Osman Akınhay

Osman Akınhay

YazarÇevirmen
8.2/10
629 Kişi
·
1.917
Okunma
·
5
Beğeni
·
790
Gösterim
Adı:
Osman Akınhay
Unvan:
Yazar, Çevirmen
Doğum:
Ödemiş, İzmir, Türkiye, 1960
Osman Akınhay, (d. 1960, Ödemiş), Türk yazar, çevirmen.

1976'da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne, 1980'de hapse girdi. İçeride çevirmenliğe başladı. 70 kadar kitap çevirdi. Gün Ağarmasa (2002)ve Ölüme Bakmak (2005) adlı iki romanı; Piyasa Sosyalizmi tartışması (1991) ve Özcan Özen'le birlikte hazırladığı Çeçenistan: Yok sayılan ülke (2002) ve Dünyanın Bütün Sokakları İsyanda (2003) başlıklı üç derlemesi var. Mesele Kitap isimli yeni bir derginin editörlüğünü yapmaktadır.
Başaramamıştı; ne onunla yüzleşmeyi, ne de ölüsüne dokunabilmeyi. 'Ölülerle konuşulmuyordu.' Ölünün başında insan kendisiyle de konuşamıyordu.
Osman Akınhay
Sayfa 37 - Agora Kitaplığı
"Ey ölüm! Sen nasıl bir şeysin, suretin neye benzer, gölgen nereye düşer, hükmün nereye varır, adın hepimize korku salar da sana kızmak neden yatmaz aklımıza?"
Osman Akınhay
Sayfa 86 - Agora Kitaplığı
Ölüm sebebinin kanser, kalp krizi ya da araba altında kalma olduğu söylenebilir, oysa aslında insanlar yaşamaya devam edemedikleri için ölürler.
Kadınların, uzun uzun düşündükten sonra ya da bazen bir anda karar vererek saçlarında köklü bir değişiklik yaparken ruhlarını da yeni bir yörüngeye kaydırdıklarını, o noktada aşkının geçmişin külleri altında kaldığını anlamalıydı.
92 syf.
·2 günde
Neval El-Seddavi bu eseri 1957 yılında yazmış yani 26 yaşındayken.. Kitap ilk kez tefrika edildiği vakit sansür yetkilisinin isteği üzerine bazı bölümleri makaslanarak yayınlatıldı. Neval El-Seddavi el yazması olan orijinal metni de kaybettiği için bu kitap tam metin halinde hiçbir zaman basılamadı. 1957 yılında Arap dünyasında geniş yankı uyandıran bu kitabı eleştirmenler "Kadınların çifte (hem genel anlamda toplumsal boyuttaki, hem de özel anlamda evlilik kurumunun içindeki baskıyla) sömürüsünü ortaya koyan, devrimci bir feminist roman olarak değerlendirdiler." Bu kitabın manifestosu da yukarıdaki bu iki cümledir.

Amerikalı Sosyalist yazar Sharon Smith Kadınlar ve Sosyalizm adlı eserinde: "Mısırlı feminist Nawal el Saadawi,
Kadınlara dönük en kısıtlayıcı unsurların ilk örnekleri Musevilerin Eski Ahitinde, ardından Hristiyanlıkta, sonra da Kuran'da görülmektedir" diye iddia etmektedir." der.

El Seddavi işte bu eserinde İslam'ın gelenekselliği içinde kadının konumunu mükemmel bir şekilde ele alıyor. Kendi kimliğinin farkına varana kadar bir kadının ataerkil düzenin pençesinde nasıl kıvranıyor olduğunu anlatırken. Bilinçlenen kadının da toplum tarafından nasıl yadırgandığını da ifade ediyor.

"Toplum beni bıçak gibi keskin bakışlarıyla adeta kazığa oturtuyor ve ısıran bakışları yüzümde kamçı gibi şaklıyordu."

Neval El Seddavi Tıp eğitimi görmüş olan bir kadındır. Ama biraz daha geriye gidersek İngiltere'nin Mısır'ı işgali sonrasında kadınlar bir sürü haktan mahrum bırakılmıştı. Sınırlanan hakların başını eğitim hakkı çekiyordu. Öncesinde tıp eğitimi alabilen Mısırlı kadınlar artık sadece ebelik ile yetinecekti. İşgal döneminin başkonsolosu Lord Cromer şu rezil açıklamayı yapmayı kendine hak görüyordu: "İstisnai durumlarda kadınların kadın doktorlar tarafından muayene edilmek istediğinin farkındayım ancak uygar dünyada bu işi erkeklerin yapması hâlâ geçerli olan kuraldır."

Mısır devletinin sömürge haline gelmesine katkıda bulunan Cromer üretim faaliyetlerini arttırırken toplumsal denetimin de İngiltere'nin tek eline geçmesi adına uğraş veren bir isim olmuştur. Batının çağdaşlığından faydalanamayan bir tek kadınlardı. Dini kurallarla örtülü bir yönetim mekanizması erkek egemenliğini pekiştiriyor kadınlar da mekanizmanın dişlileri altında eziliyordu.

Mısır işgaline yakın bir tarihte kitap yayınlayan August Bebel su ifadeleri kullanmaktadır: "Ahlaklılığı, dinselligi, uygarlığı ve kültürüyle övünen toplumumuz, ahlâksızlığın ve kokuşmuşluğun, bedenini sinsi bir zehir gibi kemirmesine göz yummak zorundadır."

Neval El Seddavi bu öncü Feminist manifestosunda her ne kadar kendi hayatından ve yaşadığı Mısır'dan yola çıkarak eserini oluşturmuşsa da aslında bu eser evrensel bir sürü mesajı içermektedir. 1970'li yıllarda feminist kuramcılar kadının ev içi emeğini (görünmeyen emek) kendi aralarında tartışırlarken: #76224703 1959'da Neval El Seddavi ise; #97967520
"Toplum (kadınları ensesinden yakalayıp mutfağa, manastıra, mezara ya da batakhaneye tıkan o korkunç canavar)..."

Neval El Seddavi'nin 26 yaşında yüksek bir bilince erişmesini sağlayan durum çocukluk yıllarında annesi, ailesi ve çevresi tarafından ezilmesidir. Bir kız çocuğuna küçüklüğünden beri cinsiyet rolleri dayatılır ve erkek çocuktan daha alt bir konumda olduğu ona hissettirilirse o kız çocuğu hapsolmuş olduğu kadın bedeninden nefret eder. #97966620 Bu nefret öfkeye evrilecek ve dayatılan her toplumsal kalıba karşıt güçlü bir kadını yaratması ile son bulacaktır. Çünkü nefret etmesi gereken kadın olma durumu değil kadınlığı belirli sıfatlara, kalıplara indirgeyen düzendir ve bunu büyüdükçe, düşündükçe daha iyi anlayacaktı..

Neval El Seddavi'nin vurgu yaptığı önemli bir konu ise bilime güvenmemiz gerektiğidir. #98085207 Bilime güvenen bir kadın, erkek otoritesinin erkeğin yüceliğinden kaynaklanmadığını aslında bu durumun ona altın tepside sunulan bir üstünlük olduğunu daha kolay bir şekilde idrak eder. #98084365

Erkeğin kadını mülkiyeti altına alma durumunu da işleyen El Seddavi'nin bu alıntısını iki farklı kitaptan birer alıntı ile destekleyerek olayı biraz daha anlaşılır kılmak istiyorum: #98093526
#80845988

92 sayfalık kısa bir eser olmasına rağmen değindiği birçok toplumsal konu mevcut. Bu konuda da benim yazdıkça yazasım geliyor. Ama artık çok uzatmama kararı almıştım. Neval El Seddavi'nin kadın hareketinde öncü bir isim olmasının altında yatan nedenleri bu kitapta kolayca bulabilirsiniz.

Neval El Seddavi ataerkil düzende sömürülen her iki cinse yönelik mükemmel bir eser kaleme almış. Hem kadının toplum tarafından servis edildiği kadar "alt" bir cins olmadığını hem de erkeğin sanıldığı kadar "yüce", "güçlü" bir cins olmadığını ifade etmektedir. Okumanızı tavsiye ederim.
92 syf.
Neval el-Saadavi'nin çocukluk ve gençlik yıllarını ana konu olarak ele aldığı otobiyografik romanı.

Coğrafya Ortadoğu olunca ''anlatılanlar bizim ülkenin de hikayesi'' durumu yaşanıyor her satır arasında.

Çocukluk döneminde ağabeyinin ardını toplayan, ev içi işlerde çalışan, oyun çağını ''iş öğrenerek'' geçiren yazarımız ilk gözyaşını bunun için döktüğünü yazıyor eserinde. Keza bir çocuk kalbinin kırılmış olmasının ne anlama geldiğini hatırlatmaya gerek yoktur diye düşünüyorum. Henüz 10 yaşına girmişken, görücüye çıkarılmış, ileri ki zamanda ise tıp okuyup doktor olmak yolunda idealinin peşine düşen yazarımız, ailesinin kendine karşı nasıl bir korku duyup ve bu korkuya bağlı gelişen öfkenin yansımalarını anlatıyor bizlere.

Küçük yaştan beri ''kadınların görevi'' başlığı altında evde yemek ve temizlik yapmak, ev ahalisine hizmet etmek kadınların en büyük görevidir diktesi ile büyüyen yazarımız artık evden ayrılıp köy ortamında mesleğini devam ettirirken evlenir ve bir süre sonra hep kaçtığı şey yine onu bulur. Bu sefer karşısında anne-babası değil kocası vardır. Ona ''senin sahibin benim'' diyerek işini bırakıp evinde kendisine hizmet etmesini ister.

Neval el-Saadavi'nin toplum ile olan bağını tamamen kopardığı ve diğer taraftan toplum tarafından adının duyulduğu, seveni kadar sevmeyeninin de oldukça arttığı bir süreç başlamış oldu. Artık Neval el-Saadavi Mısır'da kadın mücadelesinin adı olacak; dine, topluma ve devletin tutumlarına değin yapmış olduğu kapsamlı eleştiri ve muhalefet ile iyiden iyiye tanınacaktır.

Ortadoğu'nun ikiyüzlü ataerkil zihniyeti saçlarını almıştır Neval'in ve Neval çok sevdiği saçlarını* almak için mücadeleye harcamıştır hayatını... Neval el-Saadavi gibi bir çok ismin mücadelesi sayesinde Mısır bugün kadınlar açısından diğer ortadoğu ülkelerine nazaran biraz daha nefes alınabilir bir yer olmuştur. Bu yıl itibariyle 89 yaşında olan Neval el-Saadavi'nin ellerinden öpmek gerekiyor. Bir ömür ancak böylesine güzel bir yola adanarak geçirilebilirdi.
92 syf.
-Kadın olmak, kendi vücüdundan utanmaktır(!)

"Utanç verici! Bende olan her şey utanç vericiydi ve ben henüz sadece dokuz yaşında bir çocuktum."
Sayfa 2

Kadın, annesinin çizdiği yolu izlemelidir(!)

"Oysa benim hayatımı, geleceğimi ve vücudumu, saçımın son teline kadar annem kontrol ediyordu. Niçin? Beni doğurduğu için mi? Ama beni doğurmuş olması niçin ona böyle bir ayrıcalık kazandırıyordu?"
Sayfa 9

*Bizleri dünyaya getiren araçların, vasıtaların üzerimizde hak iddia etmeleri sizce de saçma değil mi?

-Kadın, herkesin içinde kahkaha atamaz(!)

"Annem bana her zaman bir kızın başka insanların duyacağı şekilde gülmemesi gerektiğini söylediğinden, eskiden kahkahalarım da bir sese dönüşmeden önce dudaklarımda hemen sönüverirdi."
Sayfa 37

-Kadının satılık bir vücudu vardır ve bununla ilgilenmek zorundadır, aklı ile değil(!)

"Çünkü bir kız, daha ilk çocukluk günlerinden beri, kendisinin sadece bir vücut olduğuna, başka bir şey olmadığına inanacak şekilde yetiştirilir. Bu yüzden hayatının geri kalanı boyunca bütün ilgisini vücuduna yöneltir; üzerinde durulması ve gelişmek üzere teşvik edilmesi gereken bir zihni de olduğunun farkına bile varmaz."
Sayfa 50

-Kadın, erkeğe hizmet etmek için vardır(!)

"Erkekler yemek yemek için evlenir."
Sayfa 53

-Kadın, evlenerek erkeğin tapulu malı olur(!)

"Ben erkeğim."
"Eee?"
"Reis benim."
"Neyin reisi?"
"Bu evin ve onun içindekilerin, sen dahil."
Sayfa 56

-Evlilik cüzdanı=Tapu

"Kalbimin ve aklımın sesine uymamış, bu adamın istediklerini yapmış, dükkan ya da ev kiralama kontratına benzeyen bir evlilik sözleşmesine imza atmıştım."
Sayfa 59
(Tabulaştırılmış bazı kavramlar.)

1957. Bu dönemde kaleme almış eserini Neval El-Seddavi, 64 sene evvel. Ama hâlâ değişen pek bir şey yok. Çünkü kadın, toplum tarafından dışlanmaya ve birtakım yükümlülüklerle cebelleşmeye devam ediyor. Nerden mi biliyorum? Sıfır Noktasındaki Kadın adlı eserini okuduktan sonra çevremde bulunan kadınları gözlemlemeye başladım. Ve;
Annem yeğenlerime "Kadın dediğin sesli gülmez." dedi.
Ablama, sofrayı kaldırması için yardım ettiğimde "Sen karışma, bu kadınların görevi." dedi.
Bla bla bla... başka örnekleri de var ama bu kadarı kâfi.
Toplum tarafından çok iyi bir şekilde empoze edilen bu düşünceler, yıllardır sürüyor ve sürmeye devam edecek gibi. Yazarımız bunu yıkmak için elinden geleni yapmış, bu eseri ile gözler önüne seriyor bunu. Tek başına, bir kadın olarak dimdik nasıl ayakta kalınabileceğini ve neler başarabilineceğini anlatıyor bizlere.
Okuruna sorduğu sorularla insanı kapsamlı bir düşünmeye sevk ediyor:

"Niçin hayatta hiçbir şey olması gerektiği gibi yürümüyordu? Niçin gerçeği ve adaleti aşan, daha geniş kapsamlı bir anlayış birliği oluşmuyordu? Niçin anneler, kızlarının erkeklerle aynı olduğunun farkına varmıyorlar ya da erkekler, kadınları kendi eşitleri ve hayat ortakları olarak görmüyorlardı? Niçin toplum bir kadına, bedenini olduğu kadar zihnini de kullanarak normal bir hayat sürme hakkı tanımıyordu?"
Sayfa 71

Bu yazarın kitaplarını okuyun, okutturun!
Bu dünyada yaşamak zor, kadın olup yaşamak daha zor. Bunu kolaylaştırmak bizim elimizde...
Bu sayacı kırmak, durdurmak bizlerin elinde.
http://anitsayac.com

Güzellikle, iyilikle kalın.
Akademik Amele
Akademik Amele Metafor Olarak Hastalık - Aids ve Metaforları'ı inceledi.
192 syf.
·Puan vermedi
Susan Sontag, 1933 yılında New York'ta dünyaya gelmiş deneme ve roman yazarıdır. Aynı zamanda yönetmenlik yapmış ve film senaroları da kaleme almıştır. Yazar 2004 yılında vefat etmiştir.
Metafor, bir durumu, sorunu, vakayı başka bir şekilde ifade etmek için kullanılır. Anlatılmak isteneni örneklendirerek anlatmaya, benzetmeye yarayan mecazlardır. ''Sosyalizm veba gibi yayılmaktadır.'' cümlesi örnek olarak verilebilir.
Yaşamadığımız bir duruma ne yazık ki sağlıklı bir empati yapamadığımız gerçeği artık herkesçe bilinmektedir. Daha önce kanser olmuş ve kanseri yenmiş yazar eseri daha çok bilimsel bir makale şeklinde ele almıştır. Kitabı okursanız eğer, ''Şöyle atlattım, böyle yendim vs.'' tarzı bir motivasyon kitabı değildir. Sontag, eserinde salgın hastalıkları da konu olarak edinmiştir.
Eserde ise kanser, veba gibi hastalıklara bürokratlar, hekimler tarafından kullanılan metaforların hasta üzerinde bıraktığı olumsuz etkiler gözler önüne serilmiştir. Kanserin ise toplumda doktorlar tarafından utanç kaynağı bir hastalık olarak gösterilmesinin ne kadar iğrenç olduğunu belirtmiş, ölümün pek tabii her insanın kaçınılmaz sonu olduğundan bahsetmiştir.

Herkese iyi okumalar dilerim...
224 syf.
·Puan vermedi
Yazar, kitle iletişim araçlarının gelişmesini, bu gelişmenin medyayı değiştirdiğini ve dolayısıyla kamusal söylemin içeriğinin nasıl boşaltıldığını Amerikan toplumu üzerinden örnekler vererek anlatır.
Bir toplumda kültürel yok oluşun nasıl olduğu sorusunu, G.Orwell ve Huxley'den yola çıkarak cevaplamaya çalışmıştır. Ve açıkça Huxley'den yana olduğunu da belirtir.
Orwell'ın yarattığı distopyada toplumun yoğun baskı altında ve Büyük Birader'in kamusal alanın yanısıra özel alanın dahi nasıl yaşanması gerektiğine dair kurallarını belirlediği, izleyip yönettiği, gerçeğin devamlı değiştirilebilir olduğu bir dünya vardır. Huxley'in "Cesur Yeni Dünya"sında ise bu durum tam tersi bir özellik gösterir. Bu dünyada insanların gözetilmeye de yönetilmeye de ihtiyaçları yoktur. tek başına teknoloji insanların düşünebilme yetisini ortadan kaldırarak tüm kamusal alanı yok etmiştir. Postman'a göre günümüz toplumları bu tür bir yok oluşa doğru ilerlemektedir. Postman bu öngörüsünü dayandırdığı noktayı açıklarken kabaca 18.yy Amerika'sına kadar gider. Ona göre matbaanın yaygın kullanımı, basılı yayın dediğimiz kitap, gazete, broşür gibi materyallerin köylere kadar girebilmesini mümkün kılmıştır. Amerikan toplumu okumanın getirilerinin bilincindedir. Öyle ki çiftlik oğlanlarının dahil elinde kitabıyla sabanının peşinden gittiğinden gizli bir böbürlenmeyle bahseder. Halk politika da dahil olmak üzere her konu hakkında fikir yürütebilecek niteliğe sahiptir. Kuşkusuz bu durum Amerika kıtasında kültürel bir birikim ile birlikte toplumun temellerinin atılmasını sağlamıştır.
Postman, bu dönemde ülkenin bir çok yerinde gerçekleştirilen konferanslardan bahseder. Bu konferanslara toplumun her kesiminden insanlar katılmıştır. Bu katılımcıların, konuşmacıların kitabi üslubunu, metafor niteliğindeki söylemlerini büyük bir dikkatle saatlerce dinleyebilmeleri, büyük bir entelektüel birikimin yanı sıra olağanüstü bir dikkat ve odaklanma becerisine sahip olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Peki ne oldu da entelektüel seviyesi yüksek bir toplum, Huxley'in kehanetini doğrulayabilecek hale geldi? Postman bu yükselişteki duraksamayı ve ardından gelen düşüşü telgrafın icadı ile başlayan ve ardından televizyonun icadı ile yayılan iletişimin, haberleşmenin kolaylaşması ve bilgi akışının muazzam seviyelere ulaşarak insanların artık bilgiye ve enformasyona doyması olarak açıklar. Yoğun bilgi akışının getirdiği fazlalık, insanları bilgiyi kavrayıp yorumlamaktan vazgeçirmiştir. Toplumun kamusal alana olan ilgisi, ilgisizlikle yer değiştirmiştir. Bilgiye olan ulaşımın kolaylığı neticesinde bilgi değerini yitirmiş, anlamından uzaklaşarak nesneleşmiştir.
Bu ilgisizliğin ortadan kaldırılabilmesi de genel olarak kitle iletişim araçlarının özel olarak da televizyonun görselliğe ve müziğe dayanarak ürettiği enformasyonu eğlenceli hale getirmesiyle mümkündür.

Postman teknolojinin ilerlemesine, iletişimin olağanüstü hızla yayılımına karşı ya da düşman değildir. Onun problem olarak gördüğü nokta en ciddi olayların, insani acıların bile birer eğlence nesne;si haline getirilip sunulmasıdır. Eğitim, televizyonun elinde kalitesini yitirmiş; politika ciddiyetini kaybetmiş hatta din dahi kutsal niteliğinden sıyrılmıştır. Çözümü de yine Huxley'de arar Postman. İnsanlar bu duruma gelmelerinin nedenini bilmedikleri için bu haldedirler.
İyi okumalar dilerim :)
80 syf.
·8/10 puan
Öncelikle kısacık bir kitap ve 2 saat içinde bitiyor. Sonralıkla beni utandırıyor. Neden utandırıyor? Çünkü çevremizi, dibimizde yaşanan olayları ''dış güçlerin oyunu'' analizinden öteye gidemeyen sahte entelektüellerin kuşattığını gösteriyor. Slavoj Zizek, Gezi'den Atina olaylarına; Wall Street eylemlerinden Arap Baharı'na kadar aslında halkların liberal ekonomiyle baskıcı ve otokrat iktidarların bir arada yürümesinden rahatsız olduğunu belirtiyor. Öyle ya özgürlük ve bağımsızlık naraları atan liberalizm, aynı anda kadın haklarının en düşük olduğu ülke prensleri, yöneticileri, siyasileriyle kol kola yürüyor. Elbette ülkeden ülkeye farklılıklar da olduğu için reformist dönemde olmamızın da etkisiyle bu eylemler enternasyonal hale gelmiyor.

2013 yılında çıkan kitapta sadece eylem yapmış olmak için eylem yapmamayı sonrasında yerine gelecek olan taleplerin de canlı tutulmasını öğütlüyor. PDF formatında okumak isteyenlere yardımcı olabilirim. İyi okumalar.
136 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Kurmaca ile gerçek arasında, kurmacadan ziyade gerçeğe yakın bir kitap.
Woolf'un girişteki uyarısıyla kendimi her ne kadar kurmacaya hazırlasam da biraz ilerleyince sanki günlüklerinden, edebiyat üzerine yazılarından bir kesit okuyormuş hissine kapıldım.
Woolf edebiyatına dair sevdiğim bir histir bu.

Dönemine göre 'sivri' görüşleri ve eylemleriyle ön plana çıkan yazarın bu tavrını eserde de görüyoruz.
Özellikle edebiyat, kadın, ataerkil toplum yapısının oluşturduğu cinsiyetçi ortak dil eleştirisi vb. ön plana çıkan unsurlar.
Woolf'un hayatı, kafasının içinde susturamadığı seslerle ve bu unsurlarla mücadeleyle geçmiş.
Kavgası hem kendisiyle hem de sistemle..

Sistemin bir parçası olmayı reddedip Kendine Ait Bir Oda'da da bütün kadınlara bunu yapmaları gerektiğini salık vermiştir.

Sezdirilmeyen bir kronolojik örgüyle kadınların yazın hayatındaki yerleri, varlıkları, yoklukları, karşılaştıkları duvarları ve hatta kendi ördükleri duvarları yani serüvenleri anlatılıyor.

Bu kronolojide dikkatimi en çeken noktalardan biri ilk başlarda kadınlar tarafından şiir yazma eğiliminin fazla olmasına rağmen ilerleyen dönemlerde bu eğilimin romana evrilmesi..
Bu biraz Virginia'nın içini acıtmış gibi. Benim de..
Kadınların derinliklerini ifade edebilecek türden feragat etmelerine sebep olan durum yine içine doğdukları toplumun şartları oluyor.

Kitaptaki bakış açısı kadının yüceltildiği bir bakış açısı değil. Anlatmaya çalıştığı şey 'eşitliğin gerekliliği'.
Kendi aile hayatında da uğradığı haksızlıkları, eğitimden yoksun bırakılışı ve bunlar karşısında aldığı tavır tüm kadınlara ayna tutuyor.
Bu aynada kendini gören her kadını 'kavga'ya çağırıyor Woolf.
Sadece erkek egemen zihniyetle değil, kadınların kendileriyle, pes etme eğilimleriyle de kavgaya çağırıyor.
Bunun için ne gerekiyorsa yapıp o 'oda'yı inşa etme sürecini başlatmaları için yüreklendiriyor kadınları.

Kitaptaki en dikkat çekici kavramlardan biriyse "karşıtların evliliği" oluyor.
Çok ciddi katı sınırların çizildiği edebiyat camiasında yaratım sürecindeki bireyin sahip olması gereken en temel özelliği "İnsan erkeksi kadın ya da kadınsı erkek olmalıdır." cümlesiyle ortaya koyuyor. Bu cümle üstüne makale üstüne makale yazılabilir..

Diğer yanıyla edebiyat dünyasına dair çok da öğretici bir eser olduğunu düşündüğüm Kendine Ait Bir Oda'yı eğer kurmaca bir metin olarak ele alacaksak ve bu hikâyenin bir kahramanı olacaksa o kişi elbette ki Shakespeare'dir.
V.nin ona olan hayranlığını burada da görmek beni şaşırtmadı.
En afalladığı, çıkmaza girdiği, vazgeçtiği, çıldırmanın eşiğine geldiği her anda başvurduğu 'kişi' Shakespeare oluyor.
Onunla durulup onunla yeniden hayata -edebiyata- tutunuyor sanki V.
Gerçek hayatında hayranı olduğu sanatçıyla kurduğu bağ, bu eserdeki kuvvetli metaforu yaratmasını sağlıyor.
Shakespeare'nin kız kardeşi Judith.
Kitabı okuduktan sonra Judith, artık tıpkı Shakespeare gibi yaşadığına inandığımız, hatta bundan emin olduğumuz biri oluyor.
Artık Judith'in kim olduğunu hepimiz biliyoruz.

İyi okumalar.
Özellikle Judith'i tanıyanlara..
92 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Yaşadığımız toplumu göz önüne alarak, incelemeyi hakeden bir kitap olarak gördüğüm için bu kitabın incelenmesi bir görev gibi geldi bana. Daha önce bu yazarın "Sıfır Noktasındaki Kadın" kitabı ile tanışmıştım ve müthiş etkilenmiştim, aynı tadı, aynı hisleri bu kitabı okurken birkez daha yaşadım. Coğrafya her ne kadar insanın kaderi ise, insanın kendi hayatı için aldığı kararlar da bir o kadar önemlidir. Henüz on yaşında toplumun belirlediği kalıpları reddeden, içinde hapis tutulduğu yargıları yerle bir etmeye çalışan bir kadının hayatla daha doğrusu bütün bir toplumla verdiği mücadeleyi herkesin gerçek anlamda anlayabileceği bir dille ifade etmeye çalışmış yazar. Kadın olmanın verdiği zorluklar, kadının kendi ayakları üstünde durmaya çalışırken önüne çıkan bütün engelleri tek tek yok etmeye çalışıyor kitabın kahramanı. Toplumda kadın-erkek olarak değilde bir birey olarak, bir insan olarak yaşamakta mümkündür. Önemli olan bir birey olarak yaşamaktır, gücün, otoritenin ve yaptığımız mesleğin hiçbir zaman bizi diğer insanlardan üstün tutmadığını bilmek gerekir.
Nevâl El-Seddavi
217 syf.
·2 günde·9/10 puan
"Kendimi örnek göstermek istemem, ama ben her iki dünyaya da aitim. Ben iki dünyanın birarada yaşamasını her zaman mümkün görmüşümdür, çünkü iki tarafta da benzer düşünceli insanlann birlikte yaşamayı istediklerini, akılcı tartışmalara inandıklarını, dinsel bir politika yerine seküler bir politikayı yeğlediklerini, kaba kuvvetin, militerleşmenin ve baskının hiçbir soruna çözüm getirmeyip, her ne pahasına olursa olsun reddedilmesinden yana tavır aldıklannı bilirim. Ben şimdi, kendim pasifist olmasam da ve bu ortamın hemen kalkmayacağından emin olduğumdan, pasifizmi savunmaya istekli olduğum
bir noktadayım. Orduların kimseye faydası yok."
313 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Bundan 3000 yıl önce işlenmiş bir cinayeti anlatmakla birlikte yazar Mısır tarihine de değinmiş...Hem polisiye hem tarih severlerin severek okuyacaklari bir eser .

Yazarın biyografisi

Adı:
Osman Akınhay
Unvan:
Yazar, Çevirmen
Doğum:
Ödemiş, İzmir, Türkiye, 1960
Osman Akınhay, (d. 1960, Ödemiş), Türk yazar, çevirmen.

1976'da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne, 1980'de hapse girdi. İçeride çevirmenliğe başladı. 70 kadar kitap çevirdi. Gün Ağarmasa (2002)ve Ölüme Bakmak (2005) adlı iki romanı; Piyasa Sosyalizmi tartışması (1991) ve Özcan Özen'le birlikte hazırladığı Çeçenistan: Yok sayılan ülke (2002) ve Dünyanın Bütün Sokakları İsyanda (2003) başlıklı üç derlemesi var. Mesele Kitap isimli yeni bir derginin editörlüğünü yapmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 1.917 okur okudu.
  • 93 okur okuyor.
  • 2.689 okur okuyacak.
  • 54 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları