Neşe Taluy Yüce

Neşe Taluy Yüce

YazarÇevirmen
7.6/10
537 Kişi
·
1.298
Okunma
·
7
Beğeni
·
911
Gösterim
Adı:
Neşe Taluy Yüce
Tam adı:
Prof. Dr. Neşe Yüce
Unvan:
Akademisyen, Çevirmen, Yazar
Doğum:
Ankara, Türkiye
Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Bölümü’nde ve aynı üniversitenin Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı anabilim dalında lisans öğrenimini tamamladı. 1996’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Leh Dili ve Edebiyatı Anabilim dalından doktor, 2005 yılında da profesör unvanı aldı. Halen aynı anabilim dalında öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Çevirilerinin yansıra pek çok kuramsal kitabı da bulunmaktadır.
2006 yılında Leh edebiyatının başyapıtlarını çevirdiği ve bu edebiyatı Türkiye’de ustaca tanıttığı için Polonya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Stefan Meller’den özel bir ödül almış ve 2009 yılında Testosteron (A. Saramonowicz) adlı oyunun çevirisiyle, Ankara Sanat Kurumu tarafından, “En İyi Çevirmen Ödülü”ne layık görülmüştür. Pek çok oyun çevirisi çeşitli tiyatrolar tarafından sergilenmiş ve sergilenmektedir.
Çevirileri
21:37, Mariusz Czubaj, Apollon Yayıncılık, 2010
Bikini, Janusz L.Wisniewski, Pupa Yayınları, 2011
Good Night Jerzi, Janusz Głowacki, YKY, 2014
Başlıksız Olabilir, Wislawa Szymborska, İyi Şeyler Yayıncılık, 1998
Neden onlar yaptıklarını beğenmiyorlar biliyor musun? Çünkü senin yapıtların halkın sesini onlara iletiyor. Sürekli kulaklarını tıkadıkları bir ses bu. Prensesler, prensler, büyük bir hoşnutlukla Çobanlar hakkında yazılan baladları dinlerler, ama ancak aşkları zaman...Çobanların kötü yazgısı ile ilgili öyküler onları ilgilendirmez. Açlık öyküleri midelerini bulandırır, o asil yüzlerini hoşnutsuzlukla buruşturur, nazik ellerine aldıkları yelpazeleri ile yüzlerini gizleyerek gerçeklerden kaçmaya çalışırlar. Anlıyor musun?
"Belki yabancılar seni daha iyi değerlendirip, daha iyi ödüllendirebilirler.
Ama kesin olan bir şey var; o da seni bizden daha fazla sevemeyecekleri..."
Belki yabancılar seni daha iyi değerlendirip, daha iyi ödüllendirebilirler.
Ama kesin olan bişey var, o da seni bizden daha fazla sevemeyecekleri...
Neslihan TÜRKMEN
Neslihan TÜRKMEN Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde'yi inceledi.
304 syf.
·4 günde·Puan vermedi
"Hayvanlar, yaşadıkları ülke hakkındaki gerçekleri gösterir."

Sessiz, sakin ve içine kapanık biri olarak bilinen Janina, Polonya'nın bir köyünde yaşıyordu. Janina kışı, o yaylada geçirmeye cesareret eden üç kişiden biriydi. Garip, Koca Ayak ve Janina.. Yaylanın sert geçen kış sakinleri işte bu kadardı. İsimler size de garip geldi değil mi? Ama buna Janina'nın oldukça basit bir cevabı vardı. İsimlerin kişileri yansıttığı çok az görülmüştür. Bu yüzden Janina kişileri onlarda dikkatini çeken ilk şeyle isimlendiriyordu.
Garip, Janina'nın ara sıra sohbet edebildiği komşusuydu. İsmi kişiliğini az çok ele verse de bunun dışında oldukça ketum ve düzenli biri olduğunu söyleyebiliriz.
Janina'ya da bizler bir isim verecek olsak sanırım İlginç diyebilirdik. Astrolojiye merakı sıradan bir merak değildi. Ayrıca sık sık insanların doğum tarihini de bilmek istiyordu. Yıldız fallarına bakabilmek için.. Janina komşularının evlerine onlar yokken göz kulak olmak gibi bir iş de edinmişti. Kendini köyden, yaşadığı çevreden sorumlu hissediyordu. Ayrıca vejetaryen olan Janina hayvanlara karşı çok duyarlıydı. Bu durum onun yaşadığı yerde mutlu olmasını gitgide zorlaştırıyordu. Çünkü avlanmaktan zevk alan birçok kişi vardı yaşadığı yerde. Bu da Janina için çok fazla hayvan tuzağı ve hayvan cesedi görmek demekti. Uyarıları ve şikayetleri de ne yazık ki bir işe yaramıyordu..
Koca Ayak ise ne dost ne de doğa canlısıydı. Çevresindekilere karşı kaba ve onu besleyen doğaya ise zalimdi.. Aile veya akrabaya dair bir iz yoktu. Ve sonradan aile yerini tutabilecek bir çevre edinebilme kapasitesine de sahip değildi. Sonuç olarak yalnız ve öfkeli bir adamdı..
Janina, bir gece komşusu Garip'in vermiş olduğu haberle yaşadığı stabil hayata veda etmişti. Komşusu Koca Ayak ölü olarak bulunmuştu.. Biraz korku biraz da tiksinti hissettiği adam artık ölmüştü. Anlaştıkları ve arkadaş oldukları pek söylenemezdi. Duygularını ifade etmek güçtü ama kim bu şekilde bir ölümü hak ederdi ki?
Sonuç olarak Koca Ayak ölmüştü. Ölüm herkes içindi. Ve geri kalanlar da hayatına devam edecekti. Ancak devam etmek pek de kolay olmayacak gibi görünüyordu.. Koca Ayak'ın ölümü korkunç olaylar silsilesinin başlangıcı olabilir miydi?
Janina garip bir şeylerin döndüğunü, yaşanan ölümlerin bir intikam olduğunu düşünmeye başlamıştı ve bunun için yeterli kanıtları da olduğunu düşünüyordu. Bu işin peşini bırakmayacak ve araştıracaktı. İşler herkes açısından karmakarışık olmaya başlamış ve özellikle de Janina olayların tam ortasına düşmüş görünüyordu..

'Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde' uzun zamandır okumadığım bir tür olan polisiye-gerilim türünde. Kitap, Nobel Edebiyat ödülü almış bir yazarın elinden çıkıyor. Tasvirler ve karakterlerin tanıtımı çok iyiydi. Bu durum karakterlerin çoğunu tanıyormuşum gibi hissetmeme neden oldu. Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde okumuş olduğum diğer polisiye romanlarına benzemiyor. Onlarda sürekli bir gerilim ve heyecan hissediliyordu. Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde ise ara sıra hoş bir durağanlık ve olumlu, sıcak duygular da geçiyordu okuyucuya. Polisiye-gerilim türü deniliyor ancak tam olarak bu sınıflamaya dahil edemiyorum kitabı. Tam tersini söylemek de güç. Sadece farklı bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca kimileri için tahmin edilebilir olan kitabın sonu benim açımdan tatmin ediciydi. Kitaptaki başkarakter astrolojiye oldukça bağlı olduğundan astroloji ile ilgili bilgiler de fazlaca yer kaplıyor kitapta. Ancak bu durum hiç de rahatsız edici değil aksine benim için hoş bir değişiklik oldu. Kitabın sonunda ise tam olarak ne hissedeceğimi bilemedim ve ikilemde kaldım. Bu da benim gözümde kitabı daha iyi bir yere taşıdı diyebilirim.

Yazarın kitapta vermek istediği mesajlar, üzerinde durduğu konular da dikkat çekiciydi.
Yazar hikayesiyle içinde bulunduğu evrende küçücük bir yer kaplayan insanın, her şeyi kendi malı sanması ve bunun sonuçlarını düşünmeden her şeyi nasıl tahrip edebildiğine vurgu yapıyor. İnsan, kendisinin de sadece "düşünen bir hayvan" olduğunu unutup doğa ve canlılar üzerinde hâkimiyet kurduğunu, daha doğrusu kurabileceğini düşünüyor. Bu çabaların sonucunun dönüp dolaşıp kendisine zarar vereceğinin ise farkında bile değil...

Bu kadar kendini beğenmiş ve bencil olabilmeyi nasıl başarabilmişti insan? Her şey insanlara ait ve insanlara hizmet etmeli algısı nasıl ve ne zaman yerleşmişti? Ve tüm bu şeyleri gerçekleştirirken ne kadar da korkunç, vahşi ve zalim olabiliyordu...

Astrolojiden, yıldız fallarından ve hayvanlardan bolca bahsedilen bu ilginç kitaba bir şans verebilirsiniz.

Keyifli okumalar.
304 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Bruno Schulz, 1892-1942 yılları arasında yaşamış, resim ve mimarlık eğitimi almış, resim öğretmenliği yapmış bir yazar. Hayatını, yoksul ve kendi halinde biri olarak sürdürmüş, ta ki savaş esnasında, yaşadığı gettoda bir Nazi subayı tarafından öldürülene kadar. Ondan geriye iz bırakan iki eser, çok sayıda mektup, çizimler, ünlü eserler hakkında yazdığı eleştiri yazıları ve Kafka’dan yaptığı çeviriler kalmış.

Geride kalan iz bıraktığı eserleri: Tarçın Dükkanları ve Klepsydra Altındaki Sanatoryum. Bu iki eser ülkemizde Tarçın Dükkanları adı altında birleştirilerek tek eser olarak basılmış. Yine bu eserlerdeki kimi öykülerden oluşan bir öykü kitabı da Krokodil Sokağı adıyla basılmış.

Kitaba gelecek olursak: ilk bölüm Tarçın Dükkanları; burada bir çocuğun gözünden hayal yüklü fragmanlar izliyoruz (Tıpkı Babam ve Oğlum filmindeki küçük Deniz’in gördüğü hayaller gibi). Tamamen fanteziye dayalı, çocuk uçarılığında rüyalar bunlar. Dilin zenginliğiyle adeta uçan bir halıda seyahat ediyorsunuz. Öykülerdeki kişiler genelde aynı kalsa da öyküler birbirinden bağımsız. Anne, baba, Adela, işyerinde çalışanlar ve akrabalarla küçük bir kasaba yaşamını kendi fantastik dünyasından gören bir çocuk, olanda mantık aramanızdan ziyade kendi hayal ufkuna çekerek gerçeküstü bir maceraya sizi ikna ediyor. Bu hayal ufkunu besleyen yegâne malzemesi de tarçın dükkânları. Bunu şöyle açıklıyor; “… Poldwale’den veya çarşının dört bir yanının arka tarafında, sanki astarında olan karanlık sokaklarından birinden geçip de, gündüzleri unutulan, o kendine özgü, çekici dükkanların, bazen o geç saatte açık olduğunu anımsamamak işten değildi. Ben bunları, koyu kaplamayla kaplı oldukları için tarçın dükkânları diye adlandırdım. Gerçekten de soylu bir ticaretle uğraşan ve geç saate kadar açık olan bu dükkânlar, her zaman benim ateşli düşlerimin malzemesi olmuşlardı.” Bu açıdan bakarsak kitabın adının neden Tarçın Dükkânları olduğu da anlam kazanıyor.

İkinci bölüm Klepsydra Altındaki Sanatoryum ise; genel olarak daha olgun bir rüya düzlemine sahip. Çünkü Jozef N. artık büyümektedir. Ancak o hayalci kişiliği değişmez. Yine olanın ardındaki büyülü tarafla ilgilenen, gönlü heveskâr, farklı duyuşa sahip bir ressamın kelimeleriyle çizdiği resmi izlemeye koyuluruz, olağan aklımızı bir müddet kenarda dinlendirerek. Okur, Schulz’un dile hâkim bir ressam olmasının doyasıya zevkini yaşar böylelikle.

Yazarın biyografisine bakarsak, Kafka’ya ilgi duyduğunu ve ondan çeviriler yaptığını görüyoruz. Babasıyla kurduğu enteresan bir ilişki var, daha doğrusu kuramadığı ilişki diyebiliriz. Babasının yakınında ama hep ona uzak kalmış bir çocuk izlenimini doğruyor. Kafka’nın hayatında da bu konuda problemli bir durumun olduğunu biliyoruz. Schulz da Kafka gibi Yahudi bir aile kökenine sahip ve O da erken yaşta ölüyor. Belki hayatlarında bir sürü benzerlikler de vardır. Bu Kafka etkisinin kurgusunda da açıkça hissedildiğini söylemek mümkün. Zaman zaman öykülerdeki Kafka atmosferine ve dönüşümlere şahit oluyoruz. Öykülerinde “babam hamamböceğine dönüşmüştü” ve “Babam kabarmış, tüylerini havaya dikmişti… şiddetle titremeye başladı, vızırdadı, gözlerimizin önünde, çelik mavisi, dev gibi bir at sineğine dönüştü” bölümleri olduğu gibi, yine babasını “yengeç veya büyük bir akrebe” dönüştürdüğü öykü de vardır. Her seferinde de aynı şekilde annesine daha dikkatli olmadığı için sitem ediyor. Bu Kafka benzerliğinin yanı sıra, bağ kuramayan çocuğun değersizleştirmesi olarak da dikkat çekici.

İlkbahar adındaki öyküsünde (adı ilkbahar olan bir öyküde neyi anlatıyor olabilir ki? Aşktır muhtemelen :) ), şu sonuca varır o netameli konusundan dolayı; “Kimse ilkbaharı çözmeye kalkışmasın. Bilmiyoruz, baylar, bilemeyeceğiz.” Bu öykünün diğer ilginç yanı, baba adı Jakub olan küçük Jozef’in bir düş okumasıyla imparator hakkında gerçekleşen bir kehanette bulunmasıydı. Tıpkı Hz. Yakup’un oğlu Hz. Yusuf’un kıssasında olduğu gibi. Yine başka öyküsünde de ölü geçen bir sezonun yedi yıl bolluk görülecek bir açılmaya uğraması, Schulz’un kültürel kodlarını öykülerde gördüğümüz detaylardı.

Yazarın baştaki biyografisinde, eserleri hakkında; “Zaman Proustvari bir biçimde ele alınırken, adeta Freudvari bir yaklaşımla bilinçaltı irdelenir.” yazıyor. Öykülerde, zamanın aynı anda farklı koşutlukta yaşanmasına, bilincin değişimine göre farklı salınımlar göstermesine, birbirine uymaz sonuçlar vermesine tanıklık ediyoruz. Pencereden gelen bir orman esintisini derinden içine çektiğinde, bir trenin kompartımanına geçiş yapılabiliyor. Dolayısıyla olaylar ve mekânlar ani değişimler gösterebiliyor. Yazar, bir öyküde bu farklılığı şöyle de dile getiriyor: “Bütün bunlar, denetim altında bulundurulmayan zamanın hızla çözülmesi yüzünden.”

Bu kitap; serim-düğüm-çözüm bekleyen klasik öykü severlerin, rasyonel kurgu seven okurların pek hoşlanmayacakları, muhtemelen yarıda bırakacakları bir eser diyebilirim. Ancak dil zenginliğinden keyif alan, bilinç akışına, gerçeküstüne, metafor kullanımına aşina okurlara da keyif verecektir. Kusurları yok mu? Var elbette, mesela gereksiz detayın olduğu, anlatımın boğulduğu, zaman zaman sadece yazarın vakıf olabileceği bir soyutluğa kavuştuğu kısımlar da var, ama bu kısımlarda dahi durumu kurtaran kaygan bir dil var ortada. Bir çocuk, bazen bir deli sanrısı gibi de olan düşlerini öyle inanarak, güzel bir biçimde anlatıyor ki, inanıp, onun gördüklerini göresiniz geliyor.

“Bazı kitapların dizeleri arasından havalanan kırlangıç sürüsünü, dize dize uçuşan, titreşen o ince uzun kırlangıçları fark ettiniz mi hiç? Bu kuşların uçuşlarını okumak gerek…”
304 syf.
Çünkü onun hiç yorulmayan kelimelerinin sesi, iç monologlarından parçalar halinde etrafa savrulan, insanlardan ilmek ilmek uzaklaşmış, kendi değiştikçe duvar kağıtlarını da değiştiren bir baba oluyor bazen.

Küçülüp, toz olup dağılan bir çöp yığını gibi..

Adela, faraşa süpürdüğün böceklere iyi bak, aralarında babam olabilir!!

İçleri tütsü kokan tarçın dükkânlarından ; evleri, insanları gazete grisi olan Krokodil Sokağına ; belki de babasının krallığına, kuş krallığına kadar, her satırda, gerçek ve gerçek ötesi, çift başlı bir canavar gibi sizi ezdikçe eziyor.

Zamana sıra sıra dizilmiş gerçekler, tuhaf bir hâl ikliminde boy gösterisine çıkmışlar gibi.

Keder var içerisinde, hakikat var, İLKBAHAR var.
Aşılamayan yollarıyla sonsuzluğa asılı kalmış duygular var.
SONBAHAR var.

Demiurgos'tan morfolojiye ; var olmaktan, var etmekten şekillendirmeye ; maddenin savunmasızlığından yaratmanın hazzına, her an ciddiyetle, yeni bir şey keşfetmiş gibi ya da derin düşüncelerin içine gömülüp aynı frekanstaki kelimeleri arkası arkasına dizerken..

"SUSTUR ONU ADELA!"
Çünkü hiç susmayacak..

Sözcüklerden resim yapmak diye ifade edilen bir yetenek vardır ya, belki de bu yeteneğe, bu kadar zirvedeki haliyle hiç şahit olmamıştım. Aslında bu durum, yazarın aynı zamanda ressam olmasıyla da alakalı. Enteresan tarafı, zaman kavramını çok silik kullanıyor ve zamanı büküyormuş gibi hissettiriyor insana. Bazı şeyleri çok kolay bir şekilde hükümsüz bırakabiliyor.

Öğütüp un haline getirdiği kelimelerden enfes bir tatlı yapıyor ve onu yemek için içleri leşlerle doldurulmuş bin bir çeşit kuş geliyor satırların arasına.

Ardından korkunç notalar dökülüyor sessiz sessiz. Hayal gücünün dibine vuruyorsunuz.

Ve Adela, göğsünün sıcaklığında kahve çekirdekleri öğütüyor. Kokusunu duyuyorsunuz...

Onu okuduktan sonra, onu anlatamayacağımı farkettim. Yine de kaçarken bacağının biri, domates sosu ve peltenin içinde kalmasın diye..

Aman Allahım, neler diyorum!!

Önce bu kitabı, sonra incelememi tekrar okuyun. İşte o zaman anlayacaksınız.





Keyifli okumalar..:)
✭☽ ŞEKER
✭☽ ŞEKER Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde'yi inceledi.
304 syf.
·9 günde·8/10 puan
İsmi ve kapak tasarımı oldukça ilgi çeken bir kitap. Bunun yanında yazarı Olga Tokarczuk nobel edebiyat ödülü sahibi olması da kitabı alıp okumam gerektiği hissine kapıldım. Özellikle hayvanseverler ve astrolojiye ilgisi olanlar kitabı sıkılmadan zevkle okuyacaklardır. İçeriğinde Astroloji olunca sıkılacağımı zannettim ama hiç sıkılmadım. Polisiye gerilim gibi görünse de farklı bir tarzı var kitabın. Doğada bulunan tüm canlıların yaşam hakkını savunmayı ve avlanmanın insanlık dışı olduğunu vurgulayan güzel bir teması var. Sürpriz sonlu başarılı bir kurguya sahip. Farklı bir kitap okumak isteyenlere tavsiye edebilirim.
Keyifli Okumalar...
320 syf.
Bir karakter düşünün ki asıl mesleği gençken -ekseriyetle şantiyelerde- icra ettiği kaynakçılık.Halihazırda sakin, sessiz bir kasabada bekçilik yapıyor. Aynı zamanda çok iyi saksafon çalıyor ve bunları fasülye ayıklarken size bir sohbet havasında anlatıyor.Evet, kitap tam bir sohbet havasında geçiyor.Kendinizi tam olarak onun tam karşısında konuşlanmış, önünüzde ayıklanmayı bekleyen fasulyelerle, aynı mekanı paylaşırcasına yazarı dinlerken buluyorsunuz.Geçmişini bu kadar cesurca ve dolaysız anlatabiliyor olması sizde hem hayranlık, hem şaşkınlık, zaman zaman da yaşadıkları karşısında ince bir merhamet duygusu uyandırıyor.Tamamen beklentisiz, ve yazardan bihaber olarak başladığım bu kitap beni sadece edebi anlamda tatmin etmekle kalmadı, yazarın çoğu zaman okuyucunun da görmesini istediği felsefi bakış açısı noktasında da doyurucu oldu.Kitaba başlarken içinizde barındırdığınız o kendinizden emin yargılarınızı, kitabı bitirirken bir kenara bırakıyorsunuz ister istemez. Çünkü yazar sizi buna iten soru işaretleri bırakıyor arkasında. Hem de hiç beklemediginiz yerde.Kendinizden emin olduğunuz her noktada, yazar aynayı sürpriz bir şekilde ‘Acaba?’ ikilemiyle sessizce size çeviriyor.Demem o ki ; Fasülye ayıklama diyip geçmeyin,onun da bir felsefesi var.Ama cesareti olan için.

“Şimdi size bu dünyanın nasıl bir şey olduğunu anlatamayabilirim. Ya da var olup olmadığını. Belki biz var olduğunu hayal ediyoruzdur. Ama siz fasülye almaya geldiğinize göre, sizin için kesinlikle fark etmiyordur zaten...”
Sayfa 225
320 syf.
·9/10 puan
Polonyalı yazar Wieslaw Mysliwski’nin dilimize kazandırılan ikinci romanı Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez, beklentisiz başlayıp bayıldığım bir kitap oldu. Sessiz sakin bir sayfiye yerinde bekçilik yapan baş karakterimiz bir gün kendisini fasulye almak için ziyaret eden bir yabancıya bir yandan fasulye ayıklarken diğer yandan sohbet havasında hayatını, geçmişini anlatmaya başlıyor. Madlenden yola çıkıp bize içini döken Proust misali, bu kez hayatının özellikle çocukluk anılarının önemli bir parçası olan fasulye ayıklamaktan hareketle parça parça ama bu parçalar arasında son derece yumuşak geçişler yaparak, akıcı bir şekilde geçmişini anlatıyor karakterimiz. Hiç sıkılmadan, sohbetine doyamadığınız birini dinliyormuşçasına okuyorsunuz tüm kitabı. Yazarın son derece akıcı, şiirsel ama okuru yormayan, zorlamayan bir anlatımı var. O anlattıkça siz de onla beraber yaşıyorsunuz başına gelenleri sanki. Küçük bir yerde çocukluğu geçmiş, savaş başlayınca farklı yerlere sürüklenmiş, okulda müzik tutkusunu fark edip elektrikçi olduğunda saksafon almak için para biriktiren, şapkalara düşkün karakterimiz, dramatize etmeden, sohbetin doğal akışında anlatıyor tüm bunları. Elbette araya hayatla ilgili birçok konudaki çıkarımlarını da katıyor, yalın bir şiirsellikle. Bittiğinde keşke daha çok anlatsaydı diye düşündüm. Türkçe basılan diğer kitabı Taş Taş Üstüne’yi de bir an önce okumakla istiyorum çok seveceğimden emin olduğum bir romana ihtiyaç duyacağım bir zamana saklamak arasında kararsızım.
500 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Leh edebiyatının önemli yazarlarından Wieslaw Mysliwski’nin daha önce Fasülye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez kitabını okumuş ve çok sevmiştim. Taş Taş Üstünde’yi de aynı şekilde keyifle okudum. Yazar bu eserinde, hayatının son zamanlarını yaşayan Szymek isimli bir adamın, doğup büyüdüğü köye ailesine mezar yaptırmak için dönmesi ve yıllar sonra memleketine dönmesiyle hatırladığı geçmişini anlatmasıyla, 20.yy başlarından 1970’lere kadar Polonya’nın bir köyünde yaşananları anlatıyor. Sovyet dönemi, ardından direniş yılları, 2.Dünya Savaşı ve savaş sonrası yıllara götürüyor okuru. Herhangi bir düzen ya da sıra kaygısı gütmeden, adeta okurun karşısına anılarını anlatan geveze bir yaşlıyı oturtmuşçasına, konudan konuya atlayarak ilerliyor Mysliwski. Bu anlatım tarzı alışkın olmayan okuru başlarda biraz afallatabilir ancak alışınca tadına doyamayacağınız bir roman okuduğunuzun farkına varıyorsunuz. Yazar konudan konuya geçişi o kadar doğal akışında tutmayı başarmış ki, kitap kendiliğinden akıp gidiyor. Ama aynı zamanda, kurguda bütünlüğü de yakalamayı başarmış. Öyle ki eser dokuz bölümden oluşuyor ve bu bölümlerde anlatılan sırasız, düzensiz olaylar kurgu ilerledikçe birbirine bağlanıyor ve karakterimizin tüm hayatı çıkıyor ortaya. Fasülye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez eserinden farklı olarak Mysliwski bu eserinde, her bir bölüme bir isim vermiş ve her bölümde anlattığı kesitleri bu tema ekseninde toplamış. Hem bu kadar doğal akışında bir monolog ama hem de kalemi eline alıp aklına geleni kağıda dökmüş gibi değil de üzerinde çalışılmış, kafa yorulmuş bir metin olması çok hoşuma gitti. Bunun yanında, insanı ve insanlık hallerini anlatımını da çok seviyorum yazarın. Eser, o kadar doğal ki her sayfada Polonya’nın bir köyünde yaşadım ben de okurken. Çok sevdim. Fasülye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez’i sevdiyseniz mutlaka bir bakın derim. Neşe Taluy Yüce’nin çevirisi yine muazzam elbette.
304 syf.
·2 günde·8/10 puan
“Koşucular” isimli kitabından sonra yazarın bu kadar kolay okunabilen bir kitabıyla karşılaşmak benim için bir sürpriz oldu. Yazarla ilk tanışma adına bence bu kitap son derece uygun. Kitabı belli bir kategoriye sokmak gerçekten çok zor. Kitap için kaba tabirle bir gizem, bir cinayet romanı diyebiliriz.

Kitaptaki olaylar Janina’nın sesinden anlatılıyor. Janina altmışına merdiven dayamış, Çek sınırına yakın ücra bir Polonya köyünde tek başına yaşayan, gençliğinde köprü mühendisi olarak çalışmış, dünyanın tuhaf yerlerinde köprüler inşaat etmiş, haftada bir köy okulundaki çocuklara İngilizce dersi veren, geri kalan zamanında ise civardaki evlerin kışlık bakımıyla ilgilenen bir kadındır. Ancak Janina, çevresi tarafından tuhaf, zararsız bir kaçık olarak nitelendirilir, polis de aynı şekilde Janina’dan hiç hazmetmez. Bu kadının en sevdiği iş ise genç arkadaşı Dizzy ile birlikte William Blake’in şiirlerini Lehçeye çevirmektir. Hazır Blake’ten söz açılmışken onunla ilgili bir iki şey söylemek istiyorum. Kitabın tamamında Blake’in hayaletini görmemiz mümkün. Her bölümde kullanılan epigraflar Blake’ten alınma. Kitabın başlığı bile Blake’in şiirlerinden hortlamış. Blake’in şiirlerinde olduğu gibi burada da bazı cins isimler büyük harfle yazılmış, sanırım yazar o kelimelere özel bir vurgu yapmak istiyor. Janina ve Blake arasında özel bir iletişimin olduğu kesin. Blake, hayvan hakları savunucularının en başında gelen bir şairdir. Zaten yazar bu kitabı neden yazmış diye sorsanız ben hayvan haklarına dikkat çekmek için yazmış derdim. İnsanoğlunun doğayı şuursuzca katletmesi, doğaya ve canlılara saygısının kalmaması sanırım yazarı harekete geçirmiş en önemli sebepler olabilir. Hayvanlara davranış şekillerimiz, onları zevk için öldürmemiz, onları yememizle ilgili yazarın düşüncelerini Janina’nın ağzından dinliyoruz.

Bunun yanında Janina’nın astrolojiye özel bir ilgisi vardır. Ancak bu ilgi gazete ve dergilerde çıkan yıldız fallarını yorumlamak gibi amatörce bir iş değildir. Onunki çok daha sistematik ve profesyonel düzeydedir. Astroloji sayesinde evrendeki kaosu anlamak ister, bununla insanların davranışlarını ve geleceği tahmin edebileceğine inanır. Bu konudaki yeteneğini köyde başlayan bir dizi esrarengiz cinayet ya da ölüm olaylarında polise yardımcı olmak için kullanmayı önerse de polis tarafından dikkate alınmaz. Astroloji kitap boyunca okuyucuyu bırakmayacak bir meseledir. Jüpiter, Mars, Uranüs, Plüton, açılar, maçılar ve konuyla ilgili bir dünya terimleri olayları yorumlamak ve anlamak adına kadın karakterimiz fazlasıyla kullanacaktır. Tüm bunların yanında Janina doğa ve canlılarla sürekli bir etkileşim ve iletişim halindedir. Dünyayı ve doğayı anlamada özel bir yeteneği var gibidir. Çok farklı alanlardaki görüş ve düşünceleri ise oldukça radikaldir. Janina’nın doğa sevgisi adeta kitabın merkezindedir.

Kitapta anlatılanların büyük bölümü soğuk bir kış ayında geçer. Uzun süren karanlık geceler, gür ormanlar, yabani hayvanlar, iletişimsizlik ve dış dünyadan yalıtılmışlık kitaba ayrı bir gizem ve gerilim kattığını söyleyebilirim. Bunun üstüne de esrarengiz cinayetlerin yaşanması okuyucunun ilgisini cezbetmeye yetiyor. Bu cinayetlerle ilgili olarak Janina’nın ilginç bir teorisi vardır: Ona göre havyanlar kendilerini katleden insanlardan intikam almaktadırlar. Janina yaşanan bu ölümleri bir “karma” olarak görür. Yazar burada okuyucusuna sanırım insanoğlunun zaaflarını da gösteriyor. Güçsüzün bir gün güçlüden intikamını alacağını anlatmak istiyor. Sabrın da bir sınırı olduğunu vurguluyor. İnsanların doğa ve canlılarla bozulan etkileşiminin eninde sonunda kötü sonuçları olacağını göstermek istiyor olabilir.

Janina’nın da herkes gibi hayatta kendine göre sırları var ama okur olarak bizler bu sırları maalesef kitabın sonuna kadar öğrenemeyeceğiz.
320 syf.
·2 günde·8/10 puan
Olga Tokarczuk dilimize çevrilmiş bu son kitabıyla da alışageldiğimiz roman kalıplarının üzerine çıkmayı başarıyor. Aslında burada kullandığı tekniğe bundan önce iki kitabında daha başvurmuştu. Yine parça parça, düzensiz ve yer yer alakasız gibi görülen bölümlerden oluşan bir kitap var karşımızda. Ama burada anlatımın çok daha düzenli olduğunu söylemekten de çekinmiyorum. “Gündüzün Evi, Gecenin Evi” ve “Koşucular” kitaplarında bu teknik çok daha zor ve karmaşıktı. Ancak burada yazar bu sefer olayları oldukça akıcı anlatmış ve sanırım en kolay anlayabildiğimiz kitabı da bu olmuş. Eğer bu yazarı ilk kez okuyorsanız ters giden, farklı bir şeyler var şeklinde izlenimlere kapılırsanız son derece haklısınız. Çünkü bu yazar gerçekten her zevke hitap etmiyor. Bu kitabın başlangıç olarak son derece uygun olduğunu düşünüyorum.

Hikâye evrenin merkezi olarak varsayılan Polonya’da küçük bir köyde geçiyor. Bu köyde Niebieski ailesinin ve onlara yakın kişilerin 70 yıllık tarihini öğreniyoruz. Daha doğrusu karşımızda bir aile destanı var. Ancak bu aile ve destan biraz farklı. Çünkü aile üyeleri meleklerle, doğayla ve hayvanlarla yakın ilişkiler içerisindedir. Ortada doğaüstü olaylar ve varlıklar da var: bitkiler, hayvanlar, tanrı, ruhlar, her şeye yer verilmiş. Bundan dolayı anlatım çok fazla fantastik öğeler içeriyor. Bu yönüyle de büyülü gerçekçilik tekniğinin çok başarılı bir şekilde kullanıldığını görüyoruz.

1914’te Çar’ın adamlarının evin babası Michal’i askere almaya gelmesiyle başlayan olaylar 1980 yıllarına kadar uzanıyor. Bu kadar uzun bir dönemde Birinci Dünya Savaşı dışında savaş sonrası dönem, İkinci Dünya Savaşı, Rus İstilası, Komünist dönem gibi pek çok tarihi olaylara da şahit oluyoruz; bu olayların Polonya ve insan hayatı üzerindeki etkilerini de beraberinde görüyoruz. Aslında kitapta Polonya’nın son yüzyılda çektiği acıları arka planda takip ediyoruz. Polonya sanki gerçek bir dünyada ama farklı bir alemdeymiş gibi gösteriliyor, sanırım bunda büyülü gerçekçiliğin de payı var.

Kitaptaki olaylar parçalar(zamanlar) halinde anlatılıyor. 80’e yakın bir anlatım söz konusu ve bunların bazıları doğrudan bazıları dolaylı olarak Niebieski ailesiyle bağlantılı. Her “zamanda” farklı bir kişiyi ve yeri anlatılıyor. Ancak bu zamanların hiçbiri aynı zaman diliminde geçmiyor. Kitapta bu sayede çok farklı seslere yerilmiş ve her zaman kendi içinde bir hikâye gibi.

Yine ilginç, sıra dışı bir kitap ve teknik. Farklı gelebilecek bir üslup ve anlatımla keyif verici bir kitap.
320 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
Anlatıcı: Adını bilmediğimiz yaşlı bir bekçi
Dinleyici: Kim olduğunu bilmediğimiz bir adam
Teknik: Monolog/muhabbet

İnsan kendi kaderini ne ölçüde etkileyebilir, başından geçen travmatik olayların ya da bir ülke tarihindeki çalkantıların kaderi üzerindeki etkileri neler olabilir? Bu soruların cevabı yaklaşık 350 sayfa tutuyor, sıkılmazsanız (kesinlikle sıkılmayacaksınız) kesinlikle okuyun derim. Polonya edebiyatının en büyük ustalarından –belki de ustası- Myśliwski'nin dilimize çevrilen bu ikinci romanı insan yaşamında şansın ve kaderin rolü üzerine bir çeşit akıl yürütme, bir çeşit felsefik bir çalışma.

Anlatıcımız oldukça geveze, yaşlı ve yazlık bir sitede bekçilik yapan bir adamdır. Bazı ev sahipleri evlerine göz kulak olmaları için ona ödeme yaparlar. Dinleyicimiz ona geldiğinde fasulye ayıklamaktadır. Anlatıcımızın yaşadığı yeri pek fazla kimse bilmez, oraya kimsenin yolu da düşmez. Zaten karşısında canlı birini görünce hayretini saklayamaz. Birkaç köpek dışında kendisinden başka yaşayan kimse yoktur oralarda. Anlatıcımız hikâyesine eski zamanlarda geceleri geç saatlere kadar, hikâyeler eşliğinde ne şekilde fasulye ayıkladıklarını anlatmakla başlıyor. Konuşmacının anlattıklarına ne ölçüde güvenebiliriz peki? Aslında kendisi de bir yerde her söylediği şeyi ciddiye almamız konusunda bizi uyarıyor. Önemli olan keyifli vakit geçirmekse o zaman anlatılanların kurgu ya da gerçek olmasının bir önemi kalmıyor. Çünkü her şey bu yaşlı adamın hafızasından hortluyor. Hafızası onu ne derece yanıltıyor bilemiyoruz. Yaşlı adama göre geçmiş öznel hatıralardan oluşan bir uydurmadır, yani hikâyeler deryasıdır. Yabancının biraz fasulye almak için uğramasıyla başlayan kitabımız geçmişe uzanan destansı felsefik bir hikâyeye dönüşüyor. Kitabı okurken aklınıza ister istemez şu tarzda birkaç soru gelebilir:

Yaşlı adam bir yabancıya neden geçmişini her ayrıntısıyla anlatıyor?
Anlatıcı kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde tek başına ne yapıyor?
O gelen adam da neyin nesi, ne işi var orada?

Bu soruların cevaplarını öğrenemiyoruz ne yazık ki! Öğrenmenin de okura bir faydası olmazdı zaten. Kitabın adı her ne kadar “Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez” ise de aslında kitabı okuduğunuzda bunun hayat üzerine yazılmış bir tez olduğunu anlıyorsunuz. Kitap bittiğinde sadece hayat hakkında bir ders almıyorsunuz aynı zamanda fasulye ayıklama üzerine bilinebilecek her şeyi birinci ağızdan öğrenmiş oluyorsunuz.

Yazarın “Taş Taş Üstüne” adlı kitabı ile bu kitabı pek çok açıdan birbirlerine çok benziyor. O kitaba yaptığım inceleme(#60409612) bu kitap için de geçerli diyebilirim. Yaşlı adam neler mi anlatıyor? Tek kelime: hayatına dair her şeyi. O kadar çok şey anlatıyor ki takip etmekte zorlanıyorsunuz ama bu kitabı anlama adına kesinlikle bir sorun teşkil etmiyor. Konudan konuya geçişlerle birlikte geçmiş, şimdi ve gelecek sınırlarında hikâyeler başıboş geziniyor. Anlatıcı karşısındaki dinleyiciye başından geçenleri öyle akıcı bir dille anlatıyor ki sanırım yazarın ustalığı da burada kurduğu o sade ve güzel cümlelerde kendini gösteriyor. Çok kısa ama çok etkili cümleler söz konusu. Anlatıcı sadece kendi yaşamını anlatmakla kalmıyor, çeşitli konular üzerinde bir filozof gibi felsefe yapıyor. Yazarın dilini ve anlatım tarzını daha iyi anlatmak adına size kitaptan küçük bir paragraf yazmak istiyorum. Anlatıcımızın müziği çok sever, kendisi saksafon çalmayı çok sever. Müzik ve saksafon üzerine görüşlerini bir dinleyelim:

“Önce kafama, saksafon sadece çalmak için bir alet değildir fikrini soktu. Kızgınlıkla, öfkeyle, küskünlükle ondan hiçbir şey elde edemezsin. Sabırlı olmak ve çok çalışmak lazım. Özenle. Eğer saksafonunun seninle ruh ve beden gibi birleşmesini istiyorsan, onun önünde kendini açmalısın. Ondan hiçbir şey saklama gibi, o da senden saklamasın. Her yanlış notada seni sıkıştıracak, bırakmayacak. Bütün ciğerlerini üflesen de ne yukarı ne aşağı. Zaten sadece ciğerle olmaz, çalarsın ama ölüdür çaldığın. Her şeyiyle çalmalısın, acın, kederin, gülüşün, umutların, hayallerin, sendeki her şeyle, bütün yaşamınla. Çünkü her şey müziktir. Müzik sensin, saksafon değil. Ama eğer kendimi saksafonda duymak istiyorsam çok çalışmak lazım, düzenli çalışmak, diye birkaç kez tekrarladı. Çünkü ancak o zaman müzik olacak.”

Şu paragraftan bile yaşama dair o kadar çok ders var ki! Kitap işte bu şekilde farklı konularda sayısız görüş ve düşünceyle dolu. Sadece fikirlerin ve düşüncelerin ön planda olduğu bir kitap arıyorsanız buyrun fasulye ayıklamaya. Okuduğum bir kitabı ikinci kere okumak pek huyum değildir ama hayatımın ilerleyen yıllarında bir kitaba tekrar şans vereceksem o şansı da mutlaka bu kitaptan yana kullanacağım.

Yazarın biyografisi

Adı:
Neşe Taluy Yüce
Tam adı:
Prof. Dr. Neşe Yüce
Unvan:
Akademisyen, Çevirmen, Yazar
Doğum:
Ankara, Türkiye
Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Bölümü’nde ve aynı üniversitenin Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı anabilim dalında lisans öğrenimini tamamladı. 1996’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Leh Dili ve Edebiyatı Anabilim dalından doktor, 2005 yılında da profesör unvanı aldı. Halen aynı anabilim dalında öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Çevirilerinin yansıra pek çok kuramsal kitabı da bulunmaktadır.
2006 yılında Leh edebiyatının başyapıtlarını çevirdiği ve bu edebiyatı Türkiye’de ustaca tanıttığı için Polonya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Stefan Meller’den özel bir ödül almış ve 2009 yılında Testosteron (A. Saramonowicz) adlı oyunun çevirisiyle, Ankara Sanat Kurumu tarafından, “En İyi Çevirmen Ödülü”ne layık görülmüştür. Pek çok oyun çevirisi çeşitli tiyatrolar tarafından sergilenmiş ve sergilenmektedir.
Çevirileri
21:37, Mariusz Czubaj, Apollon Yayıncılık, 2010
Bikini, Janusz L.Wisniewski, Pupa Yayınları, 2011
Good Night Jerzi, Janusz Głowacki, YKY, 2014
Başlıksız Olabilir, Wislawa Szymborska, İyi Şeyler Yayıncılık, 1998

Yazar istatistikleri

  • 7 okur beğendi.
  • 1.298 okur okudu.
  • 101 okur okuyor.
  • 1.218 okur okuyacak.
  • 48 okur yarım bıraktı.