Nilüfer Epçeli

Nilüfer Epçeli

Çevirmen
8.5/10
246 Kişi
·
917
Okunma
·
0
Beğeni
·
238
Gösterim
Adı:
Nilüfer Epçeli
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
672 syf.
Bu incelemede salt Nietzsche'nin üzerinde en çok tartışma yaratan bu eserini ele almayacağım. Tabiki, bu eserden de tamamen kopuk bir yazı olmayacak. Şunu belirtmeliyim ilk önce: Nietzsche'nin fikirleri yer yer açık yer yer ise muğlaktır. Bunun sonucunda Nazi Almanya'sında onun eserlerinden faydalanılmıştır. Nazi Almanya'sının ordusunun askerlerinin üzerlerinde onun kitaplarını (özellikle Zerdüşt'ü) taşıdıklarını söylenir. Nazilerin savaşı kaybetmeleri ile Holocaust gibi insanlık için utanç vesikası olayın etkisi sonucunda Nietzsche'nin de bir süre kötü ünü olmuş lakin ilerleyen yıllarda Avrupa'da onun fikirleri üzerine yeni yorumlar yapılmaya başlanmıştır. Onun perpektivizminden yararlanılarak postmodernizme bir temel oluşturulmuş denilir. Varoluşçuluk akımının ise ondan faydalandıği ise herkesin bildiği bir şeydir. Peki Nietzsche'nin fikirlerinden Nazilerin faydalanabileceği bir şeyler var mıdır gerçekten? Hem evet hem hayır. Peki bundan dolayı Nietzsche yargılanmalı mı? Bence hayır.

Ahlak kavramı insanlık için her zaman bir tartışma konusu olmuştur. İnsanlar hayatta kalmak için topluluklar oluşturmuş. Bunun sonucunda sadece hayatta kalmakla yetinmemişler, uygarlıklar oluşturmuşlardır. Bunun her zaman olumlu sonuçları da olmamış, yer yer özgür düşüncenin, farklı olanların önünün kesilmesine ve onların hayatlarını kaybetmelerine neden olmuştur. Bu nedenle topluluk veya toplumculuk tarihte birçok kez vasatlığın, hoşgörüsüzlüğün ve bencilliğin de kaynağı olmuştur. Bunlardan sonuncusu kulağa garip gelebilir. Bu nedenle biraz açayım bunu: genellikle bireyci olan insanlar bencil olarak görülür. Bundan dolayı dışlanabilirler. Kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarından üstte tuttukları söylenir. Sorunlar karşısında kayıtsız kalmakla itham edilirler. Körleşme kitabında Elias Cannetti, romanın kahramanına bu yönde özellikleri yükler. Genel manada Kutsal kitaplar, komünizm veya sosyalizm de buna benzer yaklaşıyor denilebilir. Ama ben diyorum ki, çoğu kez asıl bencillik kaynağı toplumdur. Neden? Toplumu farklı fikirlerden insanların bir araya geldiği bir topluluk olarak düşünürüz. Lakin tarihte de görmekteyiz ki, toplum aslında belli kriterlere sahiptir. Demansa uğrayarak adeta, bu kriterleri kendisinin oluşturduğunu unutarak, bu kriterlerin sanki ilahi bir kaynaktan geliyormuş gibi davranır. Düşünür ki ancak böyle davranarak bunları her insan kabul edecektir. Bu, aslında insanlara güvensizliktir. Yani toplum aynı zamanda insana ve onun aklına güvensizliktir. İlahi bir kaynağa bağlanan kriterlerin aksine bir fiilde bulunmak hatta bir fikir öne sürmek bile toplum tarafından kesin suretle cezalandırılması gereken suçlar gibi görünür. Tecavüz, cinayet, hırsızlık vs tabiki cezalandırılabilir. Ancak sorun bunlar değil. Kriterlerin hacmi o kadar genişletilir ki, bir kitapta yazan birtakım cümleler, kelimeler ve düşünceler de en az tecavüz cinayet gibi cezalandırılması gereken suçlar olarak görülür. Hatta en çok da bunlardan korkulur. Yani toplum, farkı fikirleri birer tehdit olarak görür, onlardan korkar ve onları yasaklamaya çalışır. Bunu da hep "ahlaka aykırı" veya "toplumun inancına, değerlerine ve ahlakına aykırı" diyerek yapar. Toplum insanları 'hassas' yapar, insanların tahammül sınırlarının minimum seviyede kalmasına neden olur. Öyle ki espriler, mizah bile çoğu kez suç veya ayıp olarak görülür. Bu açıdan sağlıklı bir toplumun belirleyici özelliklerinden biri bence, mizaha tahammül seviyesidir. Toplum içinde bulunmak, ona ait bir uzuv olarak kendini görmek insana güvenlik hissi verir. Bu his insan için her şeyden önemlidir. Bunun için kriterlere uyar ve bu kriterlere yüzde yüz katılıyor gibi hissetmesine neden olur. Bu sayede ortak zemin oluşur. Ortak zeminin sürdürülebilmesi için farklılıkların fikirleri, davranışları hatta varlıkları bile içgüdüsel olarak nahoş karşılanır. Onlar dışlanırlar ve böylelikle ortak zemin için kendilerinden fedakarlık yapmaları istenir. Bu fedakarlık oldukça yüksek miktarda olur çoğunlukla. Bundan dolayı, uzuvların bir araya getirdiği 'büyük insan' yani toplum, bencillik yaparak farklı insanları yani bireyleri kendisi gibi olmaya zorlayarak en büyük bencilliği yapar ve haliyle toplum en büyük bencillik kaynağıdır. İşin ilginç ve dikkat çekici tarafı ise insanlığa ve topluma en büyük katkıyı ve hizmeti çoğu kez bireyler yapar. Çünkü birey, özgür düşünceye daha yatkın ve tahammül sınırı maksimumdadır; demansa uğramadığı için uzuvların mutlak ve nesnel zannettiği ahlak ve kriterlerin değişebilir özellikte olduklarının farkındadırlar. Bunun sonucunda daha az yargılayıcıdırlar. Aynı zamanda daha eğlencelidirler. Tüm bunlardan dolayi aslında nahoş bakilsalar da aynı zamanda oldukça çekicidirler. Bunun doğal sonucu olarak da uzuvlar baş olarak kendilerine birey bulmaya meyillidirler. Kendilerinin aşamadığı sınırları aşarak kendilerini üste taşıyacak cesaret ve niteliğe sahip bu tür insanları arar ve peşlerinden gitmek arzusu duyarlar. Ancak bir süre sonra bu insanı da kendilerine benzemiyor diye yargılarlar. En iyi ihtimal onun da her açıdan kendileri gibi olduklarına inanç duyarak avunurlar.

İnsan, kendini içinde bulduğu doğada her şeyin sonu gelmez değişimler içinde bulunduğunu fark etmiş ve bunun yaratacağı belirsizliğin tehlikesini hissetmiştir. Bundan dolayı değişimin arkasında değişmeyeni aramıştır. Bu sayede bulmayı arzuladığı değişmeyen 'öz'ü mihenk noktası haline getirip kendine belirli bir dünya kurmaya çalışmıştır. Bu öz tarihte kendini en kuvvetli ve sürekli özellikte 'tanrı' kavramında bulmuştur. Tarih içinde insanın tanrı tahayyülü oluşmuş ve sürekli değişim geçirmiştir. Bu değişim kendi değişimine bağlı yaşanmıştır. Bulduğu bu özün üstüne din denilen sosyolojik sistemleri oluşturmuşlardır. Ancak insanın hem gücü hem de korkusu değişim devam etmiştir. Bunun sonucunda tanrının kendi yaratımı olduğunu fark ederek kurduğu sistem olan din de yıkılmıştır. Artık insan kendine yeni mihenk noktası bulmalıdır. Bu arayış Schopenhauer'da kör istenç olmuş, Nietzsche de güç istenci olmuştur denilebilir. Tabi, tarihte pek çok filozof kendilerine farklı özler bulmuşlardır.

Nietzsche ne tarafa baksa güç istencini gördüğünü söyler. Bence haklıdır. Çünkü insan hayatta kalmak, hayatını iyileştirmek ve daha birçok şey için güce ihtiyaç duyar. Tek başına ulaşacağı güç sınırlı olacağı için başka insanlarla bir araya gelir. Kompleks bir güç oluşturur ve diğer kompleks güçlere karşı üstün gelmeye çalışır. Çünkü güç, sadece kendisi için de istenir. Bundan dolayı, toplumsal yapılar bu istenci frenlemeye ve 'doğru' bir yola sevk etmeye çalışırlar. Bununla birlikte birey de kendini yetkin hale getirerek otokontrolünü sağlayabilir.

Güç istenci genelde toplumsal sistemlerde çoğunluk olanda gibi gözükür. Çoğunlukla doğrudur. Azınlıkta kalanların da toplumun güç istencine riayeti istenir. Böylelikle 'düzen' sağlanmaya çalışılır. Ancak, bu düzen azınlık unsurlardan hınç birikimine neden olur. Hınç ise hak arama arayışlarında kendini yer yer gizleyerek yer yer açıktan kendini hissettirir. Bu açıdan aslında her hak arayışında az veya çok hınç duygusu bulunur. Bunun sağlıklı ve kontrollü tutulması, hak arayışına olumlu katkı sağlayabilir. Lakin aksi durumda bu sefer çoğunluk tarafta hınç birikmeye başlayabilir. Bunun sonucunda da hak arayışı yeni ve daha şiddetli haksızlıklara neden olarak kaos ve çözümsüzlük yaratır.

Azınlık unsurların hak arayışlarında kullandıkları elemanlar, duyarlılık ve mağduriyettir. Bunlar sayesinde çoğunluğun empati yapması sağlanmaya çalışılarak yeni bir ortak zemin yaratılmak hedeflenir. 'Altın orta' sağlanmazsa bu elemanlar kullanılırken, hedefe ulaşılamaz. Örneğin: feminist hareket, zannederim yüzyıldır etkin. Yer yer etkinliği azalır veya artar ancak kadınların toplum içindeki haklarının kazanılması ve iyileştirilmesi için mücadele devam etmektedir. Her hareket içinde olduğu üzere bu harekette de radikal olanlar bulunur. Radikal olunması anlaşılabilir bir durumdur. Asırlardır hakim olan ataerkil yapı, pek çok haksızlığa yol açmış ve açmaya devam etmektedir. Verilen mücadeleler ve değişimin devam etmesi sonucunda eskilere nazaran insanlık çok daha iyi bir konumda denilebilir. Tabi, yeterli değil. Ancak bu mücadele verilirken, duyarlılık ve mağduriyet elemanlarının hacminin gereğinden fazla genişletilmesi sonucunda kadınların bile bu harekete antipati duyması gözlenebiliyor. Geçen gün Twitter'da pedlerin fiyatı gündem olmuştu. İlgi toplayan tweetlerden birisinde, pedleri erkekler kullanıyor olsa yüzyıl önce çoktan ücretsiz olacağını kesin suretle belirtilmiş. Altında bir başka yorumda, doğumların erkeklerin yaptığı bir şey olsa çoktan sezaryen vesaire şekillerde yapılacağı belirtilmiş. Dün, gündemde olan olası bir kadın cinayeti olayında, şüpheli bir erkeğin bir fotoğrafı alınmış ve bir flood oluşturulmuş. Fotoğrafta bu kişi, bağrı açık şekilde bir gömlek giymiş, kollarını iki yana hafif geriye doğru atmış, bir eliyle de koltuktaki yastığa hafiften tutarmış gibi dokunmuş. Floodu hazırlayan hanfendi, beden dili yalan söylemez savına dayanarak, bir eliyle hafif tutar gibi durmayı mutlak sahip olma arzusuna bağlamış, bağrı açık gömlek giymeyi de kadınlara şiddet uygulayacak veya nahoş davranacak erkek kriteri yapmış. Sonra, mevcut erkekleri artık 'eğitemeyiz' önümüzdeki maçlara bakarız mantığında devam ederek kadınlara kendinize dikkat edin mesajı vererek floodunu bitirmiş. Empati sadece erkeklerin kadınlara yapacağı bir şey olmamalı, bu nedenle biraz empati yapalım: bir kadının mini etek giydiği bir fotoğrafı ve duruşu nedeniyle mutlak bir karakter analizi yapılarak milyonlarca insanın kullandığı bir platformda tehlikeli kadın türünün prototipi olarak sergilense buna karşı ne tepki veririz? Haklı olarak böyle şey mi olur diyerek eleştiririz. Aynı şey bir erkek merkezde olduğunda da geçerli olmalı değil mi? Neyse ki, flooddaki absürd karakter analizine destek veren ve onaylayan kadar onaylamayıp tepki veren insanlar da vardı. Ped konusunda da çok basit bir mantıkla şunu diyebiliriz: erkekler hangi özel ihtiyaçlarını bedavaya görüyorlar? Ben daha jiletimi veya prezervatifimi bedavaya alamadım. Varsa eğer bedavaya veren bir yer, söylesinler oradan alayım ben de. Bunlar sadece iki örnek ve anlatmak istediğim, adalet ve eşitlik mücadelesi, ayrıcalık elde etmek amacıyla ve kontrolsüz hınç boşaltımıyla verilirse buradan adalet, eşitlik yönünde kazanımlar çıkmaz. Aksine çözümsüzlük beslenir. Bununla birlikte insanlar salt cinsiyetleri, etnisiteleri veya azınlık bir unsura mensup olmaları nedeniyle her konuda mutlak suretle haklı olmazlar. Bilakis bu şekilde bir davranış aslında gizli üstünlük arayışı ve hınç çıkarma özelliğine sahiptir. Bir başka örnek vererek linç ve duyar yeme ihtimalimi artırayım.

Hiç kimsenin cinsel yönelimiyle bir sorunum olmadığını belirteyim baştan hatta homoseksüel insanlara yer yer nefret kusma challengelarına da karşı olduğumu açıktan belirtmiştim. Ancak bu demek değil ki bu konuda gözlemlediğim bazı noktalar hakkında düşüncelerimi dile getirmeyeceğim. Bunlardan birincisi, Netflix'te olsun veya bir başka yerli yabancı platformda olsun birçok filmde, homoseksüel karakterlerin cennetten inme birer melek gibi olması. Bu bir kere insan doğasına aykırı yani dünyadaki bütün heteroseksüeller melek gibi insan olmadıkları gibi homoseksüel insanlar da melek gibi değillerdir ve iyi veya kötü davranışlar sergilemeleri her iki cinsel yönelime sahip insanların cinsel yönelimleriyle alakası olmayan konulardır. Ancak her film veya dizide homoseksüel insanlar melek gibi gösterilirse bunu izleyen insanlarda ister istemez, iyiliğin ölçütü homoseksüelite gibi bir algı oluşabilir. Bilhassa çocuklar veya ergenlik çağındaki gençlerde. Hiçbir cinsel yönelimin bir hastalık olmadığını biliyorum. İnsan heteroseksüel olmayı seçmediği gibi homoseksüel olmayı da seçmiyor. Ancak cinsel yönelimlerimizin yönünün belirlenmesinde bilinçaltımızın da etkisi olduğunu düşünüyorum. Az veya çok bu önemli değil şu an. Bunun sonucunda homoseksüellerin de heteroseksüeller gibi film ve dizilerde normal bir insan gibi konumlandırılması bence en sağlıklı olanıdır. Denilebilir ki onlar üzerindeki olumsuz algı nedeniyle bu şekilde bir pozitif bir ayrımcılık yapılıyor. Bir noktaya kadar katılabilirim bu sava lakin bir noktadan sonra belirttiğim nedenden dolayi katılmam. Buna ek olarak mesele adalet ve eşitlik ise bunun orta ve uzun vadede bu mücadeleye yarar değil zarar vereceğini düşünüyorum. Gerçeklikten kopuk savlar ve etmenler kullanılarak yapılan bir mücadelenin başarıya değil başarısızlığa uğrayacağını ve bunun da daha komplike bir çözümsüzlük ortamı oluşturacağı fikrindeyim. Tabi, buradan Netflix veya bir başka platformun kapatılmasını istiyorum gibi saçma ve alakasız bir sonuç da çıkarılmasın. Buna kesinlikle karşıyım. Genel olarak da yasakçılığa ve sansüre kesinlikle karşıyım.

Bir diğer örnek, aslında yakın zamanda bu sitede denk geldiğim bir paylaşımın yorum kısmında yaşanılan tartışmaya benzerdir. Bu paylaşımda 'tiksinti' içgüdüsü söz konusuydu. Adet kanının tiksinti yarattığı dile getirilmiş ve tartışma almış yürümüştü. Klasik sonuç, kişi kadın düşmanı ilan edilmişti. Buna benzer olarak, homoseksüellerin cinsel birlikteliği veya ön sevişmesini görmek de birçok insanda 'tiksinti' yaratır. Bundan dolayı da insanlar homofobik ilan edilebilirler. Lakin bu ilan edilmeler ne kadar mantıklıdır? Bunun iki boyutu var ve iki açıdan da mantıksız olduğu bence açık. Birinci boyutu, bir insan tek bir fikrinden dolayı bir kesime düşman olmakla yaftalanması genel manada mantıksızdır. İkinci boyutu, burada fikirden de ziyade içgüdüsel bir tepki söz konusu. Birçok erkek, iki gayin öpüşmesini gördüğünde veya adet kanını düşündüğünde tiksinti duyar. Bunu istedikleri için duymuyorlar veya büyük bir komplonun sac ayağı oldukları için bunu duymuyorlar. Bu duyu, istemsizdir. Örneğin; küçükken evimizde sık sık hamamböceği olurdu ve onları öldürürdüm. İçleri dışına çıkar ve bundan dolayı genel olarak böceklerden tiksinti duyuyorum. Gerçi bu olaya gerek kalmadan da böceklerden çoğu insan tiksinti duyar da benimkinde bu olay çok etkili oldu. Bir başkası karıncalardan tiksinti duyabilir. Şimdi ne ben tiksinti duyduğum için hamamböceği düşmanı oluyorum ne de karıncalardan tiksinti duyan karınca düşmanı oluyor. Aynı şekilde adet kanından tiksinti duymak insanı kadın düşmanı, homoseksüellerin öpüşmesinden tiksinti duymak da insanı homofobik yapmaz. Bilakis bence bu yaftalamaları yapanları mantıksız yaklaşımda bulunmuş yapar. Bir kere bence kendi cinsiyetimizden iki insanın öpüşmesinin veya sevişmesinin bizde tiksinti uyandırması anlaşılabilir de. Çünkü, bu bir nevi türün devamını sağlama yönünde içgüdüsel bir önlem olabilir. İlginçtir birçok erkek, iki kadının öpüşmesinden veya sevişmesinden fazla tiksinti duymaz veya hiç duymaz ama iki erkeğinkinden duyar.

Peki ben bu örnekleri neden verdim? Aslında bunun cevabını da verdim aralarda. Yine de tekrarlayayım ve birkaç ekleme yapayım:

Adalet/eşitlik/hak mücadelelerinde duyarlılık ve mağduriyet araçlarıyla ortak zemin yaratılmak istenir, bu normaldir. Bunun ölçüsünün kaçırılması ortak zemine çekilmek istenilen insanların harekete antipati duyarak ondan uzaklaşmasına neden olabilir.

Birinci maddedeki ölçüsüz duyar ve mağduriyet kullanımının yaşandığı pek çok durumda gizli üstünlük arzusu ve hınç boşaltım arzusu olabilir.

Duyarlılık ve mağduriyet ikilisinin hacminin alabildiğince genişletilmesi, dilin sınırlı bir yapıda olması özelliğiyle birleşerek insanların kendi fikirlerini ifade etmelerini ve özgür tartışma ortamı oluşmasını engeller.

Dikkatli ve ölçülü olmak koşuluyla doğru zamanda kullanıldığında harekete oldukça fazla fayda sağlayabilecek radikalizm, çoğu kez bu koşulları tutturamayıp antipatik olur, bir süre sonra salt hınç boşaltım gayesi gütmeye yönelir. Kitlelerin duygusal yönlerine hitap ettikleri için anlık olumlu dönütler ararak linç kültürü oluşumuna neden olabilirler. Aynı zamanda kutuplaşma yaratırlar ve oluşturdukları linç kültünden korkan karşı kutuba yönelen veya yönelmeyip sadece farklı fikirde olan insanların suskun kalmak zorunluluğu duymalarına neden olarak karşı hınç birikimine neden olurlar.

Tüm bunların nedeniyle, hak/adalet/eşitlik mücadelelerinin bu hususlara dikkat etmezlerse başarısız olma ihtimalleri başarılı olma ihtimallerinden çok daha yüksektir. Çünkü özgür düşünceye ket vurulmuş ve tartışma ortamı yok edilmiş olunur. Böyle bir ortamdan da çözüm değil daha kompleks hale gelmiş bir çözümsüzlük çıkar. Mücadele ileri gitmez bilakis geriler. Genel olarak düşünecek olursak, kronik duyarlılık ve kronik mağduriyet ikilisinin yarattığı korku ve çekingenlik atmosferi içinde insanlarda hınç birikimi olur ve kutuplaşma artar. İnsanlar daha çok yalnızlığa veya gruplaşmaya gömülürler. Bu gruplar da hınç birikimi fazla olduğu için sağlıksız sonuçlar yaratarak başka gruplara düşmanlık duyma sonucu ortaya çıkar. İnsanlar ekseriyetle ciddi olmak ve kendi olmaktan uzak hale getirilirler. Bu durum insanların ve doğal olarak toplumun oldukça tedirgin, yer yer paranoyak bir ruh halinde bulunmasına neden olur.

Daha uzatmak istemiyorum. Başta da dediğim gibi ne salt eser incelemesi ne de salt eserden bağımsız bir fikir beyanıdır bu inceleme. Ortaya karışık yani.



İyi okumalar.
672 syf.
·11 günde
Güç İstenci, Nietzsche'nin 1883-1888 yılları arasında yazmış olduğu not defterlerinden alınan seçme notlar, pasajlar, aforizmalar. Bu notlar açıkça nihai görüşlerini temsil etmemektedir. Nietzsche'nin ölümünden sonra 1901 yılında kız kardeşi Therese Elisabeth Alexandra Förster-Nietzsche tarafından Tüm Değerlerin Tekrar Değerlendirilmesi alt başlığıyla yayımladı. 1888 yılında Nietzsche'nin de böyle bir kitap yayımlaması fikri vardı, dört kitaptan oluşacak olan kitabın ilk kitabı da Deccal idi. Ama Nietzsche'nin 1889 da aklı dengesini yitirmesi sonucu ( bkz. Torino Atı) fikrini gerçekleştiremedi.

Güç İstenci [Kudret İdaresi] - Tüm Değerlerin Tekrar Değerlendirilmesine Dair Bir Deneme: dört kitap ve alt-başlıklardan oluşmaktadır.
1-) Avrupa Nihilizmi
- Nihilizm
- Avrupa Nihilizm Tarihi
2-) En Yüce Değerlerin Eleştirisi
- Dinin Eleştirisi
- Ahlaklığın Eleştirisi
- Felsefenin Eleştirisi
3-) Yeni Bir Değerlendirmenin Prensipleri
- Bilgi Olarak Güç İstenci
- Doğadaki Güç İstenci
- Toplum ve Birey Olarak Güç İstenci
- Sanat Olarak Güç İstenci
4-) Disiplin ve Öğretim
- Rütbe Düzeni
- Dionyssos
- Ebedi Tekerrür

İnsanlık sadece kendini korumak ve yaşamak istemez aksine asıl isteği güçlü olmak, daha da güçlü olmaktır. Güç İstenci, bir amaç ya da yaşam için bir anlam değildir. Nietzsche için varoluşun kaba bir gerçeğidir. Tüm gerçekliğin temel yapı taşıdır. " Bu dünya için bir isim mi istiyorsunuz? Tüm bilmeceleri için bir çözüm mü? Siz kendini en iyi gizleyen, en güçlü, en yılmaz, en gece yarısı insanlar için bir ışık mı? Bu dünya güç istencidir- ve başka hiçbir şey değildir! Ve siz kendiniz de bu güç istencisiniz- ve başka bir şey değil!" Madde, atomik parçacıkların gücüne istekli olarak ortaya çıkar. Her görünüm seviyesinde, güçlenme isteğini buluruz. Ama, sonuç olarak karşılaştığımız her şey görünüştür. Görünüş iktidarın iradesinin güç istencinin bir tezahürüdür. Gücün iradesi, etki etme isteğidir. Her biri kendi iradesi olan, kendi güç istencleriyle sarılmış yaratıklar vardır. İnsan.

Gücün doğal ve üretken olduğuna inanıyordu. Tüm insanlarda olduğu gibi "güce" iradesi vardı. Teorileri her şeyin sonsuz dönüşünde,
mükemmel bir şekilde ele geçirilen geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğin bir doğrulamasıdır.

Güç ve güc istenci, felsefesinde önemli bir kavramdır. Gücün İradesi, Nietzsche'nin insanlarda ana itici güc olduğunu inandığı şeyi; başarı, hırs ve en yükseklere ulaşma çabasını anlatıyor. Kör, durmaksızın çabalayan, irrasyonel gücün dünyanın dinamik özünü oluşturduğu fikirler. Bu kozmik güç, esasen doyumsuz olduğu icin sefalet kaynağıdır.

İnsan uygarlığı, başlangıcından beri durgun ve öngürülebilir kalmıştır. Bizler değerli topraklar ve kaynaklar üzerinde sürekli savaşırken dünyaya ve geleceğe karşı kendi sorumluluğumuzu tamamen ihmal ederken, Evrin geçiremedik. Nietzsche'nin bizzat kendimizin bu bencil ve nihayetinde olgunlaşmamış yönlerimizi, proaktif olarak kendimizle daha iktikrarlı bir uyuma doğru hareket etmemiz için çağrıda bulunduğudur.- Güc İstenci. Hapishanenizden gerçekten kaçmak istiyorsanız, durumunuzun gerçekliğini kabul etmeli ve hapishane duvarlarınızın dışındaki yaşamı hayal etmeye devam etmektense, çıkış yolunu tünellemelisiniz. " Özgür mü diyorsun kendine? Sana hükmeden düşünceni duymak isterim. Bir boyunduruktan kaçıp kurtulduğuna değil!"

Kitaba alt başlığını veren; Tüm Değerlerin Tekrar Değerlendirilmesi Dair Bir Deneme? - Değerin kendi başına bir değeri olup olmadığını soran ilk kişiydi. Değerlerin yeniden yaşayabilirliğine değer veriyordu; Hristiyanlik gibi olumsuz ve görünüşte çılgın değerler bile bu bağlamda bir değer taşıyor olabilirler.

Güç İstenci ne anlama geliyor?
1-) Bilgelik salgısı olarak güç. Bilgi güçtür
2-) Farklı şeylerin eşit olarak yapıldığı mantığımizın anlamıdır.
3-) Kılıç? - Yerçekimi ruhunu öldürmek. Böyle Söyledi Zerdüşt te olduğu gibi
4-) Bir işi idare etmek gibi şeyler; idare etme ya da idare etme yeteneği
5-) Overman, insanüstü insan. " Hedef insanlık değil, insanüstü insandır!"

"İyi olduğu ortaya çıkana, kalbime iyi gelene, sert ağaçtan yontulmuş olana ve mis kokuluya- burnun bile güzel koku aldığı- kişiye ithaf edilmiştir bu kitap. Kendisi için faziletli olanın tadını çıkartır; faziletin bağları çaprazlandığında, herhangi bir şeyden aldığı keyif durur; kısmı yaralanmalar için çareyi sezer; yaşamın büyük uyarıcıları olarak hastalıklara sahiptir; kötü şansı nasıl sömürecegini bilir; kendisini yok etmekle tehdit eden rastlantılardan dolayı daha güçlü olur; içgüdüsel olarak gördüğü, duydugu, tecrübe ettiği, başlıca ilgisini ilerleten her şeyden sonuç çıkartır- seçme prensibini izler- bir şeyin elekten geçmesine izin verir; uzun bir dikkatin ve kasıtlı bir gururun besledigi bir yavaşlılikla tepki verir- kökeni ve niyetleri için bir uyarıcıyı test eder, teslim olmaz; daima kendi kendine eşlik eder, ister kitaplarla, ister insanlarla, isterse manzaralarla uğraşsın; seçerek, hayran kalarak ve güvenerek onurlandırır." Böyle dedi Nietzsche.
Güç İstenci'nin orjinal elyazmalar;
https://resmim.net/f/G0PkXu.jpg
https://resmim.net/f/61m6as.jpg
https://resmim.net/f/DurXb3.jpg

Come I'uom s'eterna?
İnsan kendini nasıl ebedi yapar?
Prava corrigere, et recta corrobare, et sancta sublimare.
Yanlış olanı düzeltmek, haklı olanı güçlendirmek, kutsal olanı yüceltmek.

Bengidönüş, amor fati- kader sevgisi-, mikro ve makro kozmosu felsefesinin kavramlarını kaplayan bu garip, anlaşılmaz; tavşan deliğinde sıkışmama neden olan , sığ sularda boğulma tehlikesi geçirten, zihnin tuvalinde kısa devreler yaşatan bu eser için ablam, teyzem DUA/Duvar/ 'ya sevgimi, saygımı, teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
336 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10 puan
Artık umut olmadığı, gelecek olmadığı için artık arzuların da olmamasıdır. Gerçeği bilmeye hazırsın. İnsan ne olabileceğini, ne olacağını değil, ne olması gerektiğini bilmek ister. İnsan sadece olanla ilgilenir, çünkü sadece gerçek seni özgür kılabilir.
Umut etme, çünkü umudun sefaletini sadece uzatacaktır. Umudun uyuşturucu bir maddedir. Sadece ölüme ulaşmanın sağlayabilir, hepsi bu. Bütün umutların seni sadece ölüme götürebilir. Seni oraya götürüyorlar.
Bu kitapla beraber umut etmeyi bıraktım, tabi ki ha deyince olmuyor bu işler. İçeriğini çok beğendim. Düşünce tarzım da değişiklikler yarattı. Çok mantıklı gelen ama gerçekte tam tersini yaptığımız birçok şeyden bahsetti. Ağzım açık okudum. İnsanın kendine nasıl işkence edebildiğini bu kitap sayesinde anlamış oldum. Osho Yoga - Bireyin Doğuşu Ayşenur Aksay
2604 syf.
·24 günde·Puan vermedi
Osmanlı-Türk tarihi üzerinde burada yayınlanan bu anıtsal kitabın yazarı Nicolae Iorga (Jorga), aynı zamanda 1910-1940 yıllarında Romanya’nın akademi ve siyaset hayatında, üniversite rektörü, Akademi başkanı, Millet Meclisi Başkanı ve Başbakan olarak en önde rol oynamış sıradışı bir şahsiyettir. Iorga (Jorga) Romanya’nın gelmiş geçmiş en büyük tarihçisi sayıldığı gibi, eserleri çeşitli dillerde, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD’de defalarca basılmış, dünyaca tanınmış bir tarihçidir. 1908’de Almanya’da ünlü bir dünya tarihi (Geschichte der Europaischen Staten) serisinde Osmanlı Tarihi’nin yazılması düşünüldüğünde, bu iş Iorga’dan istenmiş, burada Türkçe çevirisi yayınlanan beş ciltlik Geschichte des Osmanischen Reiches, (Gotha, 1908-1913), onun kaleminden çıkmıştır.
Osmanlı-Türk tarihi üzerinde burada yayınlanan bu anıtsal kitabın yazarı Nicolae Iorga (Jorga), aynı zamanda 1910-1940 yıllarında Romanya’nın akademi ve siyaset hayatında, üniversite rektörü, Akademi başkanı, Millet Meclisi Başkanı ve Başbakan olarak en önde rol oynamış sıradışı bir şahsiyettir. Iorga (Jorga) Romanya’nın gelmiş geçmiş en büyük tarihçisi sayıldığı gibi, eserleri çeşitli dillerde, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD’de defalarca basılmış, dünyaca tanınmış bir tarihçidir. 1908’de Almanya’da ünlü bir dünya tarihi (Geschichte der Europaischen Staten) serisinde Osmanlı Tarihi’nin yazılması düşünüldüğünde, bu iş Iorga’dan istenmiş, burada Türkçe çevirisi yayınlanan beş ciltlik Geschichte des Osmanischen Reiches, (Gotha, 1908-1913), onun kaleminden çıkmıştır. İnanılmaz bir enerji ve üretkenliğe sahip bu seçkin yazar, 1300 (evet bin üçyüz) kitap ve on binin üstünde makale yayınlamış, birçok bilimsel ve siyasi dergi çıkarmıştır.
OSMANLI TARIHI
Iorga (Jorga)’nın Almanca beş ciltlik Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (1300-1912), daha önce yazılmış belli başlı genel Osmanlı tarihleri (J. von Hammer ve J.W. Zinkeisen) yanında yeni ve kapsamlı bir yaklaşımı temsil eder. Değerli tarihçilerimiz İ. H. Uzunçarşılı ve E.Z. Karal tarafından yazılıp Türk Tarih Kurumu tarafından çıkarılan 8 ciltlik Osmanlı Tarihi (Ankara: 1954-1973). Batı kaynakları, bu arada Iorga’nın eseri hakkıyla kullanılmadan yazılmıştır. Herşeyden önce Iorga’nın Osmanlı tarihi, ön-yargılardan oldukça kurtulmuş, belgelerin tanıklığına öncelik veren ciddi bir tarihçinin eseridir. Iorga’ya göre Osmanlı tarihi, “dünya tarihinin parlak bir bölümü”nü temsil eder. Iorga’nın şimdiye dek kullanılmamış kaynaklara dayanan Osmanlı tarihinin orijinalliği, Türkiye’de erkenden takdir edilmiş, belki Almanca yazılmış olması dolayısıyla Türkçe’ye çevrilmesi gecikmiştir. İlk deney, Ankara Üniversitesi DTC Fakültesinde hocam ve meslektaşım Bekir Sıtkı Baykal tarafından yapılmıştır. Prof. Baykal 1948’de eserin V. cildini Türkçe’ye kazandırmıştır (N. Jorga, Osmanlı Tarihi, 1774-1912, Ankara 1948).
Iorga, Güney-Doğu Avrupa’nın 1500 yıl birbiri ardından iki imparatorluk, Bizans ve Osmanlı imparatorlukları idaresinde yaşamış ve böylece bölgeye has sui-generis bir kültür sentezi yaratmış olduğu görüşünü yazılarında belirtmiş, Balkan tarihi araştırmalarına kapsamlı doğru bir yön vermek istemiştir (Iorga bir The Byzantine Empire, Londra 1907 yazmış, Bizans tarihi üzerinde çeşitli kitap ve makale yayınlamıştır). Bizans ve Osmanlı tarihlerini derinliğine inceleyen Iorga “Osmanlı Sentezini” ilk kez ifade etmiş bir tarihçidir. Iorga, Osmanlı Tarihini konu almakla beraber aslında bir Balkan tarihçisi sayılabilir. Osmanlı tarihinde Balkanlara ait belgelere dayanan ayrıntılar, esere orijinal niteliğini kazandıran özelliklerin başında gelir. Biz, Osmanlı vilâyet tahrirleri ve kanunnamelerden çift-hane sistemi’ni formüle etmekle, bu temel fikrin ne kadar haklı olduğunu göstermeye çalıştık. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde çift-hane sistemi, tüm bölgede köylü sınıfının sosyal-ekonomik ortak yapısını ve kırsal sektörde devlet maliyesinin temelini oluşturmakta idi. Osmanlının mîrî toprak rejimi ve çift resmine bağlı kapsamlı kırsal vergi sistemi aslında Bizans imparatorluk sisteminin bir devamıdır. Iorga, geniş görüşlü tarihçi yaklaşımı sayesinde bu temel devamlılığı fark etmiştir.
Öte yandan Iorga’ya göre bölge, Avrupa’nın bir parçası olmakla beraber, Avrupa’nın öbür bölgeleri gibi kendi karakterlerini daima korumuştur. Güney-Doğu Avrupa’nın yerli halkı ve temel kültürü ile günümüze kadar gelmesinde önemli olan Osmanlı dönemini, bağnaz milli saptırmalara kapılmadan yorumlamakla, Iorga kuşkusuz derin tarihçi vizyonunu ispat etmiştir. 1930’larda Balkan Antantı ve Balkan Konfederasyonu girişimleriyle bu yayınlar arasındaki ilişki, Iorga’da tarihle halihazırın, bilimle siyasetin nasıl bağdaştığını gösteren iyi bir örnektir. Balkanlarda bağnaz millî devlet ve onun hizmetindeki romantik tarihçi, beşyüz yıl boyunca oluşmuş bir tarihi realiteyi, Osmanlı’yı yok sayıyor; onu temelinden tahrib etmeyi bir hak biliyor; tahrip elini yalnız masum kitlelere değil (sadece 1912-1913’te Balkan savaşlarında Müslümanların kayıpları 1.450.000 ölüdür, 410.000 kişi Türkiye’ye göçmek zorunda kalmıştır.), Osmanlı medeniyetini temsil eden tüm eserlere kadar uzatıyor; camilerini, türbelerini, güzelim köprülerini acımasızca yıkıyor. Balkanları adım adım gezen bir Hollandalı, Dr. Michael Kiel Osmanlı eserlerinin tamamına yakınının ya harap bırakıldığını veya kasıtla tahrip edildiğini tespit etmiştir. Michael Kiel aynen şöyle yazar: “Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra ortaya çıkan devletler halkı, Güney-Doğu Avrupa’da Osmanlıların inşa ettikleri mimari eserlerin belki %98’inin ortadan kalkmasına sebep olmuşlardır”. 1990’da Dobruca’yı gezdiğimde, Babadağ’da Sarı Saltuk türbesinin yıkık duvarları, Filibe’de Fatih’in veziri Şihabeddin Paşa’nın perişan mezarı, bana herşeyden önce Balkan milliyetçisinin bağnazlığını hatırlattı. Herşeye rağmen bağnaz millî devletin tahrip edemediği bir tarih yaşamaktadır: Bugün Balkan dillerinin herbirinde yaşayan Türkçe kültür kelimeleri, 2000 ile 6000 arasında değişir. Balkanlının mutfağı, halk ezgileri, giyinişi ve davranışlarında, ister istemez, tarih yaşar.
Kitabın sayfa sayısından korkmayın %23 Dipnotlar v.s
672 syf.
Kaçıncı okuyuşum oldu? saymadım. Ancak her defasında maddeyi anlamada sunduğu katkı, eşyayı* tanımlamada sunduğu satır araları her zaman tazeliğini koruyor. Nietzsche bu kitabında Descartes’tan başlayıp aydınlanma üzerinden Hegel ve Marx'a kadar uzanan, akılcılık temelinde işleyen bir bilgi/hakikat görüşüne çok ciddi ve ağır eleştiriler yöneltir. sonsuz doğruluk, evrensellik, akılcılık, Nietzsche'ye göre, hep uydurulmuş şeyler olarak varolmuştur.

bunların yanına, mutlak hakikati de koymak gerekir. Nietzsche bunların hep bir gücü istemenin kendisini göstermesi olduğunu söyler. dolayısıyla hakikatin, hakikat söyleminin kendisi bir güç istemidir. çünkü hakikat istemi, hakikat çevresinde iş gören ve bir iktidar zemini oluşturan bir söylemi de beraberinde getirir. bu söylem çerçevesinde her şey akılsallaştırılır ve insanlara, insan dünyasına nüfuz eder.

hayatın bütün alanlarında görülen güç istemi, insansal yaşamda bir hakikat istemi ve buna bağlı olarak bir iktidar istemi (buraya dikkat) şeklinde kendini gösterir.


modern anlayışın ve modern politikanın, evrensel uyum ve adaletin yeryüzünde hayata geçirilebileceği üzerine temellendiğini belirten Nietzsche der ki, ''insan topluluğunu modern politik araçlarla iyileştirmeye yönelik tüm girişimler beyhude çabalardır.''

çünkü modern politika toplulukları iyileştirmez, fırsattan istifade idare eder ve yönlendirir.

Çünkü Hakikat yoktur der. Bu muazzam bir söz. amaç, birlik ve hakikat olgusunun artık dünyayı ve hayatı tanımlayamadığını ortaya koyar. ve onlara bir aygıt işlevi atfeder. -ki bu konuda saygımı kazanmıştır Nietzsche. bu kadar doğru bir tespiti o günden yapmış olması ise hala aklımı karıştırır.
247 syf.
·3 günde
"Çoğu insan kendisi ile kötü niyetli olmak için çok fazla meşguldür."

İnsanca, pek insanca; özgür ruhlar için ikinci kitap, diğer eserlerinden çok daha az eleştirel bir dikkat gösteriyor. Nietzsche'nin genel felsefî gelişiminde önemli bir dönüm noktası.

Aristotales insanoğlunu rasyonel hayvan olarak tanımlar ve o günden beri filozoflar insanın rasyonel yönüne odaklanırlar. Nietzsche bu denklemin hayvan parçasına dikkat çekmek istiyor. Akılcı olduğunu düşünüyorsunuz fakat ne yazık ki zavallı ve savunmasızsınız insansınız, hepsinden çok insansınız. Nietzsche kusurlarımızı birçoğunun sorumluluğunu, hayvanla vücudu değil de ruh yerine rasyonel olarak özdeşleştirmek istiyor; rasyonel hayvanlar kadar zihinleri bedenleştirdiğimizi kabul etmiyoruz, hayvanlardan ayrı olmak istiyoruz ve hayatımızın amac ve anlamını dünyevi rüyalara sokuyoruz ve sonra en yüksek arzularımıza uymamakta başarısız oluyoruz çünkü biz insanız.

Hatalı din, dil, ahlâk, müzik, yazar, şair, kitap ve hayat anlayışı üzerine aforizmalar.
2604 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
Sadece 1. cildini bitirdim. Buradan tarihi okuduğunuzda aslında önünüze o kadar net bir resim geliyor ki, tam olarak anlıyorsunuz tarihi. Romantik tarih yazınından da uzak durulması gerektiğini düşünüyorum. Yani "biz mükemmeliz herkes kötü" anlayışıyla yazılan (Yılmaz Öztuna, Namık Kemal vb.) kitaplar sadece sizi coşturur ama gerçeklerle tanıştırmaz. Oysa mukayeseli olarak çeşitli yazarlardan, bilhassa da daha akademik yazan yazarlardan tarihi okursanız göreceksiniz ki Türkler de tıpkı diğer her millet gibi, iyi şeyleri de var kötü şeyleri de var. Kendi içinde bile entrikalar, ihanetler, ittifaklar düşmanlıklar hepsi mevcut. Ülkelerin çıkarları vardır ve hep buna göre hareket ederler. Bunu bilerek tarihi okursanız her şey gözünüzün önüne serilir zaten. Bu kitap da bunu en iyi gözünüze sokan kitaplardan birisi. Herkes okumalı.
352 syf.
·8 günde·Beğendi·8/10 puan
İnsanın insan olma yolculuğunu gayet akıcı ve sade bir dil ile aktaran bir kitap ile karşı karşıyayız. İlk atalardan bugünkü modern insana giden yolları döşerken yazarın ilk uğrak yeri mitokondriyal DNA'nın incelemesi olmuş. Sadece anneden geçen mtDNA'nın insanın geçmişine giden yolda nasıl bir fener görevi gördüğünü açıklayarak kapıyı açmış yazarımız.

Australopithecus ,Homo Habilis,Homo Erectus, Homo Neanderthalensis ve nihayet Homo Sapiens hakkında verilen kronolojik ve açıklayıcı bilgiler gayet tatmin edici ve bu insan türlerinin yapıları hakkında genel de olsa çizilen şablon, aklımızda oluşan soruları cevaplayıcı nitelikte.Tüm bu insan türleri ile insansı maymunlar arasındaki farklılıklar, çok net ve belirgin olarak ortaya konulmuş.Bu husus çok önemli zira birçok tartışmanın insansı maymun ve insan farklılığı iyi ortaya konulamadığı için ortaya çıktığı biliniyor.

Burada bir parantez açılacak olursa, dik yürümek ve özellikle ellerin etkin kullanımı neden insanın evriminde önemlidir sorusuna verilecek cevabın özenli bir biçimde açıklanmaya çalışıldığını görüyoruz. Ayrıca, insan derisinin çıplaklığı ile ter bezlerinin önemi, saçların işlevselliği, görme duyusunun insan için oluşturduğu ehemmiyet gibi okuması oldukça zevkli konuları da bu eserin sayfaları arasında bulacaksınız. Nitekim insan beslenmesi ve beyin arasındaki lineer bağlantıyı okurken bazı şaşırtıcı keşiflerde bulunabilirsiniz. İlk insan etçil miydi? , otçul muydu? yoksa leşçil mi başladı bu yolculuğa? veya proteinler mi? , karbon hidratlar mı ? , yoksa fosfor mu daha önemliydi türümüz açısından? gibi mühim sorulara cevap bulabilirsiniz.

Tabii bir de kitabın kalın harflerle altını çizdiği insanın yayılması konusu var. İnsanlar nasıl ve neden göç etti? Buzul çağı insanı nasıl etkilemiştir? Çeçe sineği ve sıtma sivri sineği gibi haşereler evrimde nasıl rol oynar? Tektonik hareketler, toprak ve coğrafya yapısı insanın yerleşim yapısını nasıl değiştirmiştir? Bu ve benzeri birçok sorunun cevaplanmaya çalışıldığını görüyoruz.

Ben bu eseri çok beğendim ve aklımdaki birçok soruya cevaplar aldım. Özellikle dil gelişimi hakkında aktarılan bilgiler çok tatmin ediciydi. Bir noktayı belirtmek isterim ki o da bu çalışmanın kapsamı ile ilgili.Bu kitap insanın fiziksel evrimi üzerine odaklıdır dolayısıyla kültürel evrimle ilgili çok fazla bilgi bulamayacaksınız.Keşke Cro-Magnon konusuna biraz daha derin girilseydi diyerek minik bir eleştiri bırakıyor ve hepinize iyi okumalar diliyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Nilüfer Epçeli

Yazar istatistikleri

  • 917 okur okudu.
  • 68 okur okuyor.
  • 1.007 okur okuyacak.
  • 30 okur yarım bıraktı.