok oldu. Bu kitabı her elime alışımda Oblomov oluyorum. Ana tema tembel bir adam olsa da aslında Oblomov zihnini o kadar çok çalıştırıyor ki bedenen yorulup devamlı yatması garipsenmemeli.

Roman konusunda değinmek istediğim unsur ise; genel olarak romanın sosyolojik yönünden çok psikolojik yönü ağır basması. Romanda en dikkat çekici kısım bana göre Oblomov'un arkadaşı aracılığıyla tembel kalbinde, beklenmeyen bir aşk heyecanı yaratmasıdır. Olganın amacı ise bu tembel adamın üzerinde kendi üstünlüğünü kurarak, onu sorumluluk sahibi bir insan haline getirmek. Oblomov her ne kadar kendini Olgaya teslim etse de çalışmak ve tembellik arasında bocalayıp durur. Tembellik hayat felsefesi olmuş bir insana ne yaparsanız yapın kar etmiyor bunu daha iyi anlıyorsunuz.


Eğer bu kitabı veya klasiklerden herhangi birini okuyacak olursanız kesinlikle Sabahattin Eyüboğlu ve Ergin Altay çevirisini tavsiye ediyorum. Kitabı okumanızı tavsiye etmiyorum. Çünkü bazı kitaplar için herhangi bir tavsiyeye gerek yoktur. Bu kitap o kitaplardan biri. Seveceğinizi garanti edebilirim.
128 syf.
·7 günde·8/10
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin birçok kişi tarafından en büyük Rus şairi ve Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir.

Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü ve alaycı yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberlemiştir ve Fransız şiirler ve komediler yazmaya başlamıştır.


Natalyaya evlilik teklif eder hemen cevap alamaz ve Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatan Puşkin’in, daha başka birçok eserinde de Erzurum’dan aldığı esinler yer bulur.

Eşi N atalyaya kur yaptığını farkettiği fransizi düelloya çağırır ve vurularak ölür.

Hepiniz Gogol'ün paltosundan çıkmış olabilirsiniz beyler fakat Puşkin'in o paltoları diktiği dükkan olmasaydı kusura bakmayın ama hiçbir yerden çıkamazdınız!

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
632 syf.
·7 günde
Kitabı gözyaşı ile bitirdim ve elim yeni bir kitaba gitmedi, gidemedi. Oblomov, Oblomovluk ve Oblomovka uzun zaman dilimden düşmeyeceğe ve zihnimi meşgul edeceğe benziyor.

Okuduğum en iyi romanlardan biri olduğunu düşünüyorum. Yazar çok özel bir karakter çizmiş ve bu karakterin ana özelliğini Oblomovluk olarak literatüre katmış. Bunun yanında tam zıt olan karakter Ştolts ve diğer yardımcı karakterler de ayrı ayrı özelliklere sahipti.

Yazarımız Gonçarov, birbirinin zıttı Oblomov ve Ştolts karakterleri ile Doğu ve Batıyı karşı karşıya koymuştur yazıyor kitabın önsözünde. Evet yazar bu karakterler üzerinden Rusları ve Almanları hem övüyor hem yeriyor.

Açıkçası karakterlerin yaşama, yaşamın amacına, aşka, evliliğe, çalışmaya dair düşünceleri çok etkileyici idi. Genelleme yapamasam da bazı insanların kendinde Oblomov'a veya Ştolts'a dair bir şeyler bulabileceğini düşünüyorum. Mesela ben, hayatımda bazı dönemler Oblomovluk yaptığımı ve bunların bana pahalıya patladığını da rahatlıkla söyleyebilirim. Kısaca örneklersem, şehir değişikliği nedeniyle araştırma görevliliğinden ayrılınca evlilik ve ev hayatının rehavetine kapılıp yaptığım Oblomovluktan ötürü yarım kalmış bir doktora tezi, bitmemiş bir doktoram var diyebilirim. Elbette benim de Oblomov gibi her işe bahanelerim vardı; tez konusunun tek başına imkânsızlığı, hocanın yetersizliği gibi ama aslında sorun bendeydi. Gelecek ile ilgili hayallerime mal olan  bir Oblomovluk. Kitaptan sonra kendi kendimi bayağı bir hesaba çektim.

Çok uzatmayayım ve kitap ile ilgili fazla bilgi verip heves kırmayayım. Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.

Bol kitaplı günler...
632 syf.
·17 günde
İyi yürekli dostumuz Oblomov...
Kimlere kimlere benzetmedim onu, ilk yüz sayfa "Artık kalk şu yataktan be adam!" diye haykırdım içimden. Çoğu kişinin adını değiştirdim hafızamda, onlara artık Oblomov diye hitap edeceğim. :)

Ah ne kadar güzel bir serüvendi. Kesinlikle tam metnini okumanızı tavsiye ederim. Böyle bir haz anlatılmaz, ancak yaşanır çünkü. İvan Gonçarov keşke daha fazla eser bıraksaymış bizlere diye hayıflanmıyor da değilim. Tıpkı Dostoyevski gibi, büyük bir yazar Gonçarov ve Dostoyevski'den de fazlasıyla etkilenmiş doğrusu. Enfes bir kitaptı, çok doyurucuydu. Okuyucuyu yormadan, pasajları uzatmadan keyifli bir okunma sağlamış sevgili Gonçarov bizlere.

Oblomov'a gelince, tembelliğin kelime manası olan bir karakter, kendisinde hiçbir şey yapma gücü bulamayan, daha küçüklükten bu şekilde yetiştirilmiş bir çocuk.
Elbette burada ailenin yetiştirme tarzıyla alakalı önemi de çok açık bir şekilde görmüş oluyoruz.

Oblomov'a canlılık katan tek değer aşktı. Onu bile Oblomovluğuyla berbat edebilme özelliğine sahipti. Her şeye rağmen çok iyi yürekli,çok içten bir karakterdi. Onu sevmekten kendinizi alamıyorsunuz. Ve ona asla kızamıyorsunuz. Bu arada unutmadan... Aman dikkat! Kendisinin üşengeçliği kitabı okuduğunuz süre içerisinde size de yapışıyor, o konuda sizi uyarmak istiyorum. :)

Eee hala ne düşünüyorsunuz, Oblomovluk yapmayın da bir kitapçıya gidip hemen kitabı edinin. Oblomov'un güzel kalbiyle tanışmak için geç kalmayın, sonra pişman olursunuz...
80 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
•Nikolay Vasilyeviç Gogol Rus Edebiyatının inşaatını oluşturan büyük yazarların doğmasını sağlamıştır.
•Daha önce iki kardeşini kaybeden ailesi Gogol’un üzerine titremiş ve kendisini şımarık büyüttüğünden çocukluğunda kimseyle yakınlık kuramayan Gogol kendisini edebiyatın derin sularına bırakmış ve lise dönemini şiir ve öykü yazarak geçirmiştir.
•İş hayatı vasat bir memurluk, başarısızlık ve parasızlıkla ilerlerken Şube Müdürlerinin kendisine göre aptalca olan yazılarını temize çekmekten bıkmış ve tekrar yazmaya sığınmıştır.
•1831 yılında basılan “Dikanka Yakınlarında Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları” kitabında yazmış olduğu öyküler kısa zamanda beğenilmiş ve yüzünü güldürmüştür.
Kısa zamanda dostluk kuracağı Puşkin: “Şimdi Dikanka Akşamlar’ını bitirdim. Bu öyküler beni şaşırttı. İşte gerçek, içten bir neşe. Kimi yerleri de ne kadar şiirli, duygulu. Bu çeşit yapıtlar bizim edebiyatımızda o kadar yeni ki, üzerimde bıraktığı şaşkınlık etkisi hala geçmedi. Söylediklerine göre, dizgiciler, kitabı dizerken gülmekten katılıyorlarmış.” diyerek yorumlamıştı kitabı.
•Herkesi acımadan eleştiren Belinski ise: “Gogol güçlü, olağanüstü bir yeteneğe sahip... O, edebiyatın, yazarların başıdır.” demiştir Gogol için, üstelik Gogol daha henüz büyük eserlerini yayınlamamışken.
•Yeni eserler yazmış ve Puşkin’den çok büyük övgüler almıştır. ‘Fayton’ ve ‘Burun’ adlı iki öyküyü de kendi çıkardığı dergide yayınladı.
•BURUN ve FAYTON adlı iki hikayede hayatın içinden, neşeli ama bir o kadar da iğneleyici ince mizahı ile sıradan karakterlerle yeni ama çok etkileyici bir edebiyat ortaya çıkardı.
Mizahı güçlü ve bir o kadar da öfkeliydi. Edebiyatında kullandığı güçlü mizah, dostu Puşkin’in ölümünden sonra sona ermiş, Gogol acılara boğulmuş, tekrar eski yalnızlığına ve ağlamaklı günlerine geri dönmüştür.
•PALTO adlı öyküyü bir toplantı sırasında duyduğu hikayeden esinlenerek yazmış. Sıradan bir adam olan Akakiy Akakiyeviç’i bütün Rusya konuşmuştur.
Rus insanını aşağıladığı gerekçesiyle Çarlık Rusya’sının tepkisini çekmiş ama aynı zamanda Ruslardan çok büyük övgüler almıştır.
•Dostoyevski: “Hepimiz onun Palto’sundan çıktık.” demiş ve Gogol’un büyüklüğünü en net şekilde ifade etmiştir.
•İnsanı tanıyan, insanı okuyan, insanı yazan bir Gogol tanıdım.
•İşte beni içine çeken otuz sayfalık bu öyküde uzun bir roman tadı aldım. Dostoyevski gibi insan ruhunun haritasını çizen büyük yazarların doğmasına ilham olmuş; işte bu sıradan, basit bir insanın, yani Akakiy Akakiyeviç’in kahraman olarak gündelik hayatının belli başlı, bazı kısımlarının doğal ve gerçekçi yazılması Rus Edebiyatında bir milat olmuştur.
•Ben bir Dostoyevski hayranıydım, şimdi aynı zamanda bir Gogol hayranıyım...
632 syf.
·10 günde·Beğendi
Hepimiz Oblomov doğarız, ama bazılarımız öyle kalır...

Öncelikle kitabın elime ulaşmasını çok kısaca yazmak istiyorum. Daha önce alıntılarını gördükçe sipariş edeceklerime eklemiştim. Ve çok uzun zaman sonra Kitapyurdu yerine Kigea'dan istemeye karar verdim. Ancak Kigea'dan sipariş edeceklerimi hazırlarken, Anne Frank'in hatıra defteri'nin olmadığını gördüm. Kitapyurdu'nda ise Anne Frank var ama Oblomov yok. Kigea'da Oblomov var, Anne Frank yok. Bu yüzden iptal ettim. Sonra derken Sezen B. bana bir mesaj attı ve haftalar önce Oğuz Aktürk'ün bir sorusu üzerine verdiğim cevaptan kitabı kazandığımı öğrendim ve kitap onun aracılığıyla elime ulaştı. Kendisine teşekkür etmek istiyorum.

Şimdi kitap hakkında bilgilendirmeye gelelim.

Oblomov, sahi kim bu Oblomov? Akrabalarınızda, çevrenizde, arkadaşlarınızda, dostlarınızda var mı böyle biri? Okuyan her insan bilir ki, kitap sanki 2. dereceden bir Suç Ve Ceza gibi. Raskolnikov gibi özelliklere sahip bir karakter. Şimdi böyle bir durumda Oblomov=Raskolnikov mu diyeceğiz? Elbette değil. Ancak Suç Ve Ceza'yı okumadan Oblomov'u okumanızı önermem(ikisini de okumayanlar için)

Kitabın ana karakteri olan Oblomov, 30 yaşında, saf, zeki, Hukuk, Ekonomi ve Yüksek Matematik okumuş biri. Eve tıkılmış, göbek çıkarmış, insani ilişkilerini salmış ki okuyucuların çoğunluğu bu ayrıntı sayesinde benimsemiştir. 300 maraba(köylü)sı olan Oblomovka'nın sahibidir. Oradan gelen para ile geçinimini sağlamaktadır. Ne bir hesap, ne bir kitap bilmektedir. Kitap okumayı sevmez, okusa da aynı iki defa okumaz. İnsani ilişkileri çok zayıftır, neredeyse kimseyle konuşmaz. Kendisinden ve üzerinden rant sağlayanları umursamaz, para tırtıklayan kahyasını bile azarlamaz...

Biraz da önce çıkan karakterlerin analizini yapalım.

Oblomov: Tertemiz bir ruha sahip, heyecanlı, Zeki, dürüst, fedakar, umursamaz, üşengeç, saf(iyi niyetli de diyebiliriz), duygu yoğunluğu fazla, sahiplenici gibi özelliklere sahip ana karakterimiz.

Olga: Oblomov'dan çok daha zeki, aşırı duygusal, sahiplenici, asil, zarif, minik bir serçe yavrusu gibi masum...

Ştols: Oblomov'un en sadık ve en iyi daha doğrusu tek dostudur. Kendisi memuriyette genel müdür sıfatındadır. Oblomov'u çukurdan çıkaran ve o andan itibaren(Olga ile tanışması ve yeni bir adım atması) ters giydiği göleğini düz giymesine sebep olan karakter. Kendisi bir Alman'dır. Akıllı, sadakat nedir bilen, bazen dostunu kendinden daha çok düşünen, Oblomovka'nın işlerini üzerine alan(bir aralar), hesapları gözden geçiren kısacası dost gibi dosttur. Hatta şu kalıba uyuyor: 10 koyuna sahip olacağına, Ştols gibi bir dostun olsun yeter.

Zahar: Oblomov'un kahyasıdır. Çok paragöz biri olmasına rağmen çokta düzensiz, kirli, ağzı bozuk biridir. Para çalar, bazen gelen misafirlere hakaretler bazen de efendisi hakkında ileri geri konuşabilir. Ancak karakterimizin bir özelliği vardır ki, bunca şeye rağmen efendisinin(Oblomov) sözünden ve emirlerinden asla dışarıya çıkmaz. Kısacası iyi yönü olarak itaatkar, sadık, çıkarları koruyan bir karakterdir.

Tarantyev: Bu karakter, gerçek hayatta da çok sık rastlayacağınız aşağılık, dolandırıcı, paragöz, nankör, çıkarcı, insanlığın yüz karası tiplerdendir. Oblomov'un saflığından faydalanarak sürekli para tırtıklar, parasını alır, tuzağa düşürüp borçlandırır ve utanmaz bir şekilde evine gidip yiyip içer ve yatar. Kısacası dediğim gibi, insanlığın yüz karası bir karakter.


Şimdi karakter analizi yaptığıma göre kitapta dikkat çekici birkaç anektod paylaşmak istiyorum.

Yukarıda Ştols'un Alman olduğunu söyledim. Nedendir bilinmez ama birçok yerinde Almanlar'a karşı çok aşağılıyıcı söylemlere denk geldim. Tarantyev'in ağzından, 'O Alman'dır, ne zehirdir o. Sonuçta o Alman, Ruslar gibi değildir onlar. '' Aklıma gelmedi ama daha ağır şeylerde okudum. Almanlara olan nefreti bilemedim, eğer bilgisi olan varsa yazabilir. Tahminen dönemin yazarları arasında çekişme veya siyasi olaylardan kaynaklı.


Ve şimdi geldik karşılaştırmaya. Size yukarıda Suç Ve Ceza'nın 2. Dereceden bir kitap olduğunu söyledim. Şimdi onu açıklayacağım. Oblomov aşka ve sevgiye kapalı biridir.
Öyle ki kendini evine kapatmış, pek kimseyle konuşamaz olmuş ve insanlardan soyutlanmıştır. Peki Raskolnikov nasıldı? İnsanlığa olan nefreti, sevgisizliği, değişen ruh hali, vurdum duymazlığı, hıncı ve öfkesi...

Oblomov'un kahyası olan Zahar ile Raskolnikov'un hizmetine bakan Nastasya ile benzerliği yakaladınız mı? İkisi de fazla cüretkar ama bir o kadar da fazla sadık. Def ol dense dahi yine de üsteleyen karakterler.

Peki Razumihin ve Ştols? Bunu da yakalamadıysanız eh yuh diyeyim ben! Razumihin=Ştols(karakter bazında) Oblomov'un ve Rasko'nun da konuşabileceği ve aksi bir durum söz konusu olsa dahi güvenebileceği tek dostudur.

İki karakterde aşırı sadık, aşırı sahiplenici ve düşünceli karakterlerdir. Çıkar peşinde koşmayan, faydalanmayan sadaket kavramının özü olan karakterlerdir.

Ve Sonya... Seni açık etmek ihanet olmaz mı leydim?... Kısaca değineceğim.

Oblomov'un aklına bile gelmeyeceği ama yok böyle bir sevgi dedirten ve hayatını değiştiren aşkı olan Olga, bizim Suç Ve Ceza kitabındaki masumiyet abidesi Sonya'nın birkaç özelliğini barındırmaktadır.

Gonçarov, bir erkeğin insanlıktan ve duygudan soyutlanan bir karakterin bile bir gün ki bunun zamanı ve yeri hiç önemli değil. Bir gün bir kadının karşısında diz çökeceğini belirtmek istemiştir.

Suç Ve Ceza kitabında Raskolnikov Sonya'nın evine gider ve ayaklarına kapanır, ayaklarını öperdi hatırladınız mı? Burada da Oblomov ormanda aniden Olga'nın ayaklarına kapanır ve öper. Bingo!

''Oblomov, önünde diz çöktü: Olga, benim karım ol!'' (s-350) Bunu da yakaladım. :)

Mesela Raskolnikov'un Sonya'nın evinde kendisine hitaben söylediği sözün bir benzerini daha yakaladım.

''Size baktıkça tekrar ağlayasım geliyor... Görüyorsnuz ya, nazlanmıyorum; duygularımı saklamıyorum(259)''

İki kitap karşılaştırmasında şunu anladım. Albert Camus'un dediği gibi, ''Hayatta en büyük fenalık sevilmek değildir, sevmemektir.'' Benim söyleyeceğim aklıma gelmez hatta katıla katıla gülmeme sebep olan bir şey söyleceğim. Sevmek özgürlüktür, sevmek temiz bir hava solumaktır ve sevmek yaşamaktır...

Olga hakkında kısa bir şey daha yazmak istiyorum. Olga'nin sevgisi öyle büyük ve öyle yüksek ki, o evlenmenin bir ihanet olduğunu düşünüyor. Çünkü evlenmek, ikili arasındaki sevgiyi yok eder ve aşkı söndürürmüş. Oblomov ile ayrılmalarının sebebi...

Kitap hakkında dikkat çekici birkaç noktayı paylaşmak istiyorum. (Soru sorarak kitaptan cevaplar ile)

Gidenlerin yeri nasıl doldurulur. Bu mümkün müdür? Peki bu döngü sonucu ortaya çıkanlar neler, devam eden bu yaşayış nasıl sona erer?

''Gidenlerin yerini gelenler tutar, çocuklar büyür, nişanlanır, evlenir, kendilerine benzeyen çocukları olur ve böylece hayat hep aynı minval üzerine sürer gider ve hiç farkına varılmadan mezarın tam yanı başında biter.(147)''

Bu söylerken aklıma Deniz Geçmiş'in oğluna yazdığı mektup geldi. ''Sevgili oğlum; insanlar doğar, yaşar ve ölürler.''

Yaşadığımız şey nedir? Daha doğrusu bu koca ütopik alanın içinde tıkıldığımız ve birbirimizi düzmekle meşgul olduğumuz, çıkarlar ve ihanetler ile sürdürdüğümüz düzenin adı, amacı ve işleyişi nedir?

''Hayat bu, hayat, der; kimi ölür, kimi doğar, kimi evlenir. Biz de boyuna yaşlanıyoruz. Değil yıllar, günler bile birbirine benzemiyor. Ne iştir bu. Keşke bugün tıpkı dün gibi, dün de tıpkı yarın olsa, ne güzel olurdu...(153)''

Hayat... hayat yapmacıkları sevmez, umursamaz ve acımaz. Bu yüzden istisna sağlıyorsa bir söylemi çok fazla çok çok fazla tekrarlar. ''Reddedildi.''

Bu onun vazgeçilmezi ve inandığı tek şeydir. Hayat der ki, ''Reddetmek bir erdemdir.'' Peki hayat, bu senin için mi geçerli? Sorumu değiştiriyorum ve cevap veriyorum. Evet hayat, bu yalnız senin için geçerli.

Neden yalnız dedim? Çünkü benimsemeye kalkışan herkes bedelini öder. Bir kitap karakteri, hayali bir karakter olman da önemli değildir. Kısa ve net:''Cezanı çekeceksin. Çünkü ağır bir suç işledin!''

Yukarıda da belirttiğim gibi, Suç Ve Ceza'yı okuduysan ve yeni bir klasik arayışındaysan bu kitabı okumalısın. Gerçekten karşılaştırarak, benimseyerek ve içinde olarak kazanım elde edersin.

Bu arada son bir şey daha belirtmek istiyorum. Yine Suç Ve Ceza, Altıncı Koğuş gibi kitaplarda da görmek mümkündür. Dönemin sosyoboyutunu perspektif bir şekilde okuyuca sunması ve belli paradokslar eşliğinde sıralaması takdire şayandı.

Keyifli okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Erol Güney
Tam adı:
Mişa Rottenberg
Unvan:
Çevirmen, Gazeteci
Doğum:
Odessa, Ukrayna, 29 Ağustos 1914
Ölüm:
Tel Aviv, İsrail, 12 Ekim 2009
Mişa Rottenberg adıyla Odessa'da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1917 Ekim devriminden sonra ailesi Türkiye'ye göç etti. İstanbul’da Saint Joseph Lisesi’ni, ardından İstanbul Üniversitesi’nde yeni açılan Felsefe bölümünü bitirdi. Bu arada, Türk vatandaşlığına geçerek Erol Güney adını aldı. 1940'lı yıllarda Milli Eğitim eski Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından başlatılan dünya edebiyatının Türkçeye çevrilmesi projesinde görev aldı. Güney, Rusça, Fransızca, İngilizce ve Türkçeye son derece hakimdi. Dostoyevski’den, Çehov’a, Moliere’den Plato’ya çok sayıda klasik eseri Türkçe’ye kazandırdı. Bunlar arasında Çehov’un ‘Vişne Bahçesi’, Gogol’un ‘Müfettiş’i ve Gonçarov’un ‘Oblomov’u sayılabilir.

Çeviri Bürosu’nun da başında bulunan Sabahattin Eyüboğlu başta olmak üzere Azra Erhat, Cahit Külebi, Orhan Veli, Necati Cumalı, Melih Cevdet Anday gibi kişilerle yakın dostlukları oldu. İsmet İnönü, Çeviri Bürosundan 100 klasik eseri Türkçeye kazandırmalarını istedi. Can Dündar'la yaptığı röportajda o yılları Erol Güney şöyle aktarır: "O yıl 29 Ekim'de İsmet Paşa 100 klasik kitap istedi bizden... Topçu ya, tek topla savaş kazanılmayacağını biliyor. Savaş cephesinde nasıl 100 top lazımsa, kültür cephesinde de 100 kitap lazımdı. Sıvadık kolları..."

Orhan Veli, Güney hakkında iki şiir yazdı. İsimleri de nerdeyse kendileri kadar uzun olan bu iki ünlü şiir şöyle:

Erol Güney'in Kedisinin Bahar Mevsiminde Toplum Meseleleri Karşısında Takındığı Tavrı Anlatan Şiirdir
Bir erkek kediyle bir parça ciğer
Dünyadan bütün beklediği
Ne iyi!

Erol Güney'in Kedisinin Hamileliğini Anlatır Şiirdir
Çıkar mısın bahar günü sokağa
İşte böyle oturursun
Böyle yattığın yerde
Düşünür düşünür
Durursun.

Güney'in eşi Dora Güney, Milliyet gazetesinden Sedat Ergin'le yaptığı bir röportajda şöyle diyor: "Gayet güzel bir kediydi, sokaktan almıştık. İsmi Edibe idi. Ben de o zaman derdim ki, kitap yazmamıza gerek yok; çünkü kedimiz sayesinde Türk edebiyatına girdik." Sebahattin Eyüboğlu da Edibe'ye çok bağlanmıştır ve Dora 1956'de İsrail'e göç edeceği zaman Edibe'yi alıkoymak ister. Dora razı olmayınca Edibe de İsrail'e göçer. Edibe İsrail'de 22 yaşında ölür.

Orhan Veli'nin ünlü Sereserpe şiiri de Dora'nın kızkardeşi Bella için yazılmıştır.

1946'da tek parti iktidarı çökünce Hasan Ali Yücel istifa etti, çeviri bürosu işlevsizleşti. Sebahattin Eyüboğlu Paris'e gitti, Orhan Veli öldü ve Güney, Agence France-Presse'te gazeteciliğe başladı. 1955 Mart'ında Sovyetler'in Türkiye ile ilişkileri iyileştirmek istediğine dair yazdığı bir haber üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla "Türkiye aleyhine çalıştığı gerekçesiyle" önce Yozgat'a sürgüne gönderildi, sonra vatandaşlıktan çıkarıldı ve sınır dışı edildi. Fatin Rüştü Zorlu, Erol Güney’in sınır dışı edilmesinin gerekçesi olarak "Çok şey biliyordu," dedi. Güney, yıllar sonra haberin kaynağının Belçika büyükelçisi olduğunu söyler.

Sınırdışı edilen Güney, önce Paris'e gidip AFP'de çalışmayı denedi. Sürekli göçmen statüsünde yaşamaktan bıktığından 1956 yılında İsrail'e yerleşti. Yaşamının geri kalan yıllarını gazetecilik mesleğini sürdürdüğü Tel Aviv'de geçirdi. Sınırdışı edilişine olan tepkisini uzun yıllar boyunca Türkçe konuşmayarak dışa vurdu. Nitekim, Türkçe yayınlanan Şalom'a yazmaya başladığı ilk yıllarda makaleleri Fransızca gönderdi, tercüme edilerek yayınlandı. Ancak 35 yıl sonra, 1990'da Türkiye'den vize almayı başardı ve sık sık İstanbul'u ziyaret etti. Feridun Sinirlioğlu, Türkiye’nin İsrail Büyükelçisi olarak atandığında, Tel Aviv’e ayak bastıktan sonra İsrail Cumhurbaşkanı’na güven mektubunu sunmadan önce ilk nezaket ziyaretini Erol Güney’e yaptı. Güney, 12 Ekim 2009'da 95 yaşında İsrail'de hayata veda etti.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 8.603 okur okudu.
  • 719 okur okuyor.
  • 7.164 okur okuyacak.
  • 263 okur yarım bıraktı.