Grover Furr

Grover Furr

Yazar
8.5/10
2 Kişi
·
3
Okunma
·
0
Beğeni
·
140
Gösterim
Adı:
Grover Furr
Unvan:
Ortaçağ İngiliz Edebiyatı Profesörü
Doğum:
3 Nisan 1944
Hruşçov konuşmasının pek çok yerinde, büyük bir memnuniyetsizlikle, Stalin'de kolektif çalışma anlayışının olmadığını dile getiriyor ve kolektif yönetim ilkesini çiğnemesinden yakınıyor. ''Kapalı oturum''da (20.Kongre) yaptığı bu tür açıklamalardan bir örnek:
''Yönetimde ve çalışmada kolektiviteye tahammül edemeyen, yaptıklarına sadece karşı çıkanlara değil karşı çıktıklarından şüphelendiklerine de tüm kaprisliliği ve despotluğuyla kaba kuvvet uygulamasına izin veren Stalin'in yaşamında yaptıklarının tekrarlanmasının önüne geçmek için bu sorunu incelemek ve doğru analiz etmek zorundayız.'' (''Kişi Kültü Hakkında...''. SBKP MK birinci sekreteri N.S. Hruşçov'un Sovyetler Birliği Komünist Partisi XX. Kongresinde yaptığı konuşma. SBKP MK İzvestiya, 1989, sayı 3, s.131)
Gördüğümüz gibi, çok genel suçlamalar. Stalin'le bazen Hruşçov'un hiç beceremediği kadar yakın çalışanların sunduğu kanıtlara bakılacak olursa bu iddiaların aksini ispatlamanın çok kolay olduğu görülür. Mareşal G.K. Jukov tüm savaş boyunca Stalin'in yanındaydı, onun yönetim metotlarını gayet iyi öğrendi ve hatıralarında bunlardan ayrıntılı olarak söz etti. Mareşal gizli oturumu değerlendirirken Hruşçov'un, Stalin'in farklı görüşlere gösterdiği hoşgörüsüzlük ve kolektif yönetim eksikliği konusunda söylediklerinin doğru olmadığını kesin bir dille belirtiyor. General S.M. Ştemenko'nun hatıralarının neredeyse her yerinde buna benzer ifadeler var. SSCB Tarım Bakanlığı görevini (bazı küçük aralıklar hariç) yirmi yıl sürdüren İ.A. Benediktov'un anlattıklarına göre Politbüroda tüm kararlar oy birliğiyle alınmış. D.T. Şepilov, Stalin'le çok yakın olmamasına rağmen, kolektif çalışma konusunda eğlenceli ama çok önemli bir olayı anlatıyor. Hruşçov bile hatıralarında, kendi sözleriyle ters düşerek, Stalin'in ''karakteristik'' bir özelliğini -Stalin'le aynı görüşte olmayan bir kişi bu fikir ayrılığının nedenini düzgün bir şekilde açıklayabilirse Stalin'in bakış açısını değiştirdiğini- yazmıştı.
A.İ. Mikoyan, Hruşçov'u samimiyetle desteklemiş ve Stalin'e karşı düşmanca yaklaşmıştı. Mikoyan aynı zamanda demokrasi ve kolektivizm ilkelerinin Hruşçov ve Brejnev dönemlerinde ulaşılamaz bir ideal olarak kalmasından duyduğu rahatsızlığı da dile getirmişti. ''Kapalı oturum''da söylendiği üzere kolektif yönetime aykırı hareket etmeye ''benzer olayların yeniden yaşanma ihtimalini ortadan kaldırmanın'' olanaksızlığı hakkında konuşurken şunu aklımızdan çıkarmamalıyız: Bizzat Hruşçov kısa süre içerisinde bu ilkeyi unuttu ve 1964 yılında görevi bırakmak zorunda kalmasının nedenlerinden biri de bu oldu. Ekim (1964) Genel Toplantısının yayınlanan tutanaklarında anlatıldığı üzere, M.A. Suslov suçlayıcı nitelikteki konuşmasının tümünde Hruşçov'u suçlamak için Lenin'in 1922 yılında Stalin'in ''nitelikleri'' hakkında söylediklerini tekrarlamış ve yine aynı amaçla, ''kült''e karşı ''kapalı oturum''da yapılan saldırılardan seçtiği alıntılardan faydalanmıştı... Bu iğnelemeleri muhtemelen Hruşçov ve diğer dinleyiciler de farketmişti.
Hruşçov:
''Stalin insanlara düşüncelerine, görüşlerine, yaptıkları zorlu işlere göre değil kendi amaçlarına uygun davranıp davranmamalarına, kendi görüşlerine koşulsuz boyun eğip eğmemelerine göre davranırdı. Bunlara karşı çıkanlar ya da kendi bakış açılarını, haklılıklarını göstermeye çalışanların kaderi, manevi ve fiziksel olarak imha edilerek kolektif yönetimden ihraçtı.'' (Aynı kitap, s. 131-132)
Stalin'in yaşamı boyunca sadece görüş ayrılığı yüzünden ''kolektif yaşamdan ihraç'' vakası bir kere bile yaşanmadı. Hruşçov'un konuşmasında elle tutulur bir örneğin olmaması dikkat çekici. Hatırlatalım: Stalin SBKP(B) genel sekreteriyken de, Merkez Komitesindeyken de, Politbürodayken de hep tek sesti. Merkez Komitesi onu istediği zaman görevinden alabilirdi ve kendisi de dört kez genel sekreterlik görevinden ayrılmayı denedi. Ama görevden ayrılmak için yaptığı her başvuru reddedildi. Bu denemelerden sonuncusu Eylül 1952'deki XIX. Parti Kongresinde gerçekleşti. Bu deneme de diğerleri gibi reddedildi. Hruşçov ve diğer kişiler Stalin'le her zaman uzlaşmıyor ve aslında, Stalin'in Şubat 1953'de yaptığı köylülere vergi koyma teklifinin Hruşçov ve Mikoyan'ın girişimiyle reddedilmesi örneğinde olduğu gibi sık sık görüşlerine karşı çıkabiliyorlardı. Buna açıkça ya da gizlice karşı çıkanlardan hiçbiri ne ''kolektif yönetimden ihraç''a ne ''manevi tahribat''a (ne anlama geliyorsa) ne de ''fiziksel imha''ya maruz kaldı. Stalin hiç kimseyi sadece farklı görüşleri var diye tasfiye etmedi ama Hruşçov bunu yaptı. Hruşçov'un adamları 26 Haziran 1953 tarihinde asılsız suçlamalarla ve hiçbir kanıt sunmadan bir anda L.P. Beriya'yı tutukladı. Daha sonra Beriya ve en yakın altı silah arkadaşı -V.N. Merkulov, V.G. Dekanozov, B.Z. Kobulov, S.A. Goglidze, P.Y. Meşik ve L.E. Vladzimirskiy- kurşuna dizildi. Stalin hiçbir zaman benzer bir şey yapmamıştı. Hruşçov'un fikir ayrılığı yaşadığı için parti yönetiminden uzaklaştırdığı tek kişi Beriya değildi. 1957 yılının Haziran ayında MK'yı Genel Toplantıya çağırdı ve izlediği politikaya rıza göstermedikleri için Malenkov, Molotov, Kaganoviç ve Şepilov'un sürgüne gönderilmelerini sağladı. Hruşçov'un bu sınır tanımazlığı şüphesiz 1964 yılında Merkez Komitesinden çıkartılmasının başlıca nedeniydi. Hruşçov ve onu destekleyen herkesin, neden uzun yıllar boyunca Stalin'e ve onun sözde ''cinayet''lerine karşı çıkamadıkları ve neden onunla birlikte parti yönetiminde kaldıkları konusunda haklı bir neden göstermeleri ve açıklama getirmeleri gerekirdi. ''İmha'' tehdidini mazerete dönüştürdükleri gibi bir izlenim var. Aslında Hruşçov, ''partide Leninist normları yeniden kurmayı'' denemeleri ya da Stalin'e görevi bırakmasını teklif etmeleri durumunda ''hepsinin ortadan kalkacağını'' birçok kez söylemişti. Komünist hareket içinde keskin görüşlü birisi böyle bir mazeretin ne kadar ayıp durduğunu hemen fark etmişti: Sovyet lideri Anastas Mikoyan SBKP delegasyon başkanı olarak ÇKP'nin 1956 yılında düzenlenen XIII. Kongresi için Çin'e gittiğinde Peng (Dehuai) ona, Sovyet partisinin Stalin'i neden suçlamaya başladığını yüzüne karşı sormuştu. Mikoyan şuna benzer bir cevap verdi: ''Onun zamanında kendi düşüncelerimizi söylemeye cesaret edemiyorduk. Bunu yapmak ölüm anlamına geliyordu.'' Peng (Dehuai) cevabı yapıştırmış: ''Ölümden korkana komünist denir mi?'' (Bkz. Roderick MacFarquhar, ''Kültür Devriminin Kökleri'', (New York: Columbia Univ. Yayınları), Cilt 2 (1983), s. 194)
Hruşçov:
''Stalin’in Sovyetler Birliği ulusal politikasının temel Leninist ilkelerini çiğnediği davranışları oldu. Tartışma, aralarında komünistlerin ve Komsomol üyelerinin de olduğu pek çok kişinin ayrım gözetilmeden yurtlarından çıkartılmalarıyla başladı, üstelik bu çıkartılmalar askeri nedenlerle yapılmadı...
Sadece Marksist-Leninist bilince sahip olanlar değil aklı başında olan hiçbir insan bu duruma düşmez. Aralarında kadınların, çocukların, yaşlıların, komünistlerin ve komsomol çalışanlarının olduğu pek çok kişi ya da grup nasıl toplu cezalandırmaların, yoklukların, acıların sorumlusu olarak gösterilebilir?'' (“Kişi Kültü Hakkında...”. SBKP MK Genel Sekreteri yoldaş N.S. Hruşçov’un Sovyetler Birliği Komünist Partisi XX. Kongresinde yaptığı konuşma, SBKP MK İzvestiya. 1989, sayı 3. s. 151-152)
Halkların kitlesel göçü hakkında konuşmak; Hruşçov Karaçaylar, Kalmıklar, Balkarlar, Çeçenler ve İnguşlar’dan bahsediyordu. Nedense Kırım Tatarlarına ve Volga bölgesindeki Almanlara değinmeyi “unutmuş”. Hruşçov’un zorla yurdundan çıkartma konusunda özel bir “sırrı” ifşa etmediğini belirtelim: Bu olayların yaşandığı dönemde de her şey zaten yeterince biliniyordu. Stalin’e yönelik suçlamalara karşı sadece üç şeyi “açığa çıkarmak” yeterli: 1) yurdundan çıkartmalar “hiçbir istisna” olmadan gerçekleşti, 2) “kesinlikle askerî sebepler yüzünden dikte edilmedi”; 3) "bütün halklar kişilerin ya da grupların düşmanca davranışları yüzünden” cezaya çarptırıldı. Bu “ifşaatlar” daha ayrıntılı incelenecek. Sürgüne neden olan olaylar, yapılan operasyonlar ve sonuçları Sovyet arşivlerindeki belgelerde gayet güzel anlatılıyor. Bu sorun hakkındaki tüm arşiv bilgileri SSCB dağılana kadar gizli kalmasına rağmen Hruşçov bu belgelere rahatlıkla ulaşabilirdi. Kendisi ya da yardımcıları “kapalı oturum''da yaptığı bütün eleştirilerin gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu biliyor olmalıydılar.
Kararı siz verin. 1) Sürgünle karşı karşıya kalıp gönderilmeyenlerin listesi, bu konu hakkında uzman olan N.F. Bugay’ın eserlerinden yayınlanan belgeler referans alınarak İgor Pıyhalov’un kitabında yayınlandı. 2) Askerî bakış açısından sınırdışılar Kızıl Ordu’nun cephe gerisinin korunmasını sağladı. Gönderilen halkların nüfuslarının büyük bir bölümü aktif ya da pasif olarak Almanya’ya destek veriyordu. Sovyet yönetimine karşı ayaklanıp SSCB’nin silahlı kuvvetleri için tehdit oluşturuyorlardı. Ayrıca Almanya’nın 1944 yılında ordularını daha önceki üç yıl boyunca yaptığı gibi doğuya yönlendirmesi hâlâ ihtimal dahilindeydi.
N.F. Bugay ve A.M. Gonov sürgünleri onaylamamalarına rağmen şunu belirtiyorlar: “Sovyet yönetimi cephe hattının arkasında, özellikle Kuzey Kafkasya’da düzeni sağlamaya öncelik tanıyarak doğru bir iş yaptı...” (N.F. Bugay, A.M. Gonov. "The Forced Evacuation of the Chechens and the Ingush."// Russian Studies in History, cilt 41. sayı 2,2002 Sonbaharı, s. 59)
Hruşçov’un “kapalı oturum ”da nükteli bir nüansla söylediği şu sözleri özellikle hatırlatmak gerekiyor:
''Ukraynalılar bu şanstan yararlanmadılar çünkü o kadar kalabalıktılar ki onları gönderecek yer yoktu. Aksi takdirde onları da bir yere gönderirdi (salonda gülüşmeler, hareketlenmeler).'' ("Kişi Kültü Hakkında...” // SBKP MK İzvestiya. 1989, sayı 3, s. 152)
Bu şaka aslında Hruşçov'un, Stalin’in Ukraynalıları göndereceğini iddia etmediğini kanıtlıyor. Bununla birlikte Hruşçov'un burada Ukraynalılardan bahsetmesinin nedeni muhtemelen Ukrayna halkının büyük bölümünün Nazilerle birlik olup Sovyetlere karşı ayaklanmamaları. Yine de bütün bu yaşananlar, Kızıl Ordu 1944-1945 yıllarında Polonya ve Almanya’ya ulaşmak için batıya doğru ilerlerken arkasında ciddi sorunlar çıkmasına neden oldu. ( Y.N. Jukov. “Stalin: Yetkililerin Sırları”, - Yay: Vargius, 2005, s. 432-433)
Kırım Tatarları ve Çeçen-İnguş halkı arasındaki Sovyet karşıtı ayaklanmaları gören yönetimin, aynısının Ukrayna’da olabileceğini düşünmesi için her türlü nedeni vardı.
3) Halkın tümü yurtlarından edilmeli miydi, sorusunu iki kısma ayırabiliriz: Birincisi, bu etnik gruplar arasındaki ayaklanma hareketleri ne kadar kitleseldi? Nüfusun çoğunluğunu içine alacak kadar yaygın mıydı? Aşağıda vereceğimiz kanıtlar örnek olarak aldığımız iki halkın ayaklanmalarının ulusal bir karakteri olduğunu ve nüfusun yarısından fazlasının bu ayaklanmalara katıldığını gösteriyor.
İkincisi, soykırım sorusu. Temsilcilerinin birbirlerine dil, tarih, kültür bağlarıyla sımsıkı bağlı olduğu küçük bir ulusal topluluğu bölmek gerçekten de bu topluluğun kaybolmasına neden olabilir. Çeçen, İnguş ve Kırım Tatarları vakalarında Nazilerle o kadar geniş kapsamlı bir işbirliği vardı ki “sadece suçluları” tecrit edip cezalandırmak bile ulusal yapıya zarar verebilirdi. Ama bu ulusal azınlıklar etnik birliklerini korudular ve sonuç olarak nüfuslarını arttırdılar.
Kırım Tatarları kitlesel sürgüne uğradılar. Sürgünleri hakkında gizli arşivlerde tutulan çok sayıda belge artık halka açılmış durumda. Doğal olarak, son derece taraflı yorum yapan antikomünist araştırmacılar tarafından yayınlandılar. Ama bu belgelerde son derece ilginç bilgiler de var!
Onlardan çıkarttığımız bazı bilgiler şöyle: 1939 yılında Kırım Tatarlarının nüfusu 218.000 kişiydi. Yaklaşık 22.000’i ya da nüfuslarının %10’u askerlik çağındaki erkeklerdi. Sovyet kaynaklarından edindiğimiz en son verilere göre askere alınan Kırımlılardan 20.000’i SSCB silahlı kuvvetlerinden firar etti; 1944 yılında 20.000 Kırım Tatarı asker Nazi Almanya’sı saflarına geçti ve ellerindeki silahlarla Kızıl Ordu’ya karşı savaştı. Görüldüğü gibi çok büyük bir kitle Nazilerle işbirliği yapmıştı.
Burada karşımıza çok zor bir soru çıkıyor: Sovyet yönetiminin böyle bir durum karşısında nasıl davranması gerekiyordu? Hiçbir şey yapmayıp hiçbirini cezalandırmayabilirdi. Ama, görüldüğü gibi bunu yapması pek mümkün değildi. 20.000 asker kaçağı kurşuna dizilebilirdi. Üreme yaşı geçenler hariç bütün erkekleri toplayıp hapse atabilirdi. İkisinden birini yapması Kırım-Tatar halkının soyunun tükenmesi anlamına gelirdi. Sovyet yönetimi bunun yerine tüm halkı Orta Asya’ya gönderme kararı aldı ve bu kararı 1944 yılında uyguladı. Onlara toprak verdi ve birkaç yıl vergi almadı. Kırım Tatarları güvence altına alındı ve 1950’lerin sonlarına doğru sayılarının arttığı görüldü.
1943 yılında Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinde yaklaşık 450.000 Çeçen ve İnguş yaşıyordu. 40-50 bini askerlik çağında erkekti. 1942 yılında, yani Nazi Almanya’sı askerî başarılarının doruğundayken 14.576 erkek askere alındı ve askere alınanlardan 13.560’ı ya da %93’ü askerden kaçtı, saklandı ya da dağlardaki isyancı ve yasadışı gruplara katıldı. Çeçen ve İnguş nüfusunun büyük bir bölümünün Almanlarla işbirliği yaptığı şüphe götürmez bir gerçek. 23 Şubat 2000 tarihinde “Svoboda” radyosunda yapılan röportajda bir Çeçen milliyetçisi büyük bir gururla ve övünerek 1943 yılının Şubat ayında, yani Almanya Kafkasya’nın içlerine doğru ilerlerken Alman yanlısı bir ayaklanma başlattıklarını anlattı. Sunulan bu kanıtın sorunlu tarafı gerçeğin bilerek gizlenmesiyle karşı karşıya olduğumuzu göstermesi. Ayaklanma gerçekten çıktı ama Nazi bayrağı altına girmek ve Nazi Almanya’sıyla birleşmek amacıyla yapıldı. Bugay ve Gonov’un belirttiğine göre hayatını kaybedenlerin sayısı oldukça düşüktü - toplam nüfusun %0.25’i: “İç İşleri Halk Komiserliği raporları da 493.269 Çeçen ve İnguş ile ayrıca korumaya alınan bazı diğer halkların taşınması için 180 vagon gönderildiğini doğruluyor. Bu taşınma işlemi sırasında 50 kişi öldürüldü, 1272 kişi de yolda öldü.” (Bugay,Gonov, s.56). Göç kış aylarında olduğu ve aynı anda Avrupa ve muhtemelen dünya tarihindeki en şiddetli savaşlardan biri yaşandığı için bu sayı fazla yüksek görünmüyor. Biz sadece Hruşçov’un suçlamalarının doğru mu yanlış mı olduğunu bulmakla ilgilendiğimiz için bu son veriler inceleme alanımızın dışında kalıyor. Hruşçov’un “kapalı oturum ”da neler söylediğini hatırlayalım: 1) Tüm halklar “ayrım yapılmadan” sürgün edildi, 2) Bu göçlerin belli bir nedeni yoktu, 3) İşgalci yetkililerle işbirliği yapmak ve vatana ihanet olayları “bireysel ya da grupsal eylemlerdi”. Ve yukarıda görüldüğü gibi Hruşçov'un üç iddiası da gerçeği yansıtmıyor: 1) İstisnalar yapıldı, 2) Göçlerin askerî nedenleri vardı, 3) Vatana ihanet bireysel değil kitleseldi. Hruşçov bir kez daha yalan söylemişti.
Stalin’le yan yana görev yapan generaller hatıralarında Başkomutanın eşine ender rastlanır yetenekte bir komutan olduğu görüşünü paylaşıyorlar.
Mareşal Jukov:
''Sağduyusu, politik yönetim tecrübesi, güçlü sezgileri, engin bilgisi silahlı mücadeleyi yönetirken J.V. Stalin’e yardım etti. Stratejik durumdaki temel faktörü bulur, iyice kavradıktan sonra düşmana karşı koyup, sonra da saldırıya geçmenin yolunu tasarlardı. Kesinlikle, başkomutanlık yapacak yeteneği vardı...
Ayrıca Başkomutanın askeri operasyonlara hazırlık, stratejik kaynakların sağlanması, çatışma için gerekli malzemelerin üretilmesi ve genel olarak savaşın sürdürülmesi için tüm ihtiyaçların karşılanması konusunda olağanüstü bir organizatör olduğunu söyleyebilirim. Hakkını teslim etmek zorundayız'' (G.K. Jukov. “Hatıralar ve Düşünceler”. Cilt 1. Bölüm 11, s. 342)
Mareşal Vasilevskiy:
''Savaştan sonraki ilk yıllarda N.S. Hruşçov ile güzel bir ilişkimiz vardı. J.V. Stalin’in operasyon stratejisi ile ilgili konuları incelemediği ve orduların operasyonlarını yönetebilecek yetenekte bir Başkomutan olmadığı açıklamalarından sonra bu ilişki bozuldu. Böyle bir şeyi nasıl iddia edebildiğini hâlâ anlamıyorum. Parti MK Politbüro ve bir dizi cephenin Askerî Konsey üyesi olan N.S.Hruşçov, Genelkurmay ve Stalin’in askeri operasyonları idare etme konusunda büyük bir otorite olduklarını bilmiyor olamazdı. Ordu ve cephe komutanlarının Genelkurmay ve Stalin’e büyük bir saygı duyduklarını ve silahlı çatışmanın yönetimi konusunda büyük bir uzman olarak gördüklerini de bilmiyor olamazdı.'' (A.M. Vasilevskiy. “Hayatımı Adadığım Mesele”. Bölüm 11, s. 246)
Amiral Kuznetsov:
''Büyük Vatanseverlik Savaşı yıllarında Başkomutan askerî konularda herkesten çok mareşal G.K. Jukov’la konuşurdu ve onu herkesten iyi tanıyan Jukov, hakkında 'Başkomutanlığa layık biri' derdi. Bildiğim kadarıyla Stalin’i gören ya da Stalin’le karşılaşan tüm komutanlar da bu görüşteydi.'' (N.G. Kuznetsov. “Keskin Dönüşler: Amiralin Hatıralarından“. Elektronik basım. R.V.Kuznetsovoy. - Yay: Fond Pamyati Admirala flota Covyetskava Sayuza N.G.Kuznetsova (admiral.centro.ru)i 1997. Ayrıca bkz: Voenno-isloriçeskiy jurnal. 1993, sayı:4, s. 51)
Sergey Konstantinov, “Nikita Hruşçov’un Şok Terapisi” isimli makalesinde işaret ediyor:
''Hruşçov, Kızıl Ordu’nun 1942 yılında Harkov yakınlarında uğradığı felaketin tüm suçunu Stalin’e yıkarken açıkça yalan söylüyordu. En son yayınlanan ve bu felaketin sorumluluğunu Hruşçov, Güneybatı cephesi komutanı Semen Timoşenko ve bu cephenin Askerî Konsey üyesi İvan Bagramyan’a yükleyen arşiv belgeleri, Aleksandr Vasilevskiy, Georgiy Jukov, Semen Ştemenko’nun hatıralarında anlattıklarını doğruluyor. Büyük Vatanseverlik Savaşı’nda Stalin’le birlikte görev yapan üst rütbeli komutanlardan çoğu, Hruşçov’un yürüttüğü de-Stalinizasyona, her şeyden önce Nikita Sergeyeviç tarihsel gerçekleri çarpıttığı için, oldukça olumsuz yaklaşıyorlardı. Ayrıca bu komutanlardan bazıları Stalin’e bir insan olarak da sempati duyuyorlardı. Hava mareşali Aleksandr Golovanov yazar Feliks Çuyev’e bu konudan bahsetmişti. Hruşçov mareşal Rokossovskiy’den Stalin hakkında, XX. Kongrede alınan kararlara uygun bir şeyler yazmasını istemişti. Ama Hruşçov şu karşılığı aldı: 'Nikita Sergeyeviç, Stalin yoldaş benim gözümde bir azizdir!' Başka bir seferinde Rokossovskiy ve Golovanov bir yemekte Hruşçov'la kadeh tokuşturmayı reddettiler...'' (S.Konstantinov. "Nikita Hruşçov’un Şok Terapisi.// Nezavisitaya gazeta. 2001. 14 Şubat)
Edebiyat alanındaki ödüllere isim verme fikri ilk olarak Gorki’den çıktı. Stalin’in SBKP(B) MDK ve MK birleşik genel toplantısında (7-12 Ocak 1933) yaptığı konuşmayı gazetede okuyan yazar çok coşkulu bir mektup yazdı.
16 Ocak 1933:
''Sevgili Josef Vissarionoviç!

'İç Savaş Tarihi' ile ilgilenen Sekreterya personeli ilk dört cilt için materyal seçimini tamamladı.

Editörlerin, yazarların bu materyalleri işlerken izleyecekleri yolu artık onaylamaları gerekiyor ve bu konuda yardımınızı rica ediyorum. Yazarlar taslak metni 31 Marta kadar teslim etmek zorundalar. Sizden çok rica ediyorum: lütfen bu işin yapılmasını sağlayın! Editörlerin bu çalışmayı sabote ettikleri izlenimine kapılıyorum.

Genel toplantıda yaptığınız etkili ve anlamlı konuşmayı büyük bir keyif ve hayranlıkla okudum. Emekçilerden çok güçlü bir yankı getireceğinden kesinlikle eminim. Patlamaya hazır fırtına öncesi sakinliğinde bir konuşmaydı, geçmiş yıllarda yakaladığımız ilerleme rüzgârı sözcüklerin yarattığı o sakin havayı dağıtacak, esip gürleyecek gibiydi. Hiçbir övgüye ihtiyacınız olmadığını biliyorum ama sanırım doğrulan söyleme hakkım var. Büyük bir insan, gerçek bir lidersiniz ve Sovyetler Birliği proletaryası başlarında mantığı kuvvetli, enerjisi tükenmeyen ikinci bir İlyiç olduğu için çok mutlu. Sizi kutluyorum, sevgili ve saygıdeğer yoldaş.

L. Peşkov (Gorki).''

Gorki mektubu yazdığı kâğıdın arkasına iki ekleme yapmış ve bunlardan İkincisinde şöyle diyor:

''Aleksey Tolstoy komedi dalında Sovyetler Birliği çapında bir yarışma planlıyor, bu yarışma hakkında bir karar taslağı hazırlamanızı arz ediyorum.

Yazarlar arasında büyük bir heves ve çalışma isteği hissediliyor, bu yüzden bu yarışma iyi bir sonuç verebilir. Ama tüm ülke çapında yapılacak bir yarışma için yedi ödül az, en az 15 ödül verilmeli ve birincilik ödülü 25 bin olmalı -Tanrının cezaları, parasız bir şey yapmazlar!- ve bu girişimi siz başlattığınız için, ödüller Stalin adına verilmeli.
Ayrıca: Neden sadece komedi? Dram dalında da ödül verilmeli...
Sizi bu konuyla meşgul ettiğim için özür dilerim.

AL (Gorki).''

Stalin 3 Şubat 1933 tarihinde Gorki’ye cevap gönderdi:

''Sevgili Aleksey Maksimoviç!

16.1.33 tarihli mektubunuzu aldım. İçten sözleriniz ve 'övgüleriniz' için teşekkür ederim. İnsan ne kadar rahatsız olsa da 'övgülere' kayıtsız kalamıyor. Benim de bu konuda diğer insanlardan farklı olmadığım belli oluyor...
3. Komedi (ve dram) yarışmasını birkaç gün içinde düzenleyeceğiz. Tolstoy’un önerisini geciktirmeyeceğiz. Tüm taleplerinizi kabul ediyoruz. Ama ödüllerin Stalin adına verilmesine kesinlikle (kesinlikle!) karşıyım.

Saygılarımla!

J.Stalin.'' (Alıntı: Vasiliy Soyma. “Yasaklı Stalin”. - Yay:OLMA-PRESS. 2005, s. 20-21.)
Söz konusu kitap yayınlanmış Sovyet arşivleri ile birlikte çeşitli bir çok kaynağın derlenerek hazırlandığı akademik bir çalışma sayılır. Kitapta ele alınan konu Nikita Sergeyeviç Hruşçov'un 1956'da 20. Kongre'de yaptığı asılsız suçlama ve iftiralarla dolu olan epeyce uzun konuşmasıdır. Bu konuşmanın önemi Varşova birliğini emperyalist kuşatma altına almış olan NATO ülkelerine ''Biz zayıf bir birliğiz kendi içimizde kavga ediyoruz'' mesajı vermiş ve bu ülkelerin eline büyük bir avantaj sağlamış olmasıdır. Konuşmanın Doğu ülkelerinin birliğine büyük bir darbe indirmesi kadar önemli sonuçları vardır. İşte kitapta dengeleri değiştiren bu önemli konuşmayı her açıdan inceleyen Tarihçi Prof. Grover Furr konuşmadan tam 61 tane yalan ortaya çıkarmıştır. Bu yalanların ise anti-stalinizmin temel taşlarını oluşturması dikkat çekicidir. Yazar bu 61 iddiayı gerek arşivlerle gerekse çeşitli belgelerle çürüterek aslında bir nevi anti-stalinizmin temel dayanaklarını da yok etmiştir. Yazarın bu kitapta komünist olmaması ve tamamen tarafsız bir çalışma ortaya koyması ise kitabın objektifliği, bilimselliği açısından önem arz etmektedir. Kitapta ayrıca söz konusu konuşmanın 1989 yılında İzvestiya gazetesinde yayınlanan tam metni de vardır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Grover Furr
Unvan:
Ortaçağ İngiliz Edebiyatı Profesörü
Doğum:
3 Nisan 1944

Yazar istatistikleri

  • 3 okur okudu.
  • 6 okur okuyacak.