Oya Köymen

Oya Köymen

YazarÇevirmen
8.3/10
25 Kişi
·
64
Okunma
·
1
Beğeni
·
223
Gösterim
Adı:
Oya Köymen
Unvan:
Akademisyen, Yazar
1967-1977 yıllarında ODTÜ, 1977-1983 ve 1990-2003 arasında Boğaziçi Üniversitesi ekonomi bölümlerinde öğretim üyesi olarak çalıştı. 1973'te doçent, 1979'da profesör oldu.

Keban Köylerinde Sosyo-Ekonomik Yapı ve Yeniden Yerleşim Sorunları; Türkiye Tarımında İşletmeler Arası Farklılaşma ve Türkiye'de Tarımsal Yapının Gelişimi: 1923-1938 başlıklı kitaplarının yanı sıra, yurtiçinde ve yurtdışındaki dergilerde 22 makalesi yayımlanan Köymen'in uzmanlık alanları 19-20. yüzyıl Avrupa, 19. yüzyıl Osmanlı, 20. yüzyıl Türkiye iktisat tarihi ve tarım ekonomisidir.
Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de “üniversite” olmanın vazgeçilemez önkoşulu •eleştirel düşünce ve •sorgulama ortamının varlığıdır.Ülkemizde ise üniversiteler,iktidarların,dini çevrelerin ve darbe yapan askerlerin hışmına uğrayagelmiştir.
Bilimsel düşünüşte “nasıl” sorusu “neden” sorusundan daha önemlidir.Örneğin Aristo “Taş neden düşer?” sorusuna,çünkü bu o nesnenin doğal durumudur ya da böyle olması akla uygundur,der.Oysa Rönesans döneminde,taş “nasıl” düşer sorusuna yanıt aranırken,yerçekimi kanunu bulunmuştur.
(Köylüler kente göç ettikten sonra) ne yapacaklar,kimse bunu bilmiyor,daha da kötüsü kimsenin umurunda değil.İstikrarlı bir Türkiye böyle kurulamaz.Sanayileşme ve tarımın makineleşmesi aynı şeyin iki yüzüdür.
İktisadi kararların temelinde bireysel kararlar olmamalıdır;bireyler,kurumlara tabidir;insanlar ve toplumlar “doğa yasaları”na göre yaşamalıdır.
12 Mart 1971 Darbesi’yle birlikte Türkiye’nin düzenini araştıran ve sorgulayan bilim,edebiyat ve sanat insanlarının çoğu da askeri hapishanelerle tanıştı. (Batılı meslektaşlarımız Türkiye’de bir tek köyü inceleyip akademik yaşamlarında yükselirken,bizlerin payına düşenlere baktıkça YÖK’ün,sosyal bilimler alanında,niye Türkiye’deki üniversitelerin dünya standartlarına bir türlü yaklaşamamasının hesabını tutmasına,acı acı gülümsemekten başka insanın elinden bir şey gelmiyor.)
“Dünyada şimdiye kadar görülmedik ölçüde yiyecek üretilirken,dünya nüfusunun dörte birinin aç olması”çok hazindir.Ancak artık anlaşıldı ki,resmi zirvelerden açlığa ilişkin hiçbir olumlu politika çıkmayacak,tersine dev şirketlerin kimlerin ne yiyeceklerine ilişkin denetimlerini artırma politikaları sürecek.
270 syf.
·28 günde·Beğendi·10/10
Marx neden haklıydı ?

Terry Eagleton ünlü bir Maksist yazardır. Bu kitapta Marx'ın tüm fikirlerini toptan bir savunması bulunmamakta birlikte asıl amacı Marx hakkında söylenen artık dile iyice yapışan bazı yanlış düşünceleri çürütmek.

Bir düşünürün yazdıklarıyla, o düşünürün yazdıklarını uyguladığını söyleyenler; işte düşünürü yanlış anlaşılma noktasına iten esas neden bu. Kitap, Marx ve Engels'in bir çok çalışmasına değinerek bu yanlış anlaşılmaların önüne geçip bunu hicivle harmanlayıp, anlaşılır kılmak adına günümüzden bir çok örnek de vererek anlatıyor.

Kitabın sonuç bölümü yazarın Marx hakkındaki tüm düşüncelerini yansıtıyor.

"İşte hepsi bu. Marx tutkuyla bireye güvenir ve soyut dogmaya karşı derin kuşku duyardı. Mükemmel toplum anlayışıyla uğraşmaya hiç vakti yoktu; eşitlik kavramına ihtiyatla yaklaşır ve hepimizin sırtına ulusal sigorta numaramızın vurulduğu işçi tulumu giydiğimiz bir geleceği
tahayyül etmezdi. Görmek istediği tek tiplilik değil, çeşitlilikti. Ne de erkelerin ve kadınların, tarihin yardıma muhtaç oyuncakları olduğunu öğretti. Devlete karşı sağcı muhafazakarlardan bile daha düşmanca bir tavrı oldu; sosyalizmi, demokrasinin düşmanı değil, onu derinleştirici
bir güç olarak gördü. Onun iyi yaşam modeli, insanın kendisini sanatsal olarak gerçekleştirme düşüncesine dayanır. Bazı devrimlerin barışçıl biçimde gerçekleşebileceğine inanır ve hiçbir acıdan sosyal reforma karşı çıkmazdı. Dar bicimde el emekçisi olan işçi sınıfına odaklanmadı.
Ne de toplumu tamamen kutuplaşmış iki sınıftan ibaret gördü.

Maddi üretim saplantısı yoktu. Tam tersine mümkün olabildiğince bundan kurtulmaktan yanaydı. Onun hayali çalışmak değil, boş zamandı. Eğer ekonomiye bitmez tükenmez
bir dikkatle eğildiyse, nedeni, bunun insanlığın üstündeki gücünü azaltmak istemesiydi. Onun materyalizmi samimi, ahlaki ve manevi inançlarla bütünüyle uyumluydu. Orta sınıflan bolca övdü ve sosyalizmi büyük özgürlük, sivil haklar ve maddi refah mirasının vârisi olarak gördü. Doğa ve çevreyle ilgili düşünceleri şaşırtıcı biçimde zamanının ötesindeydi. Kadınların özgürlüğünün, dünya barışının, faşizme karşı mücadelenin ya da sömürgecilikten kurtuluş mücadelelerinin ve bunların yol açtığı siyasi hareketlerin ondan daha sadık savunucusu olmamıştır.

Acaba şimdiye kadar başka hiçbir düşünür bu kadar hicvedilmiş midir?"



Şimdi gelelim Marx hakkındaki kitapta yer alan ve çürütülmeye çalışılan on itiraza. Bu itirazları özetleyerek yazıyorum. Yanıtların kitapta veriliş tarzı; öncelikle hemen itirazı çürütecek bir iki nükteli cevap, sonra uzunca - konudan çıkıyormuş gibi görünse de- itirazın ortaya çıkış nedenlerini ve Marx'in çalışmalarının dayanak gösterilerek aktarıldığı bölüm en son olarak yazarın bütün bölümü toparladığı öznel değerlendirme şeklinde yer alıyor.

1- Marksizm, dünyanın temelli olarak değiştiğini görmeyerek yanılan ya da görmekten korkan, her iki anlamda da, son derece inançtı kişilerin inancıdır.

2- Marksizm teoride iyi olabilir ama ne zaman uygulamaya konmuşsa sonucu terör, zorbalık ve kitle katliamı olmuştur. (..) Sosyalizm özgür olmamak, aynı zamanda piyasaların yok edilmesinin zorunlu sonucu olarak mal kıtlığı demektir.

3- Marksizm bir tür determinizmdir. İnsanların özgürlüklerini ve bireyselliklerini bir yana atar. Marx tarihin hiçbir insan eyleminin karşı koyamayacağı ve acımasız bir güçle kendi kendine çalışan bazı demir yasaları olduğuna inanıyordu. Nasıl kapitalizm kaçınılmaz olarak sosyalizme yol açacaksa, feodalizminde kaderinde kapitalizmi doğurması vardı. Gerçekte, Marx’ın tarih teorisi sadece Tanrı’nın takdiri ya da kaderin seküler bir yorumudur. Marksist devletler gibi bu, insan özgürlüğüne ve haysiyetine bir saldırıdır.

4- Marksizm rüyada görülen bir ütopyadır. Zorlukların, şiddetin ya da çatışmaların olmadığı mükemmel bir toplumun mümkün olacağına inanıyor. Kömünist sistemde çekişme, bencillik, sahip olma isteği, rekabet ya da eşitsizlik olmayacaktır. Kimse çalışmayacak, insanlar birbirleriyle tam uyum içinde yaşayacak ve mallar sonsuz biçimde akacaktır. Bu şaşırtıcı derecede saf bakış açısı, insan doğasına safça inanmaktan kaynaklanmaktadır. İnsanın doğal olarak bencil, açgözlü, saldırgan ve rekabetçi yaratıklar olduğumuz ve hiçbir sosyal mühendisliğin bunu değiştiremeyeceği olgusu görmezden gelinmiştir. Marx’ın geleceğe ait saf rüyası bir bütün olarak onun politikasının gerçek dışılığını yansıtır.

5- Marksizm her şeyi ekonomiye indirger. Bir tür iktisadi determinizmdir. Sanat, din, siyaset, hukuk savaş, ahlak, tarihsel değişim bütün bunlar en kaba ifadelerle ekonominin ya da sınıf mücadelesinin yansımalarından başka bir şey değildir. İnsani mesellerin gerçek karmaşıklığı tek renkli bir tarih görüşüyle yok sayılmıştır. Marx ekonomi saplantısı yüzünden karşı çıktığı kapitalist sistemin tersine çevrilmiş bir imajı haline gelmiş- tir. Düşünceleri değişik tarihsel deneyimlerin tek bir katı çerçeveye sıkıştırılamayacağının farkında olan modern toplumların çoğulcu bakış açısına aykırıdır.

6- Marx materyalistti. Maddeden başka hiçbir şeyin Var olduğuna inanmıyordu. İnsanlığın manevi yönlerine hiç ilgi göstermiyordu ve insan bilincini sadece maddi dünyanın bir yansıması olarak görüyordu Dine karşı acımasızca dışlayıcıydı ve ahlakı basitçe sonuca varmak meselesi olarak görüyordu. Marksizm insanlığın bütün en değerli şeylerini kurutur, bizleri çevremizce belirlenen etkisiz hantal maddi yığınlara indirger. İnsanlığa çizilen bu ruhsuz rotanın çıkacağı yol açıktır ki Stalin’in ve Marx’ın diğer izleyicilerinin kıyımlarıdır.

7- Marksizm’le ilgili hiçbir şey sınıf konusu kadar bıktırıcı saplantıdan daha çağdışı değildir. Marksistler dikkat etmemiş olabilir ama sosyal sınıf manzarası Marx’tan bu yana tanınmayacak ölçüde değişmiştir. Özellikle safça sosyalizmi getireceğini hayal ettikleri işçi sınıfı neredeyse iz bırakmadan silinip gitmiştir. Artık sınıfın giderek daha az umursandığı sosyal alışkanlığın giderek arttığı bir dünyada yaşıyoruz, sınıf mücadelesiyle ilgili laflar, kafirlerin kazıklara bağlanıp yakılması kadar arkaiktir. Şeytani, silindir şapkalı kapitalist gibi devrimci işçi de Marksist hayalciliğin bir uydurmasıdır.

8- Marksistler siyasette şiddeti savunurlar. Makul, ılımlı, kademeli reform yolunu reddederek yerine kanlı devrim kaosunu koyarlar. Küçük bir isyancı gurup ayaklanarak hükümeti devirecek ve isteklerini çoğunluğa dayatacaktır. Marksizm ile demokrasinin kanlı bıçaklı olmasının bir nedeni de budur. Marksistler sadece ideoloji diyerek ahlakı küçümsedikleri için politikalarının halka getireceği kargaşa umurlarında değildir. Onlara göre ne kadar can kaybı olursa olsun bu süreçte sonuç, araçları haklı çıkarır.

9- “Marksizm, çok güçlü bir devlete inanır. Sosyalist devrimciler özel mülkiyeti kaldırdıktan sonra despotik iktidarları aracılığıyla ülkeyi yönetirler ve bu iktidar bireysel özgürlüğün sonu olur. Her nerde Marksizm uygulanmışsa böyle oldu. İnsanların partiye, partinin devlete ve devletin canavar bir diktatöre geçit vermesi Marksist mantığın bir parçasıdır. Liberal demokrasi eksiksiz olmayabilir ama vahşice otoriter bir iktidarı eleştirmeye kalkıştı diye insanların akıl hastanesine kapatılmalarına göre daha fazla tercih edilir.

10- Son kırk yılda en ilgi çeken radikal hareketler Marksizmin dışından çıktı. Feminizm, çevrecilik, eşcinsel ve etnik siyaset, hayvan hakları, antiglobalizm, barış hareketi; bunlar şimdi sınıf mücadelesine demode bağlılığın yerini aldı ve Marksizmi çok gerilerde bırakan siyasi aktivizmin yeni biçimlerini temsil ediyorlar. Marksizmin bunlara ilham vermeyen katkısı marjinaldir. Gerçekten hala bir siyasi sol vardır ama bu sınıf sonrası, sanayi sonrası dünyasına uygundur.
%31 (77/256)
·Beğendi·8/10
Siyaset Teorisi'nin tarihsel yolculuğu hakkında elde edilebilecek en değerli kitaplardan! Özellikle Yunan Polisleri'nin modern demokrasi teorisinin kendi geçmişinde yaşadığı evrilmelerde oynadığı büyük rolü anlayabilmek için Eco'nun Antik Yunan'ından sonra elde edilebilecek en değerli kitap:)
256 syf.
·Beğendi·10/10
Dunya siyasetinin yoneticilerinin kimler oldugunu ve siyasetin nasil evrildigini anlamanin en derin yolu. Ortacag avrupasi Kilisesinin yatacak yeri yok. Calisanlar savasanlar Dua edenler...
256 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
Klasik antikcagdan ortacaglara (feodalizmin yasanan krizlerle birlikte dönüsümünden dolayi 14. yüzyilin ortalarina kadar) siyaset teorisinin toplumsal tarihinin tarihsel materyalist anlatimi.

Siyaset teorisinin ne oldugu sorusuyla baslayan yazar, girisi, siyaset teorisinin toplumsal tarihi, kökeni ve siyaset tarihine genel bakis ile yapiyor ve klasik eserlerin yazarlarini da, tarihsel bağlantıları, aynı zamanda dünyalarını biçimlendiren toplumsal ve politik süreçler bağlamında ele alıyor. Bunun sonucunda da büyük kesimlerce zaman asiri bir evrensellik atfedilen eserlerin iceriklerinin, kendilerinden önceki felsefi birikimler yardimi ile mevcut toplumsal celiskilerin beklentileri dahilinde nasil ve en önemlisi ne amacla sekillendigine isik tutuyor.

Kitabin belki de en önemli yönü, tarihteki egemen siyasal düsüncelerin arka planinda devasal iktidar ve sinif kavgalarinin hüküm sürdügünü ve ancak bunlara bakilirsa, bu düsüncelerin tarihsel baglamlarina oturtularak, bugün icin gecerli olup olmadiklarini ve gecerliyse de kimlerin siyasal söylemi olarak hizmet verdigini göstermesidir:

"...eğer kanonik geleneği ve kökleştiği tarihsel deneyimi anlarsak, hüküm sürmekte olan ortodokslukların sınırlarını da en iyi biçimde biz açıklayabiliriz." s. 246

Kitabin, bati siyasi düsüncesinin toplumsal tarihi kadar, eski Yunan Polis`i, Roma Imparatorlugu ve Ortacag`in iktisadi ve toplumsal düzeni hakkinda bilgi almak isteyenlerin de rahatca basvurabilecegi bir kaynak oldugunu söylemek mümkün.

Agir felsefi ve siyasi terminolojinin kullanildigi kitap, daha cok alan ici kisilere hitaben yazilmis, o nedenle konuya giris kitabi olarak okunmasini tavsiye etmem.

Sonuc olarak yazarin dedigi gibi insanın özgürleşmesine ilişkin daha verimli bir bakış açısının geliştirilebilmesi için egemen düşüncelerin ötesine geçip, eylemde ve düşüncede zengin özgürlük mücadeleleri geleneğine uzanmamız gerektigini düsünüyorsaniz bu kitabi er ya da gec muhakkak okumanizi öneririm.

Yazarın biyografisi

Adı:
Oya Köymen
Unvan:
Akademisyen, Yazar
1967-1977 yıllarında ODTÜ, 1977-1983 ve 1990-2003 arasında Boğaziçi Üniversitesi ekonomi bölümlerinde öğretim üyesi olarak çalıştı. 1973'te doçent, 1979'da profesör oldu.

Keban Köylerinde Sosyo-Ekonomik Yapı ve Yeniden Yerleşim Sorunları; Türkiye Tarımında İşletmeler Arası Farklılaşma ve Türkiye'de Tarımsal Yapının Gelişimi: 1923-1938 başlıklı kitaplarının yanı sıra, yurtiçinde ve yurtdışındaki dergilerde 22 makalesi yayımlanan Köymen'in uzmanlık alanları 19-20. yüzyıl Avrupa, 19. yüzyıl Osmanlı, 20. yüzyıl Türkiye iktisat tarihi ve tarım ekonomisidir.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 64 okur okudu.
  • 6 okur okuyor.
  • 97 okur okuyacak.