Giriş Yap

Mircea Eliade

Yazar
8.6
419 Kişi
Unvan
Romanyalı Din Tarihçisi ve Filozof
Doğum
Bükreş, Romanya, 13 Mart 1907
Ölüm
Chicago, Illinois, ABD, 22 Nisan 1986
Yaşamı
Mircea Eliade, 13 Mart 1907'de Bükreş - Romanya'da doğdu. Çocukluğunda ve gençliğinde biyoloji, özellikle de botanik ve entomoloji ile ilgilenmiştir. Fakat yıllar geçtikçe ilgisi daha çok sosyal bilimlere kaymış, özellikle filoloji ve felsefe ile ilgilenmiştir. Bu yüzden felsefe eğitimi alır. 1928 yılında Bükreş Üniversitesi'nde felsefe dalında yüksek lisans yapar. Master tezinin konusu İtalyan Rönesans dönemi filozoflarıdır. Aynı yıl Sanskritçe ve Hint felsefesi okumak için Kalküta'ya gider. Eliade burada ders aldığı Surendranath Dasgupta'dan etkilenmiştir. Ayrıca altı ay Himalayalar'daki Rişikeş aşram'ında yaşadı. Eğitimini bitirip, dört yıl sonra, 1932'de Bükreş'e geri döndü. 1933 yılında daha sonra Fransızca "Yoga: Essai sur les origines de la mystique Indienne" adıyla yayımlanacak olan doktora tezini verdi. Adından da anlaşılacağı gibi doktora tezi Yoga'nın farklı açılardan analizi niteliğindeydi. 1933'den 1939'a kadar Bükreş Üniversitesi'nde felsefe ve din tarihi konuları başta olmak üzere birçok farklı konuda ders verdi. Savaş yıllarında İngiltere'de bulundu ve savaş sonunda Romanya Sovyet kontrolüne geçince Romanya'ya dönüşü imkânsızlaştı. Gençliğinde birçok aşırı sağcı eğitim görevlisiyle yakın ilişkileri olmuştu. 1945'de Paris'e geçti, konuk profesör olarak École des Hautes Études`de çalıştı. 1951'de en ünlü eserlerinden biri olan "Şamanizm" yayımlandı. 1956 yılında ise aldığı tekliflerden ötürü Paris'ten Amerika'ya geçti ve Chicago Üniversitesi'nde ders verdi. Daha sonra 1958 yılında Chicago Üniversitesi'nde Dinler Tarihi kürsüsünün başına geçti. 1961'de History of Religions dergisini kurdu. 22 Nisan 1986'daki ölümüne kadar Chicago Üniversitesi'nde çalışmaya devam etti ve birçok önemli eser kaleme aldı. Bugün eserleri birçok farklı dile tercüme edilen Mircea Eliade, dinler tarihi konusunda gelmiş geçmiş en önemli akademisyenlerden biri olmuştur.

İncelemeler

Tümünü Gör
264 syf.
"Gök altında iki yol yoktur ve bilgelerin her zaman kalbi birdir."
Müthiş kapsamlı bir eser, 200 sayfaya nasıl bu denli güçlü bir içerik yüklenebilmiş derseniz, Eliade'in ciddi analizleri ve çalışmaları derim... Son 60 sayfanın kaynaklar kısmını oluşturması durumu açıklıyor zaten. * Kulağa hoş gelen Simya'nın asıl ideolojisi ve felsefesi nedir? * Arkaik toplumlar maddeye şekil verebildiğini kavradığı an nasıl bir zihinsel sürece dahil olmuştur? * Metalurji'nin, insanın zamansal ritme müdahale etme güdüsüyle nasıl bir ilişkisi vardır? * Ritüeller, fırınlara insan kurban etme mitleri ve ayinler... * 'Toprak Ana' diye dilden dile dolaşan bu söylemin ardına düşerek, doğanın eril ve dişil görünümleriyle, hayret verici bir farkındalığa erişmek mümkün mü? * Değerli ya da değersiz bütün taşların, mistik bir doğma, yaşamın zirvesine ulaşma ve mükemmeli arama ruhunu taşıdığı yönündeki mitolojik varsayımlar doğru mu? * Demircilere atfedilen kutsallığın kökeninde hangi inanışlar yer alıyor.? * Babil, Çin ve Hint Simyası'nın, en belirgin özellikleri ve ilginç yönleri nelerdir?... * C.G Jung simya ile neden ilgilenmiştir ve devamında nasıl bu konuda başvurulan neredeyse tek isim olmuştur? Bütün bu konulara ilgi duyuyorsanız bu eser sizin için iyi bir seçim olabilir. Keyifle okuyun :)
·
Reklam
264 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken ne Netflix ne Amazon Prime ne de bir başka dijital medya varken film izlemek için Kanal D'nin film kuşağını, yani salı akşamlarını beklerdik. Bunlardan birinde sabırsızlıkla bekleyişim hüsranla sonuçlanmıştı. Çünkü zannedersem Herkül'le ilgili bir film vardı ve o zamanlar başta Yunan mitolojisi olmak üzere mitolojiye karşı epey ön yargılı ve haliyle soğuktum. Anlatılan olaylar yaşadığım dünyanın gerçekliğine hiç uymuyordu ve tabii ki dini inancıma da oldukça zıt öğeler barındırıyordu. Zamanla dini inancımı terk etsem de bu soğukluk bir süre daha üzerimde etkili olacaktı. Üç dört sene önce
Friedrich Nietzsche
ile tanıştım, özellikle
Ahlakın Soykütüğü Üstüne
kitabı beni derinden etkiledi. Ardından diğer eserlerini de okudum. Bunların arasından
Tragedyanın Doğuşu
'nda filozof, iki Yunan tanrısını kıyaslayarak fikirlerini anlatıyordu. Bunlardan biri müziğin, şiirin ve sanatın tanrısı, aynı zamanda kehanet gücü de bulunan, akılcılığın simgesi haline gelmiş Apollon'du; diğeri ise Apollon'un tam zıddı olarak görülen, şarabın, deliliğe varan eğlencenin anarşik tanrısı Dionysos'tu.
Friedrich Nietzsche
Batı medeniyetinin Apollon çizgisini izlediği fikrindeydi ve bu, insanın doğasının bir yönünü geri plana itmesine sebep olmuştu; çok yakında bu durum, yani insanı salt akla indirgeyen, iç güdülerini hiçe sayan medeniyetin büyük bir krizle karşı karşıya kalacağı uyarısında bulunuyordu ki, bunda haklı çıkacaktı. Nitekim halen en çok ilgi duyulan filozoflardan olmasında bu da etkili olsa gerek.
Friedrich Nietzsche
ile birlikte mitolojiye karşı ön yargım kırıldı, aksine merak duymaya başladım mitolojiye, yolum tabii ki
Homeros
'un
İlyada
ve
Odysseia
eserlerine düştü. Homeros'un enfes tasvirleri, birkaç dizeyle geçtiği hikayelerin bile arkasında koca bir dünya barındırması beni büyüledi. Adeta bir arkeolog gibi derinleri kazıyor ve yabancısı olduğum dünyaları keşfediyordum.
Aristoteles
her insanın doğası gereği bilmeyi arzuladığını ve bundan haz aldığını düşünür ki kesinlikle haklıdır. Bazen dindar insanlar inançsız insanları hayata bağlayanın ne olduğunu sorgularlar, tabii ki pek çok neden vardır ve bunlar kişiden kişiye değişir ama bilmek, öğrenmek, keşfetmek tek başında insanı hayata tutmaya yetebilir. Mitoloji de insanın önüne keşfedilecek çokça şey sunar ve bunların içine kendini bırakınca insan görür ki aslında üstünkörü bakılınca saçma görünen olayların merkezinde insanın tarih boyunca sorguladığı konular bulunmaktadır. Temelde ise bilinmeyeni bilinir kılmak arzusu.
Mircea Eliade
'nin daha önce
Dinler Tarihine Giriş
kitabını okuyup çok beğenmiştim. İsminin hakkını veren bir eserdi. Her sayfasında yazarın bilgi birikiminin, konuya hakimiyetinin izleri rahatlıkla görülebilir. Benzer şekilde şu an incelemesini yaptığım eserinde de... 1907'de Romanya'da dünyaya gelen Eliade biyoloji, botanik ve entomoloji ile ilgilenir. Daha sonra ise sosyal bilimlere ilgi duymaya başlar. Filoloji ve felsefeyle ilgilenir. Felsefe eğitimi alır. Master tezinden sonra Sanskritçe ve Hint felsefesi okumak için Hindistan'a gider. Nitekim bu konuda da epey kitabı var. 1986 yılında hayatını kaybeden Eliade, dinler tarihi konusunda dünyanın gelmiş geçmiş en önemli akademisyenlerinden biri olarak kabul edilir. Birden fazla dil bilen insanlara hep imrenirim, Eliade de Rumence, Fransızca, Portekizce ve İngilizce olmak üzere dört bil biliyormuş. Eğer dinler tarihi ve mitoloji ilgi alanınızda ve nereden başlayacağınızı düşünüyorsanız Mircea Eliade doğru adrestir. Eliade bu eserinde "yaşayan mit"leri inceler. Yaşayan mit, insan davranışı üzerinde model oluşturan ve bu yolla yaşama anlam, değer kazandıran mitlerdir. Dokuz bölümden oluşan kitapta ağırlıkla üzerinde durulan husus mitlerin ortak özelliğinin yaratılış öyküleri olduğu ve kökene dönüş merkezde olmak üzere kurgulandığıdır. Eski insanlar da hayatı bizler gibi anlamlandırmak istiyorlardı ama onlar bize göre daha belirsiz, bilinmezlerle dolu bir dünyada yaşıyorlardı. Bunun için ellerindeki imkanlarla bu bilinmezi azaltmaya gayret ettiler ve mitoloji doğdu. Onların zaman algısı da farklıydı, daha çok döngüsel bir zamana inanıyorlardı. Bununla birlikte çoğunlukla hayatın bir defa yaşanan bir şey olmadığını düşünüyorlardı. Hakeza birçok kavmin mitolojilerinde ölülerin düzenli olarak kendilerini ziyaret ettiği ile ilgili mitler, inanışlar bulunmaktadır.
Gabriel Garcia Marquez
gibi Güney Amerikalı yazarların kitaplarında ve Güney Amerika sinemasında bunun izleri görülebilir. Buna ek olarak genellikle ölüler dünyadan apayrı bir boyutta değil, hemen altımızda, yani yeraltında yaşarlardı. Buradan anlıyoruz ki eski insanlar ölümle iç içe yaşıyordu, tabii ki onlar da ölümle yese kapılıyor, üzülüyordu ancak modern insanlar gibi ölüme yabancı değillerdi, yabancılıktan kastım modern insanın ölümü neredeyse tamamen görmezden gelen tutumudur; bundandır ki belki de en kesin şey olan ölüm olgusu onda anilik ve dehşetengizlikle eş anlamlıdır. Halbuki çok da uzak olmayan zamanlarda mezarlıklar şehrin dışında değil, bilakis şehrin, köyün merkezinde olur hatta evinin bahçesine bile yakınlarını defnedenlere rastlanırmış. Aslında bu, yaşayan bir mitin izleridir. Mircea Eliade arkaik toplumlarda yaşandığı biçimiyle mit konusunda genel olarak şunların söylenebileceğini ifade eder: 1. Mit, Doğaüstü Varlıkların eylemlerinin öyküsüdür. 2. Bu öykü, kesinlikle 'gerçek' (çünkü gerçeklikle ilgilidir) ve 'kutsal' (çünkü Doğaüstü Varlıklar tarafından yaratılmıştır) olarak kabul edilir. 3. Mit her zaman için bir 'yaratılış' ile ilgilidir, bir şeyin yaşama nasıl geçtiğini ya da bir davranışın vb. 4. İnsan miti bilmekle nesnelerin kökenini de bilir, bu nedenle de, nesnelere egemen olmayı ve onları istediği gibi yönlendirip kullanmayı başarabilir; burada dıştan ve soyut bir bilgi değil de (ritüelle) zorunlu olarak, şaşmaz biçimde yaşanan bir bilgi söz konusudur. 5. Şu ya da bu biçimde, insan, miti yeniden anımsatılan ve yeniden gerçekleşme aşamasına getirilen olayların kutsal, coşku verici gücünün etkisine girmek anlamında yaşar. Kısacası der, mitler, dünyanın, insanın ve yaşamın doğaüstü bir kökeni ve öyküsü bulunduğunu, bu öykünün de anlamlı, değerli ve örnek gösterilecek nitelikte olduğunu ortaya koyar. Günümüzde dindarlarla laik Atatürkçülerin ortak bir özelliği var, tabii bunu genel olarak söylüyorum ve bunu belirtmem bile bence gereksiz ancak insanlar alınmak, tepki vermek için okuduklarından belirtiyorum. Bu özellik, her iki kesimin de geçmişte bir dönemi idealize etmesi, sonra da gelecekteki cennete, daha iyi duruma ulaşmak için bu idealize edilmiş dönemin şartlarına göre yaşamak gereğinin olduğunu düşünmeleri veya inanmalarıdır. Bir taraf Asrı Saadet dedikleri dönemi, diğer taraf ise 1923-1938 arasındaki dönemi bu şekilde görürler. Yine bu dönemin kahramanını iki taraf da idealize eder, bir taraf Muhammed'in her eylemini, sözünü en doğru izlek olarak görür; diğer taraf ise Atatürk'ün her eyleminden ve her davranışından bir hikmet çıkarır. Amacım güncel siyaset ve benzeri bir şey değil, ben, bu duyguların aslında arkaik olduğunu söylemek istiyorum. Eski insanlar da benzer duyguyla ilk atalarını bu şekilde görmüşler, ve atalarının yaratılış anına dönmek amacıyla ritüeller yaparak bir nevi onlardan yaratma gücünü devralacaklarına inanmışlardır. Onları idealize etmişler ki Yunan mitolojisi gibi mitolojilere bakacak olursak bize göre daha az idealize ettikleri görülebilir. Son söz, insan, modernize olmuş bir mittir. Keyifli okumalar..
·
192 syf.
·
Puan vermedi
Podcast: Dinin Anlamı ve Sosyal Fonksiyonu, Mircea Eliade
Merhaba kitapçokseverler. Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi çalışmalarıyla tanıdığımız, filozof, tarihçi, gazeteci, yazar Mircea Eliade'nin Dinin Anlamı ve Sosyal Fonksiyonu yapıtı üzerine 3 bölümlük bir podcast dizisi hatırladık. Sizlerle paylaşmak istiyoruz. Keyifli dinlemeleriniz olsun. I. bölüm: youtu.be/8sFBR8x6PGg
·
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.48