Osman Akınhay

Osman Akınhay

YazarÇevirmen
8.4/10
199 Kişi
·
627
Okunma
·
1
Beğeni
·
288
Gösterim
Adı:
Osman Akınhay
Unvan:
Yazar, Çevirmen
Doğum:
Ödemiş, İzmir, 1960
Osman Akınhay, (d. 1960, Ödemiş), Türk yazar, çevirmen.

1976'da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne, 1980'de hapse girdi. İçeride çevirmenliğe başladı. 70 kadar kitap çevirdi. Gün Ağarmasa (2002)ve Ölüme Bakmak (2005) adlı iki romanı; Piyasa Sosyalizmi tartışması (1991) ve Özcan Özen'le birlikte hazırladığı Çeçenistan: Yok sayılan ülke (2002) ve Dünyanın Bütün Sokakları İsyanda (2003) başlıklı üç derlemesi var. Mesele Kitap isimli yeni bir derginin editörlüğünü yapmaktadır.
”Canını vermekte zorlanmıştı sen yetişemedin diye, daha çok gecikmeden huzura kavuştur babanın ruhunu.”
208 syf.
·Beğendi
'' Televizyon bence çok eğitici bir buluş. Ne zaman biri televizyonu açsa, derhal yan odaya geçip kitap okuyorum. '' Groucho Marx

Kitabın önsözünde günümüzü ayna tutarcasına net anlatan Orwell- Huxley karşılaştırmasını görür görmez anladım çok iyi bir kitap okuyacağımı. Televizyon ve hayatımıza yaptığı etkiler üzerine yaptığım okumaların birçoğu birbirini tekrar eden, belli bir yerden sonra klişeye bağlayan taklit tespitlerle doluydu. Bu sefer de mi öyle olacak korkusu ile biraz da çekinerek başlasam da kitap çok çabuk yıktı bu yargımı. İlk sayfasından son sayfasına kadar okuyucunun ilgisini bu kadar canlı tutabilen ve aynı zamanda da bu kadar şahane tespitlerde bulunabilen kitaplara nadiren rastlanır. Rastlamak diyorum çünkü bu kitabı herhangi bir öneriden yola çıkarak değil gerçekten rastlayarak okudum. Bir teoriye göre insan gerçekte yeni hiçbir şey öğrenmez. Sadece hatırlar. Öğrendiğimiz her bilgi bizim için yeni değil hatırlanmış bilgidir. Bu teoriyi ilk duyduğumda heyecandan gözüm dolmuştu. Hissettiğim şeyin salt bir düşünce değil de bir gerçeklik olduğunu, '' demek bu manyakça hissi bir tek ben yaşamıyormuşum '' ışığını görmek heyecan vericiydi. Demek insanın maddiyattan yana nasıl rızkı var ise, öğrenmekten yana da öyle nasibi var. Tabi maddi rızık nasıl ki insanın çabasına tabi ise, yine öğrenme rızkı da insanın anlam arayışına, bilme arzusuna ve araştırma çabasına bağlı. İşte böyle bir arayıştayken rastladım bu kitaba. ( ya da rastlattırıldım )

Neil Postman kitabın önsözünde kitabı yazma nedenini '' Bu kitap, Orwell 'in değil, Huxley'in haklı olduğu düşüncesiyle yazılmıştır. '' cümlesiyle anlatıyor. Orwell ve Huxley, yazdıkları distopya kitapları sayesinde haklı bir üne sahip iki yazar. Peki nedir aynı zamanda günümüzü anlatan Orwell ve Huxley arasındaki bu fark? Orwell dıştan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceğinden korkarken, Huxley ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için Büyük Birader'e gerek olmadığı inancındaydı. Huxley'e göre, insanlar süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaklardır. Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley'in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell tutsak bir kültür haline gelmemizden, Huxley duygu sömürüsüne dayanan içki alemleri ve tek başına ip le asılı bir tenis topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu. Kısaca Orwell insanlığı nefret ettiği şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley insanları sevdiği şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu.

Kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde yazar, epistemolojik olarak televizyona gelinceye kadar iletişim dünyasının geçirdiği evreleri, yaşanılan yenilikleri, bu yeniliklerin günlük yaşam ve kültürel dünya üzerindeki etkisini irdeliyor. Basılı yayının, matbaanın, telgrafın, fotografinin ve son olarak da televizyonun ürettiği sosyolojik yapının nedenleri ve örnekleri ile beraber anlatıldığı kısımda, bir iletişim çağı insanı olarak gözlerim istemsizce sosyal medyanın da anlatıldığı analizler aradı. Yaşasaydı şayet sosyal medyanın ürettiği insan tipi ile etik açıdan ölümcül darbeler indirdiği toplumun yapısını yine çok iyi anlattığı bir bölümü kitaba ekleyeceğinden eminim.

Postman birinci bölümde insanları televizyon öncesi ve sonrası olarak ayırırken, tv öncesi dönemi 'Yorum Çağı' , tv sonrası dönemi ise 'Gösteri Çağı' olarak adlandırıyor. Yorum Çağı; kitapların insanların hayatında etkin rol oynadığı, nitelikli ve derin düşüncenin hakim olduğu, kamusal hitaplarda politik söylemlerde dahi kitaplardaki ciddi ve özgün dilin kullanıldığı, düşüncenin derinleştirdiği, bütünselliğin ve tutarlılığın genel havayı kuşattığı Postman'a göre de daha hakiki olan bir çağdır. ' ' Gösteri Çağı ' ise ideolojinin ve fikirlerin yerini kozmetiğin ve görselliğin aldığı, ( hatta bu kısımda bir amerikan başkan adayının seçimi kaybetmesinin suçunu makyajcısına yıktığı komik bir örnek vardı) gerçeğin imaja yenik düştüğü, hayatımızdaki hemen her şeyin eğlenceye malzeme olduğu, duyguların ve acıların içeriğinin boşaltıldığı, insanlıkla doğrudan alakalı veya alakasız her türlü bilgi ile enformasyon kirliliğinin oluşturulup insanlarının zihnen parçalara ayrıldığı ve kıyamet kopsa dahi tepkisiz kalacak mankurtlar haline getirildiği, hafızanın yitirildiği, insanlığın algı ve muhakeme yeteneğini kaybettiği ifritten bir çağdır.

Televizyon kültürleri yozlaştırır, hatta bunu da aşarak bayağılığı bir kültür haline getirir. Eleştirel ve özgün düşünceyi dışlar, bununla da yetinmez bu dışlamayı dahi bir gösteri haline getirip kendisine yöneltilen eleştirileri alay konusu etmeye çalışır. Yani pratikte televizyona karşı başlatılan bir savaşın Don Kişotun yel değirmenlerine karşı başlattığı savaştan pek bir farkı yoktur. Bu durumda komik duruma düşüp ötekileştirilmek istemeyen kitleler eleştirel düşünceden uzak durur. ' Bana dokunmayan yılan bin yaşasın ' bir deyim olmaktan çıkıp kitleler için bir yaşam düsturu haline gelince de düşünceler aynılaşır, kültür pazarlanıp kalıplaşmış bir put haline gelir. O putu her yere sermek istediğinizde karşınıza günün latları, menatları ve uzzalarının yılmaz savunucuları çıkar. İbrahim'in ateşine benzer ateşler bekler sizi. Çünkü siz aynılaşmayı, sömürülmeyi, kültür pazarına esir olmayı reddetmişsinizdir. Onların tapınırcasına peşinden koştuğu değerleri küçük görmekle onlara hakaret etmişsiniz gibi addeder ve size ait olan her şeye karşı cephe alırlar. Siz onların kendileri için yarattığı küçük basit dünyayı onlar gibi olmayı reddetmekle yıkma günahına girmişsinizdir. Bir televizyon izlemekle ya da izlemeyi reddetmekle mi oluyor bütün bunlar diyorsunuz biliyorum. Evet gerçekten sadece tek gözlü çirkin devle oluyor bütün bunlar. Şimdi gidip evinizin salonuna bakmanızı istesem kaç kişinin evinin baş köşesinde tek gözlü dev yoktur ki! Kaldı ki Neil Postman kitapta yaptığı bütün analizlerde Amerikan medya sektörünü baz alıyor. Türkiye ise günlük 330 dakika televizyon izleme ile dünya rekorunu elinde bulunduruyor. Eyyy Amerikaaa sen kimsin yha!!

Daha yazılacak çok şey var ama bu kadarı kafi. Arif olana 330 dakika izlenmeyi bilmek yeterli olur sanırım. Kitaba geri dönecek olursam kesinlikle şahane bir eser. Özgün, iddialı, akıcı ve başından sonuna haklılık payı yüksek tutarlı tespitlerle dolu bir başucu kitabı. Gönül rahatlığı ile herkese tavsiye ederim. Keyifli okumalar, sancılı uyanmalar dilerim :/
80 syf.
·2 günde·8/10
Öncelikle kısacık bir kitap ve 2 saat içinde bitiyor. Sonralıkla beni utandırıyor. Neden utandırıyor? Çünkü çevremizi, dibimizde yaşanan olayları ''dış güçlerin oyunu'' analizinden öteye gidemeyen sahte entelektüellerin kuşattığını gösteriyor. Slavoj Zizek, Gezi'den Atina olaylarına; Wall Street eylemlerinden Arap Baharı'na kadar aslında halkların liberal ekonomiyle baskıcı ve otokrat iktidarların bir arada yürümesinden rahatsız olduğunu belirtiyor. Öyle ya özgürlük ve bağımsızlık naraları atan liberalizm, aynı anda kadın haklarının en düşük olduğu ülke prensleri, yöneticileri, siyasileriyle kol kola yürüyor. Elbette ülkeden ülkeye farklılıklar da olduğu için reformist dönemde olmamızın da etkisiyle bu eylemler enternasyonal hale gelmiyor.

2013 yılında çıkan kitapta sadece eylem yapmış olmak için eylem yapmamayı sonrasında yerine gelecek olan taleplerin de canlı tutulmasını öğütlüyor. PDF formatında okumak isteyenlere yardımcı olabilirim. İyi okumalar.
192 syf.
·Beğendi·10/10
Fidel Castro mükemmel kalemi ile Obama' yı ve ABD' yi çok net tespitlerle anlatmış. Aslında içler acısı sözüm ona zengin ABD halkını ve fakir ama onurlu hatta mutlu KÜBA halkını yakından tanıyarak ders almak gerektiğine inanıyorum.
ABD dünyayı sömürürken doğayı en fazla kirletip yok ediyor ve hiç sorumluluk almıyor....Fidel Castro yazdığı düşünceler serisinde bu tespitini sağlam temellere dayandırıyor...
215 syf.
Che'nin ilk okuduğum kitabıdır.Aynı zamanda en çok sevdiğim kitabıdır. Çünkü kitapta Dr. Che'nin arkadaşı Alberto Granado ve yoldaşları La Poderosa ile olan yolculuğu anlatılıyor. Daha doğrusu Che'nin tutmuş olduğu günlük bu kitap. Onun son sınıf tıp öğrencisi iken, içinde bulunduğu duruma ve ilerde bir ikon haline gelecek duruşuna, düşüncelerine tanık oluyoruz. Yaptığı yolculuklarda sıkça kullandığı "Mate çayı" belki sizin de ilginizi çekebilir. Ben ilk bu kitapta duymuştum ve o zamandan beri severek içerim (Gerçi zamanlarda kilo vermek için falan kullanılıyor :D ). Yolculuğu sırasında Latin Amerika halkının yaşadığı sefalet, yokluk ve zulümlere de değiniyor. Sömürülen köylüleri yakından tanıma fırsatı buluyor. Cüzamlı hastalara yaptığı yardımlar ise insanın yüreğini kıpırdatan türden. Arjantin, Şili, Peru, Amazonlar, Kolombiya, Venezuella, Miami (hatırlayabildiklerim) gibi pek çok yeri içeren bir güzergah izliyorlar. Bu yolculukta yoldaşları(La Poderosa) bozuluyor, tamir ediliyor ve daha pek çok olaylar gelişiyor.
Asıl olan Che'nin Marksist devrimci kişiliği bu yolculukta serpiliyor ve ilerleyen zamanlarda ise perçinleniyor.
Siyasi yönden rahatsızlık duyan okuyucular belki ön yargılı yaklaşabilir. Ama siyasi olarak çok ağır basan bir kitap değil. Bu kitapta Che henüz tıp öğrencisi ve kaşif içgüdüsü ile yolculuğa çıkıyor. Yolculukta dünya görüşü değişiyor. Ayrıca kitabın filmi de var. Onu da ayrıca tavsiye edebilirim. Müzikleri Gustavo Santaolalla'ya ait. Bu müzisyeni de tavsiye ederim. Bir tane film müziğini ekliyorum. Herkese iyi okumalar.

https://www.youtube.com/watch?v=mMSwgG4UOWo

NOT:İncelemeyi okurken bu müziği dinlerseniz süper olur :D
208 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Kitabın medya ve iletişim alanında bu kadar etkin bir kitap olmasının sebebi, tahmin edileceği gibi meseleyi bir aygıt olarak televizyon üzerinden değil de, yeni bir iletişim şekli olarak televizyon üzerinden ele almasıdır. Yazar her aracın ya da tekniğin, kendi düşünce biçimini üretmesi, kendi kurumlarını var etmesi gerçeğinden hareketle, televizyonun yani görsellerle bezenmiş şov dünyasının siyaset, ahlak, eğitim gibi alanları nasıl yeniden biçimlendirdiğini gayet akıcı bir üslup ve zekice bir yaklaşımla ele alıyor. Gerçekten ufuk açıcı bir kitap, tavsiye edilir.
208 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Başından sonuna kadar ilgiyle okuduğum televizyona olan bakış açınızı değiştirecek mükemmel bir farkındalık kitabı.

Çağımızın vazgeçilmezleri arasında yer alan sözde mutluluk kutusunun farkında olmadan bizler üzerinde bıraktığı etkiler...

Kitabın ilk kısmı konu odaklı ısınma turlarıydı. Telgraf ve fotoğrafın devamı addedilen televizyona geçiş ise ikinci kısımda ayrıntılı olarak aktarılmış. Özellikle televizyonun faydalarından bahsederken yer yer gülümsetmedi de değil hani... Ama takdire şayan olan ise kitaplara ilginin yoğunlaştırılıp okumanın önemine dikkat çekilmesi. Hemen her sayfasında kitapların bahsinin geçmesi de okumaya bir çağrı niteliğindeydi.

O halde televizyonun hayatımızın ve kitaplarımızın önüne geçmesine izin verip vermemek tamamen bizim elimizde. Okuyalım dostlarım, kitaplarımız ışığımız olsun!
184 syf.
·6 günde
Terry Eagleton bir ideolog ve marksisttir.Bu yüzden kitapta zaman zaman marksist düşüncelere rastlarız.
"Azizler ve Alimler" postmodernist bir eserdir.Yani önemli olan olay örgüsü değil, asıl anlatılmak istenen şeydir.Anlatılmak istenen birçok şey var.Ama kitapta çoğunlukla dilden bahsedilmiştir.Burada ise devreye Wittgenstein ve dil üzerine fikirleri girer.Kitap aynı zamanda tarihsel üst kurmacaya,buna bazı postmodernist eserlerde rastlayabiliriz, sahiptir.Yani yazar karakterlerini tarihi figürlerden seçmiştir ve bu kişileri bir kurguda biraraya getirmiştir.
Kitap,yani 1.bölüm,Connoly'nin idam edileceği gün ile başlar.Görevlilerin Connoly'nin idamını diğer mahkumların görmesini istememesi ve bunun için uğraşmaları hayli ilginçtir.Normalde ibret olması için,ki bu ne kadar doğru tartışılır, idamlar herkesin gözü önünde gerçekleşir.Bölümün sonlarına doğru Connoly'ye sıkılan kurşun durur (Matrix'de olduğu gibi:) ). Sanki zaman geriye alınmış gibi olur 2.bölümde.Yazar Connolly,Russell ve Wittgenstein'ı biraraya getirir.Başka karakterler de vardır tabii ki ama başrolde bu 3 kişi vardır.:) 2.bölümde ve sonraki bölümlerde karakterler arasındaki bazı diyaloglar oldukça ilginçtir ve üzerinde düşünülmesi gerekir.
Kitapta unutamadığım ve bana çok komik gelen şey şudur; bir gün Wittgenstein'ın arkadaşı Wittgenstein'ın fotoğrafını çekecektir.Wittgenstein nerede duracağını sorduğunda, arkadaşı "oralarda bir yerde" der ve Wittgenstein bu söze çok güler ve ben de gülerim.:) Aslında bu söz bize dilin belirsizliğini gösterir.Yani biz belli bir dille konuşuyoruz diye söylediğimiz her şey belli değildir,olamaz.

Avusturya doğumlu bir filozof; Ludwig Wittgenstein (1889 –1951). Wittgenstein aynı zamanda Bertrand Russell'ın da öğrencisidir. Hayatı boyunca yayınladığı tek kitap, "Tractatus Logico-Philosophicus" adlı eserdir.

"Hakkında konuşamayacağımız şeyIerde sessiz kaImamız gerekir." Wittgenstein

" DiIimin sınırIarı, dünyamin sınırIarıdır." Wittgenstein


İngiliz bir filozof; Bertrand Russell ( 1872- 1970)         mantık ve matematik alanında önemli çalışmaları olan Russell Whitehead'le birlikte Principia Mathematica adlı ünlü matematik kitabını yazmıştır.
"Ne kadar az biIirseniz, onu o kadar şiddetIe savunursunuz." Russell
"Bir kasabın ekmeğe, bir fırıncının da ete ihtiyacı vardır. Bu nedenIe kasapIa fırıncının birbirini sevmesi için mantıkIı bir neden vardır. Her ikisi de birbirine yararIı oIur."

Connolly  (1868 - 1916),ayaklanmaların bastırılması sırasında İngilizler tarafından ağır yaralı olarak ele geçirildikten sonra, yapılan gizli duruşmalarda yargılanarak idama mahkûm edildi. İngiltere'den bağımsızlığını ilan eden Paskalya Ayaklanması'nın öncüsü ve İrlanda'nın ilk Marksist işçi önderlerinden James Connolly 12 Mayıs 1916'da kurşuna dizildi.

" Rahip herhangi bir ülkede siyasi gücü elde edebildiğinde,sonuç dinin görüşleri için felaket olmuştur ve insanlığın ilerlemesine terstir." Connolly

" İngiliz hükümetinin İrlanda'da hiç hakkı yoktur,asla olmamıştır,asla olamaz." Connolly

"Biz normal zamanlarda anayasal harekete inanırken ender zamanlarda devrimci harekete inanırız." Connolly

Dipnot: Connolly'nin sözlerinin çevirisi şahsıma aittir.
2.Dipnot: Kitabı okumadan önce başroldeki karakterlerle,İngiliz ve İrlanda tarihiyla ilgili araştırma yapıp bilgi sahibi olmak gerekir.Yoksa kitap pek anlaşılmaz.
208 syf.
Öncelikle şunu belirtmek gerek ki, yazarın dili çok çetrefil. Cümleler uzun ve anlaşılması zor. Bazı cümleler birkaç kez okunmadan anlaşılmıyor. Bu da, zaten okunması zor ve keyif vermeyen bir tarzı, iyice güçleştiriyor. Hiç keyif almadım.

Buraya kadar yazdıklarım, içinde kitaba dair fikirlerimi de içermekle birlikte size, kitapla alakalı fikirler de verecektir. Başlayalım.
İlk paragrafta dikkat ettiyseniz kısa cümleler kurdum ve ilginizi kaybetmemeye çalıştım. Anlatacağım şeyi size, basit bir şekilde ve zamanınızı almayacak ölçüde (zaman önemli çünkü) aktarmaya gayret ettim. Eğer bu serzenişi dallandırıp budaklandırsam, mesela saatlerce anlatılabilecek bir hale getirsem, hepiniz ilk fırsatta bırakıp kaçacaktınız. Muhtemeldir ki bu kadar uzaması bile, bu incelemeyi, kendisinden kaçılacak hale getirmiştir =P Fakat zamanında, sözün ve yazının egemen olduğu toplumlarda, insanların tartışmaları saatlerce ve sıkılmadan dinlediklerini biliyor muydunuz? Ben de bilmiyordum ve saatleri duyduğumda içten bir "çüş" dedim yani. Ayrıca o dönemin, ele alınan toplumundaki kültürel birikimi de öğrendiğimde şaşırdım doğrusu. Yalnız o dönemin okumalarının da, insanların, kendi yaşam şartlarına ve iş-güçlerine fayda sağlayacak doğrultuda olduğunu unutmamak gerekir. Bu devirde bir çoğumuz, eğlence amaçlı okurlarız, bunu kendimize pek itiraf edemesek de...
Başka yönden yaklaşalım şimdi de. Bu serzenişi sözlü anlatımla yapmış olsaydım, mesela bir arkadaş ortamında falan, sadece belli bir kesime hitap etmiş olacaktım ve muhtemelen konuşmam, o ortamın dışına çıkabilecek kudrette olamayacaktı. Ola ki dışarı yayılacak bir güce erişti, bu sefer de anlatım, benim tarafımdan yapılmadığı müddetçe değişime uğrayacak (ben anlatsam dahi bir nebze değişime uğrama ihtimali olacaktır) ve belki de olduğundan daha farklı bir hale bürünecekti. Burada da sözlü anlatımın yazıya ve sonrasında matbaaya evrilmesinin avantajları ortaya çıkıyor. Zira, anlatımım yazıyla aktarılmış ve daha sonra da bir el ilanı vs. gibi bir şekilde insanlara ulaşmış olsaydı, hem topluluklara ulaşma gücü yüksek olacaktı hem de anlatımdaki bütünlük sağlanmış olacaktı. Ben ne demişsem, o aktarılmış olacaktı. İşte yazı ve matbaa da bunu sağladı ve toplumlar bilgiye daha kolay ve net bir şekilde ulaşmaya başladı.
Sonrası ise optimal seviyeden sonra gelmesi kaçınılmaz olan, bir nevi düşüş hali. Tersine evrim gibi bir şey. Telgraf ve fotoğrafın icadı, bunların iletişimde ve bilgi aktarımında kullanımı, sonrasında ise "radyasyon topu gibi" yavruları televizyonun hayatlarımıza girişi... Bizi, ilk paragraftaki gibi kısa cümlelere mahkum eden, uzun açıklamalara tahammülü azaltan, dikkat unsurunu bir reklam süresi veya televizyondaki kötü bir habere verdiğimiz değere indirgeyen ve en önemlisi de, içinde eğlence olmayan her türlü veriyi kulak ardı etmeye hazır zihinler haline getiren işte bu süreç. Orwell'ın değindiği gibi baskıyla değil, Huxley'nin belirttiği gibi eğlenceyle kabullenme ve uyuşma hali.
Televizyon ve eğlence çağı insanları olduğumuzu unutup fazla uzattım sözü, farkındayım. Son bir şey söyleyip bitireyim. Her ne kadar kitap, 85 yılında yayımlanmış ve henüz günümüzün 140 karakter (gerçi şimdi onu da artırdılar herhalde, söyleyecek çok mu şeyimiz var ne =) ) kültürünü görememiş olsa da, ben internetin, televizyondan daha verimli kullanılabileceğini varsayıyorum. Hiç olmazsa kendine ait bir hafızaya sahip ve televizyondaki "yut ve unut" faktörünü devreden çıkarmaya müsait.
217 syf.
·7/10
Filistin sorunu ve bu sorun eksenli, sosyal ve siyasal problemler içeren bir kısım meseleye ışık tutan ufuk açıcı güzel bir söyleşi veya mülakat.
320 syf.
Kesinlikle yavaş giden bir kitap fakat bir o kadar da lezzetli. Hem toplum hem de birey üzerine uzuun uzun düşünmeye sevk ediyor insanı. Farkında bile olmadığım bazı algılarımı yıktığını söyleyebilirim. (ki bu harika.)

Yazarın biyografisi

Adı:
Osman Akınhay
Unvan:
Yazar, Çevirmen
Doğum:
Ödemiş, İzmir, 1960
Osman Akınhay, (d. 1960, Ödemiş), Türk yazar, çevirmen.

1976'da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne, 1980'de hapse girdi. İçeride çevirmenliğe başladı. 70 kadar kitap çevirdi. Gün Ağarmasa (2002)ve Ölüme Bakmak (2005) adlı iki romanı; Piyasa Sosyalizmi tartışması (1991) ve Özcan Özen'le birlikte hazırladığı Çeçenistan: Yok sayılan ülke (2002) ve Dünyanın Bütün Sokakları İsyanda (2003) başlıklı üç derlemesi var. Mesele Kitap isimli yeni bir derginin editörlüğünü yapmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 627 okur okudu.
  • 34 okur okuyor.
  • 1.041 okur okuyacak.
  • 18 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları