1000Kitap Logosu
Nadir Nadi

Nadir Nadi

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.7
19 Kişi
63
Okunma
8
Beğeni
916
Gösterim
Tam adı
Nadir Nadi Abalıoğlu
Unvan
Gazeteci, Yazar
Doğum
Fethiye, 23 Haziran 1908
Ölüm
20 Ağustos 1991
Yaşamı
Muğla/Fethiye'de doğdu. Babası Cumhuriyet gazetesi yazarı Yunus Nadi Abalıoğlu'dur. 1929 yılında Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. Abalıoğlu, Kurtuluş Savaşı’nın başlarında Ankara’ya yerleşti. Liseyi savaştan sonra tamamlayabildi. İsviçre Lozan Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nden mezun oldu ve Türkiye'ye döndü. Çeşitli gazetede köşe yazarlığı yaptı. 1943-1948 yılları arasında Galatasaray Lisesi’nde sosyoloji öğretmenliği görevinde bulundu. 1945 yılında babasının ölümüyle birlikte Cumhuriyet gazetesini yönetti ve gazetede başyazarlık yaptı. 1962'de 12 Mart askerî düzenlemesi esnasında gazetedeki yazılarına ara verdi. Sonraki yıllarda Cumhuriyet gazetesindeki görevine devam etti. 1950-1954 yılları arasında Demokrat Parti'ye bağlı olarak Muğla bağımsız milletvekili; 1954-1957 yıllarında İstanbul bağımsız milletvekili görevlerinde bulundu. 20 Ağustos 1991'de hayatını kaybetti. Yazıları, 1936 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmaya başladı. Röportaj, müzik eleştirisi ve fıkra türünde yazılar yazdı. Yazılarında cumhuriyetçilik, laiklik, sosyal eşitlik ve demokrasiden bahsetti. Eleştiri, fıkra, araştırma-inceleme, gezi yazısı, deneme türünde eserleri vardır.
223 syf.
·
5 günde
·
8/10 puan
Nadir Nadi'nin otuzar yıl arayla ziyaret ettiği Sovyet Rusya ve Polonya ile ilgili izlenimleri. Özellikle 1939 yılında, 2. dünya savaşının eşiğindeki Polonya'dan izlenimler etkileyici. Yazarın alttan alta Stalin Rusyası'nı da eleştirdiğini fark ediyorsunuz. 1930'lu ve 1960'lı yıllardaki seyahatleri içeren kitap Yaşar Kemal'in önsözü ile sunulmuş. Kitap 1967 yılındaki Polonya ziyareti ile bitiyor. ABD ile Sovyet Rusya arasındaki Soğuk Savaş döneminin yumuşadığı döneme yani.
İki Sovyet Rusya İki Polonya
Okuyacaklarıma Ekle
2
191 syf.
·
Puan vermedi
PERDENİN ARKASI! Bütün hayatı perde arkasına mahsus fiillerle dolu ve ancak kendisine denk tipler tarafından perde aralığından gözetlenebilecek bir insan olan Nâdir Nâdi nam şahıs, bu isimle, evet “Perde Aralığından” ismiyle karaladığı hatıralarında benden de bahsediyor. Nazi şeflerinden, CHP kodamanlarına kadar münasebet kurmuş olmak gururunu saklayamadığı ve herbirinin resimlerini bir lise kızının yaldızlı artistler defteri gibi itina ile albümüne yapıştırdığı şöhretler arasında benim resmime koca bir sahife ayırıyor ve başlığından itibaren bir günlük bütün bir tefrikayı bana hasretmek lûtfunda bulunuyor. Lütfu şudur: İnkılâplar ve şahsı(!) aleyhinde gayet ağır yazılar yazmış olduğum halde onu ziyarete gitmişim... Bana gazetesinde bir köşe vermesini istemişim... “Cumhuriyet'in fikirlerime uygun bir gazete olduğunu ve kendileriyle aynı dünya görüşünü beslediğini söylemişim... Ben, bir gün ak dediğine öbür gün kara diyen bir adammışım... Ayrıca, fikir namusu, dâva ahlakı, şu, bu tarzında gevelemeler; ve ilk mektep çocuğunun, tahrir vazifesi diye imzalamaya tenezzül etmeyeceği bir acemilik ifadesi içinde, Türkiye'de hiçbir ferdin ağzına almaya razı olmayacağı, ham, ekşi, buruk, sun'i, kimyevî, pestenkerânî bir Türkçe... Bu adam yalan söylüyor efendim; hem de nasıl, tahmin edebilir misiniz? Frenklerin (eleman dö verite) diye lâfızlandırdıkları, “hakikat unsuru” mânasına gelen şekilde; yani olaganlik edası altında, "olabilir" vehmini aşılayacak tarzda yalan söylüyor. Yalanların en şenî soyu, işte budur! Ben bu adama, kendisinin de itiraf ettiği gibi, aleyhinde en sert yazıları yazdıktan sonra nasıl gitmiş olabilirim ki, aleyhinde dediği şeyler, ya intihar etmesini, yahut beni öldürmesini gerektirecek kadar ağırdı ve bu dünyada kendisinden başka her fert bunlardan birini yapardı. Bu vaziyette karşısına çıkıp iş istemek için, sadece benim haysiyetsiz ve aptal olmam değil, kendisini de yazdıklarımı medih kabul edecek derecede namus ve idrâkten uzak görmem icap ederdi. Doğrusu, aleyhinde kaleme aldığım o korkunç yazıda bile, kendisinin, farkına varmadan imkân açtığı bu aşağılık derecesini hayal edememiştim. Eğer uydurma ziyaretimin, o yazıları yazmadan evvel olduğunu iddiaya kalkarsa cevap şudur: Öyleyse o yazılar üzerine niçin bunu yazmadın, suspus oturdun da, arada daha nice silleye rağmen tam 14 yıl sonra benim karakterimi ifşaya kalkıyorsun? Tam kullanacağın zamanda elinde bulunmayan silâha şimdi mi mâliksin? Benim, bir gün ak dediğine öbür gün kara diyen bir insan olmama gelince, böyle bir iddia, çöp kuyusunun, minareyi çukur olmakla suçlandırması kadar abes ve hazin... Babasının, elinden tutup yazı yazdırdığı demlerde CHP’ci, İkinci dünya Savaşında Nâzi ve anti demokrat, zaferden sonra liberal ve hürriyetçi, DP devrinde şef düşmani ve koyu Demokrat, neticede su katılmamış solcu, yarın kimbilir neci, fakat biricik sabit çizgi halinde İslâm düşmanı bir kalemciğin, tek şiârı dümdüz ve hep aynı istikamette yürümek olan bir insana böyle bir ithamda bulunması kadar komik birşey olamaz. Bu zamana kadar düşmanlarım bana herşeyi söylemiş, her iftirayı etmiş, ama iki hasletimi inkâr edememişlerdir: Sanatkâr ve muharrir tarafımla dâyama sadakat cephem. Elimde sigara kağıdı çapında bir organ, bir neşir vasıtası bulunduğu her zaman, kuyruğunu apış arasına sokup susmuş olan bu sâbık ve şimdilik matrud (koğulmuş) başmuharrir müsveddesine acaba ne olmuştur ki, birdenbire, sözüm ona gayrete gelmiş ve yalanların en iğrencine başvurmuş bulunuyor? Ve onun bu hareketini, gazetenin asıl patronu, bana aykırı bir dünya görüşü beslese de birçok espri ve estetik anlayışlarında beraberliğimiz ve dostluğumuz olan, hattâ bana zindanda yardım etmiş bulunan Doğan Nâdi nasıl karşılıyor? Birinin “Cumhuriyet” başmuharrirliğini kaybetmiş olmaktan gelen cinneti, öbürünün de, elinde hiçbir nüfuz bırakmadığı kardeşine merhameti yüzünden olsa gerek... Hakkımdaki yazının çıktığı gün kaleme aldığım tekzibi reddeden mahkemeyle, ertesi gün yeni dilekçemi kabul bile etmeyen Savcıya, kanuni takas hakkıyle böyle bir yazıya vesile oldukları için teşekkür; Nâdir Nâdi'ye de, aralığından seyrettiği perdenin arkasına geçmesini ve üstüne yorgan çekmesini tavsiye ederim. Büyük Doğu Dergisi 30 Eylül 1964, S.1, sh.10-11 Necip Fazıl Kısakürek / Hücum ve Polemik
Ben Atatürkçü Değilim
Okuyacaklarıma Ekle
2
191 syf.
·
2 günde
·
9/10 puan
Aydinlikci köşe yazıları
Kitabımızın yazarı Nadir Nadi, gazeteci kimliğiyle bilinen bir kişi. Soyadı size tanıdık gelebilir, gelmelidir, çünkü milli mücadelenin büyük neferlerinden Yunus Nadi'nin oğlu. İzninizle Yunus Nadi'den bahsetmek istiyorum. Turgut Özakman'in Cumhuriyet kitabına yaptığım incelemede, son söz olarak şöyle demiştim. " Atatürk devrimlerin uygulanmasında ve cumhuriyetinparlatılmasında yalnız kalmıştır. Destek şöyle dursun, en yakın arkadaşları bile cumhuriyetin değerini anlayamamışlardır ." İşte destek veren o bir avuç dost, kardeşten biridir Yunus Nadi. Yunus Nadi'nin özzgürlükçü. halkçı düşünceleri M. Kemal daha sahneye çıkmadan önce birilerini rahatsız etmişti. 2. Abdülhamit tarafından tutuklanan, gazetesi sansüre uğrayan ve kapatılan Yunus Nadi, özellikle Balkan Savaşlarındaki ve 1. Dünya Savaşındaki yapıcı tutumuyla M. Kemal'in dostluğunu kazanmıştı. Milli mücadele yıllarında yazdığı yazılarını sürekli şu şekilde bitirmiştir. " Düşman yıkılmalıdır, düşman yıkılacaktır. " Ankarada çıkardığı Hakimiyet'i Milliye ve Yeni Gün gazetelerinde milli mücadelenin en büyük savunucularından olmuştur yazdığı yazılarla. Kurtuluş savaşının zaferle sonuçlanmasının ardından, gazete önüne toplanan büyük kalabalık, " düşman yıkıldı " sloganlarıyla, Yunus Nadi'yi bağrına basmıştır. Sadece gazeteci olarak değil, aktik olarak da o yıların eli öpülesi bir devrimcisidir. Son mebuslar meclisi mebusluğu, TBMM milletvekilliği, Anadolu ajansının kurucuları arasında olması, Ataturk'ün isteğiyle iki gazetenin birleştirilerek Cumhuriyet gazetesinin kurulması gibi aktif görevler üstlenmiştir. Yaşamı boyunca M. Kemal'in en büyük hayranı olarak , halk için özgür düşünce için , aydınlanma için vatana hizmet etmiştir. Ruhu Şad olsun. Nadir Nadi böyle bir babanın oğlu olarak , aynı çizgide devam etmiş bir aydındır. Bu kitapta ağırklı olarak cumhuriyet gazetesinde yazdığı köşe yazıları yer alır. bu yazılar aslında özünde, Ataturk'ün düşmanlarının hiç hız kesmeden devrimlerini ve ilkelerini yıkmaya başladıklarını, aydınlanma yolunda, özgürlük yolunda geri gittiğimizi, verilen ödünlerle herşeyin heba olacağını belirten yazılardır. Özellikle tek parti iktidarının 1946 yılından başlayarak , ardından da DP iktidarının Ataturk devrimlerinin canına okuduğunu belirtiyor. Ne kadar sizin ilginizi çekebildim bu kitaba bilmiyorum ama, bugun yaşadıklarımızın geçmişle birebir ilgili olduğunu anlatan bir kitap. iyi okumalar...
Ben Atatürkçü Değilim
Okuyacaklarıma Ekle
1
18