Per Petterson

Per Petterson

Yazar
7.7/10
41 Kişi
·
111
Okunma
·
3
Beğeni
·
946
Gösterim
Adı:
Per Petterson
Unvan:
Yazar
Doğum:
Oslo, 1952
1952'de Oslo'da dünyaya geldi. Kütüphanecilik eğitimi alan Petterson, tüm zamanını yazarlığa vakfetmeden önce bir süre kitapçılık, çevirmenlik ve edebiyat eleştirmenliği yaptı. 1987'de öykülerden oluşan ilk eseri Aske i munnen, sand i skoa yayımlandı. Daha sonra yazdığı Ekkoland (1989), Det er greit for meg (1992), Til Sibir (1996), I kjølvannet (2000) adlı eserleriyle Norveç'in en iyi romancıları arasına girdi. At Çalmaya Gidiyoruz ile büyük bir çıkış yapan yazar hem Norveç Kitapçılar Ödülü'nü hem de Norveç Edebiyat Eleştirmenleri Ödülü'nü aldı. Eser İngilizceye çevrildikten sonra dünya çapında ün kazandı. 2004'te Månen over Porten adlı bir deneme kitabı yayımlayan Petterson'un Lanet Olsun Zaman Nehrine adlı romanı Kuzey Ülkeleri Konseyi'nin edebiyat ödülüne layık görüldü.
Vicdan ile tekerlek arasında doğrudan bir benzerlik olduğuna inanıyor musun?
Nasıl yani?
Şöyle, vicdan bir tekerlek hatta daire testere gibidir, keskin dişlileriyle ruhumuzda döner durur, canımızı delicesine yakar, eğer çok kötü birşey yaparsan etrafı kan götürür, ancak yaptığın kötülükler arttıkça testerenin dişleri körelmeye başlar, ruhun hissizleşir ve sonunda hiçbir şey koymaz sana, öyle biri olmuşsundur.
Nasıl biri?
Feci şeyler yapan ancak bunun farkında bile olmayan biri.
"Tam büyümedim" dedim; çünkü çevremde benim anlamadığım, yetişkinlerin anladığı birtakım şeyler olup bittiğini biliyordum, ama yine de çok kalmamıştı, neredeyse büyümüştüm.
Yatağımda, yorganın altında uyumaktan başka bir şey istemiyordum. Uyumak, uyumak; artık daha fazla uyuyamayacak hale gelene kadar uyumak...
"Evlerin arasından esen nehir rüzgarı hala buz gibiydi, elimi sımsıkı yumruk yaptığım zaman avucuma batırdığım tırnaklarım yüzünden elim şişmişti, acıyordu ama yine de tam o anda her şey harika geliyordu bana; takım elbisem güzeldi, bu şehrin parke taşlı kaldırımlarında yürümek güzeldi. Canımızın ne zaman acıyacağına kendimiz karar veririz."
“İnsanlar onlara bir şeyler anlatmanızdan hoşlanıyorlar, mütevazı ve güven veren bir ses tonuyla yeterince şey anlatırsanız sizi tanıdıklarını sanıyorlar, ama aslında tanımıyorlar, sizin hakkınızda bir şeyler öğreniyorlar sadece, çünkü öğrendikleri şeyler olgular, duygular değil; herhangi bir şey hakkında ne düşündüğünüzü, başınıza gelenlerin ve verdiğiniz kararların sizi nasıl siz yaptığını bilmiyorlar. Onların yaptıkları şey kendi duyguları, düşünceleri ve tahminleriyle boşlukları doldurmak, sizinkiyle çok az ilgisi olan yepyeni bir yaşam yaratmak, böylece artık güvendesiniz. Siz istemedikçe kimse size dokunamaz. Yalnızca kibar olmak, gülümsemek, paranoyakça düşünceleri kafalarından uzak tutmak gerek, çünkü ne tür bir oyun oynarsanız oynayın sizin hakkınızda konuşacaklar, bundan kaçamazsınız ve zaten siz de aynısını yapardınız.”
Acaba uzun süre yalnız yaşayınca insan böyle mi oluyor, bir düşüncenin ortasında birden konuşmaya mı başlıyor, konuşmakla konuşmamak arasındaki ayrım siliniyor mu, içimizde kendimizle sürdürdüğümüz hiçbitmeyen sohbet hala görüşmeyi sürdürdüğümüz insanlarla konuşmaların içine mi sızıyor, insan çok uzun süre tek başına yaşayınca birini ötekinden ayıran sınır bulanıklaşıyor mu, bu sınırı geçtiğini fark etmez duruma mı geliyor, diye düşünüyorum.
Beni neyin beklediğini bilmiyordum. Acaba daha sonra, tek başına kaldığımda daha beter mi olacaktı? Daha beter olacak diye korkuyordum. Bedenime olacaklardan korkuyordum, göğsümde hissettiğim acının, en küçük bir lokmayı bile yutarken verdiğim mücadelenin, bacaklarımdaki ani hissizliklerin daha beter olacağından korkuyordum, hasarlı radyo dalgaları gibi uçuşan düşüncelerimden, rüyalarımdaki çılgın, sonsuz düşüşlerden; muhtemelen her şey daha beter olacaktı, hem bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
“…uyandığında ilk aklıma gelen, keşke Lars o sözleri söylemeseydi oluyor, söylediği şeyler beni arkamda bırakmak istediğim bir geçmişe bağlıyor, neredeyse hayasızca bir hafiflikle elli yılı bir çırpıda kenara itiveriyor”
214 syf.
·4 günde·8/10
"At Çalmaya Gidiyoruz" 2007 yılında New York Times Gazetesinde yayımladığı "yılın en iyi beş edebiyat yapıtı" arasına girmiş bir kitap. Anlatım yumuşacık naifti. Özellikle ilk 70 sf akıcıydı ve oldukça hızlı ilerledi. Sonrasında eylemler biraz fazla detaylı olduğundan daha ağır yol aldı. Trond Amca'nın her hareketinin detayında can çekiştim diyebilirim. Yataktan kalkıp lavobaya gidişi orada kaç dakika kalışı sonra mutfağa gidişi vesaire vesaire.
Kurguya gelecek olursam şayet; geçmişle hesaplaşma omurgasına kurulmuş bir hikâye. Yani insan bazen çocukluğunda ya da ilk gençlik yıllarında etkilendiği olayları unutup, aslında unutmak adına ısrar edişi üzerine her reddedişinde şimdiki yaşamını nasıl etkilediğidir. İşte 67 yaşındaki bizim Trond Amca tam olarak bunu yapıyor. İnzivaya çekildiği Norveç ormanında gizemli komşusuyla karşılaşınca on beş yaşında yaşadığı olayları hatırlayarak geçmişiyle yüzleşir. Birlikte at çalmaya gittikleri yakın dostu John'la olan anılarını, John'un yaşadığı acıyı ve yine John'un annesiyle kendi babası arasıdaki yakınlaşmaya şahit olması, sonrasında beraberinde değişen duygu durumu. Bu Johnun annesi ve Trond'un babası arasında olanlar bizim Küçük Emrah'ın acılı hayatını anımsatsa da asla dramatize edilmemesi, olmuş olmak için olmaması, özellikle bir alt mesaj içermemesi, neden Edebiyat Yapıtı almış olduğunu gösteriyor kanaatimce... Üç nokta ile sonlandırıp cümlelerimi bağlayacak olursam; Her kitap farklı iklimlere yol alan bir yolculuktur. Bu seyahatten güzel azıklarla durağa varmak bir kazanımdır. Her daim heybemizi doldurup kazanmak dileği ile..
214 syf.
·8 günde·Beğendi·8/10
Norveç bana herzaman ilgi çekici gelmiştir ve gidip görmek istediğim iki ülkeden biridir. Bu sebeple midir bilmiyorum ama Norveçli yazarların eserlerini hep aynı keyifle okuyorum. Son zamanlarda herzaman herkese tavsiye ettiğim Dag Solstad'ın "Mahcubiyet ve Haysiyet" başta olmak üzere, Erlend Loe'nin "Doppler" ini de aynı keyifle okudum. Doppler'in devamı olan "Bildiğimiz Dünyanın Sonu" için aynı şeyleri pek söyleyemesem de sıkılmadan okunabilir bir kitaptı. Per Petterson'da severek okuduğum Norveçli yazarlar listeme dahil oldu bu kitabıyla.
Akıcı, duru anlatımını, detaylı mekan tasvirlerini çok keyif alarak okudum, şehir hayatından uzakta, doğanın içinde, nehir kıyısında, ağaç kulübelerde geçen yaşamları okurken yağan karın soğuğunu, çam ağaçlarının reçine kokusunu hissettim. Kitabın kahramanı aynı zamanda anlatıcısının 67 yaşından 15 yaşa geri dönüşleri ya da tam tersi 60'lı yaşlarına gidişleri birbirine öyle güzel bağlanmışti ki, herşeyiyle benim için harika bir okuma oldu.
At Çalmaya Gidiyoruz, konusu itibariyla aslında trajik bir roman belki ama yine de okurken kasvetli bir hava hissetmiyorsunuz. Bu da yazarın anlatımıyla ilgili sanırım..
At Çalmaya Gidiyoruz
214 syf.
·32 günde·8/10
İnsan ölümə yaxınlaşdıqca qəribə şəkildə keçmişə qayıdır. Sanki o biri dünyaya köçməzdən əvvəl bu dünya ilə halallaşır. Qoca Trond kimi... Geriyə baxıb, arxada qoyduqlarını, yaşadıqlarını nəzərdən keçirir. Və beləliklə, xatirələr aləmində itib-qalır...
214 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Güzel bir yüzleşme kitabı. Issız köşesine çekilmiş bir insanın geçmişiyle yüzleşmesi. İç dünyalarımızı; bütün duygusal, zihinsel yönlerini ve bunların temelinde yatanlara, hayatımızda kırılma noktaları diyebileceğimiz anların bir izdüşümünü bize sunuyor. (heyt be cümleye bak :D) İnsanın çocukluk günlerindeki ya da gençlik ya da ne bileyim işte geçmişindeki anıları düşünürken, hissederken belli belirsiz, sıkıntılı bir hüzün duyumsarız ya heh işte onlarla yüzleşmeler diyeyim daha net anlaşılır. Kitap bana biraz Proust'un Kayıp Zaman İzinde'yi anımsattı ama onla alakası yok yanlış anlaşılmasın. Orada da geçmiş olayları var ya o yüzden anımsattı(sizde anımsatmayabilir) Tabi Proust kadar zor bir yazar değil. Bu kitabın dili çok sade, pamuk gibi, harbiden kolay okunan akıcı bir kitap ama içi boş bir eserde değil yani aklınızda olsun. Neyse benle kitap arasındaki olaydan bahsedeyim biraz. Bende her insan gibi geçmişini yaşamış biriyim :D tabi yaşadım ama bitti mi ? hayır o geçmiş yaşansa da hiç bitmiyor. Geçmiş yaşanmıştır, geçmiştir ama izi belleğimizde ne yazık ki yer etmiştir. Farkında olsak da olmasak da geçmiş ile beraber yaşıyoruz.(bu cümleyi kötü anılar için yazdım sadece) Aslında kitap burada, belki gizli belkide kasten bize çok harika bir olay sunuyor. Net söylüyorum! Abi geçmişte yaşadığınız kötü unutmak istediğiniz sacma sapan lanet bir anı varsa bununla yüzleşin( nasıl yaparsanız bilmiyorum ama) bir yolunu bulun ve yüzleşin...
214 syf.
·Puan vermedi
Hayatının hangi döneminde olursa olsun geçmiş gri bir bulut halini alır. Bir sis perdesi halinde içinde var olmaya devam eder; ve seni olduğun şey yapan da bu gri bulutun serin, yumuşak sertliğidir. Bazen canını acıtır anıların keskin kenarı bazen de bir kuş tüyü yastık rahatlığında gülümsetir seni. Görüntüler bir gelip bir kaybolurken hiç bir zaman aynı değildir. Her gün değişir arkadaşının yüzü de ilerde karşılaştığın yüz onun hiç olmaz. Baban annen bile farklıdır görüntünün her karesinde, anıların oynadığı gerçeküstü tiyatronun kaygan gerçekliğinde rollerini tekrarlar tiradlarını atarlar. “İnsan canının ne zaman acıyacağına kendisi karar verir.” Canını yakan her şeyi silmek kolay değil elbette ama onların gün yüzüne ne zaman çıkacağına karar vermek elimizde coğu zaman.
Hayata boş bir sayfa olarak başlayıp başlamadığımız tartışma konusu elbette ama yaşam yolu üzerinde pek çok insanla karşılaşıp etkilendiğimiz ortada. Mesela erkek çocuğunun rol modeli baba idolü dayısı can yoldaşı arkadaşı olur. Babanın okuduğu kitap özeldir bakışı tavrı yürüyüşü bazen özenirsin bazen kıskanırsın bazen de nefret edersin. Hepsini de yaşarsın aynı anda olmasa bile değişik zamanlarda. Arkadaşın ise özeldir her şeyi paylaşır ve her şeyi yapabileceğini düşünürsün. “At çalmaya gidersin” mesela bu senin için özeldir. Biriciktir ve ancak özel bir insanla yaşarsın bunu. Yaraların senin peşini bırakmaz ta o andan bu ana tünel kazıp yine acıtır canını; üstenin de etkisi hiç azalmamıştır. Dönüm noktalarından geçmiş kendin olmuşsundur elbette idolünle rol modelinle dostunla kendin olmuş bir ben yapmışsındır. Duygusal bağlar kurmak ise ayrı bir meseledir. Güven önemlidir. Ama duygular her zaman bir taraf tutar. Tutkuludur çünkü yoğundur ve akışkandır. Sürekli akar bir nehir misali bazen küreği alıp o kayığa binip ters yönde gitmen gerekir. Kıyıya tam yanaşamazsan ıslanırsım karaya çıkmak için. Çıktığın yer ise daima güveni değildir; ve bazen iki adım ötesi yabancı bir ülkedir. Çaldığın ata binip karşı kıyıya veya yabancı bir ülkeye dolu dizgin gidersin. Yanında duran figür ise senin yarattığın ama o kendisi olmayan bir gölgedir. Duygusal bir akıntıda savrulan bir gölge. Bağların daima geçmişledir yaptığın ve ya yapmadığın her eylem senindir. Sustuğun anlarsa en çok hesap sorandır. En çok da kendine susarsın; bu tutkulu çoşkulu bir yana akan nehirde yüzerken. Açmazsın ağzını boğulmamak için. Bir gri bulutun içinde kendinle karşılaşmayı umarak yol alırsın geçmişin taa derinlerine. Çocukluğun gençliğin ve ihtiyarlığın ayrı ayrı yaklaşır sana. Uzaklaşan ise sensindir. Anılar bir mıh gibi çakılı dururken beyninde her bir ayrıntı her dönem için farklı şeyler ifade eder.
Bir hesaplaşma romanı okudum bir sürü ayrıntı içinde. Bir anılar zinciri içinden çekip çıkardığı anların fotoğrafı eşliğinde yazarın kahramanı ile bir oldum. Kısa net cümleler eşliğinde. Bir geri dönüşün öyküsü -yaşadığı büyüdüğü coğrafya ve ona eşlik eden şartlar içinde- okudum. Tıpkı anılar gibi suçlu suçsuz sorumlu sorumsuzun belli olmadığı çizgiler içinde kahramanın etrafını çizdim. Bir başka boşluk çıktı karşıma bir kara kuyu yansıması olmayıp yankısı olan. Kesik kesik bir ses ne dediği ya anlaşılmayan ya da dediğini anlamak için çaba isteyen. Bir yaşlı adamın köklerini ararken yabancılaştığı tüm insan öykülerini okudum. Ağır aksak bir tempo içinde.
Keyifli okumalar!
214 syf.
"Canımızın ne zaman acıyacağına kendimiz karar veririz."

Norveç edebiyatından okuduğum ikinci kitap. İlki Erlend Loe'nin Doppler isimli kitabıydı. İki kitap arasında benzer noktalar mevcut. Doğaya kaçış, şehir hayatını terketme iki kitabın da konusunu oluşturuyor. İki kitabın ayrıldığı nokta ise yazarın bu kitapta geçmişle hesaplaşması. 67 yaşında inzivada izole bir hayatı tercih eden adamın hayatına dönüp baktığında geçmiş ve şimdi arasında kurduğu bağlantıları, biraz da geçmişe duyduğu özlemi görüyoruz.

Kitap kapak seçimi oldukça başarılı. Fakat içerik ve edebî anlamda beklediğimi bulamadım. Ağır akan bir kitap. Cümleler genel itibariyle anlaşılır, sade ve az kelime ile oluşturulmuş kısa cümlelerden oluşuyor. Bu da başlangıçta birinin günlüğünü okuyormuşsunuz hissi veriyor. Güzel konuya sahip fakat beklentiyi karşılayamayan bir kitap.
214 syf.
·9 günde·Beğendi·Puan vermedi
Yetmişine merdiven dayamış ve hayatta kaybedecek pek bir şeyi kalmamış bir adamın, bir orman kulübesinde inzivaya çekilip geçmişini sorgulayışının hikayesi. Harika doğa tasvirleri arasında çocukluk hatıraları, aile, arkadaşlık ve yaşamla mücadele kavramlarını derin derin düşündüren oldukça güzel bir kitap..
214 syf.
·Puan vermedi
Yanlışlıkla almış olduğum bir kitap ama iyi ki almışım. Norveçli yazarın bu eseri bazı İskandinav yazarlarda görülen durağan kapalı anlatımlardan daha farklıydı. Anlatımı sade ve akıcıydı. Yaşlı bir adamın geçmişiyle hesaplaşmasını okuduk. Güzel bir kitap olmuş
214 syf.
·4 günde·8/10
Hayatın meşakkatinden yılmış bir ruh haliyle, yaşamın yükünü şehirde bırakarak Norveç ormanlarında inzivaya çekilme kararı alan 67 yaşındaki Trond'un, soğuk coğrafyadaki hikayesini akıcı ve sıcacık bir dille anlatmış yazar. Geçmişiyle yaptığı hesaplaşmayı, müthiş bir duygu bütünlüğü içinde okuyucu ile paylaşıyor Trond. İskandinav edebiyatının en iyi örneklerinden.
214 syf.
·21 günde·Beğendi·Puan vermedi
Sıradan bir hikaye, sıradışı bir anlatım. Herşey olduğu gibi anlatılmış sıradan. Jhon'un Trod ile at çaldıkları bir gün, Jhon ağaca çıkar ve bir kuşun yuvasını paramparça eder. Gözlerindeki o soğuk delici bakışları okurken hissettim. İnsanların kendi hayatlarında yaşadıkları yıkımı evrene ve doğaya da yaşatmalarının en korkuncunu ve bireyselciliğini okudum. Hem bir çocuğun dilinden hemde bir yetişkinin dilinden okuyorsunuz romanı. Babası ailesini terkeder. Büyür ve kendi de ailesini terkeder.

Yazarın biyografisi

Adı:
Per Petterson
Unvan:
Yazar
Doğum:
Oslo, 1952
1952'de Oslo'da dünyaya geldi. Kütüphanecilik eğitimi alan Petterson, tüm zamanını yazarlığa vakfetmeden önce bir süre kitapçılık, çevirmenlik ve edebiyat eleştirmenliği yaptı. 1987'de öykülerden oluşan ilk eseri Aske i munnen, sand i skoa yayımlandı. Daha sonra yazdığı Ekkoland (1989), Det er greit for meg (1992), Til Sibir (1996), I kjølvannet (2000) adlı eserleriyle Norveç'in en iyi romancıları arasına girdi. At Çalmaya Gidiyoruz ile büyük bir çıkış yapan yazar hem Norveç Kitapçılar Ödülü'nü hem de Norveç Edebiyat Eleştirmenleri Ödülü'nü aldı. Eser İngilizceye çevrildikten sonra dünya çapında ün kazandı. 2004'te Månen over Porten adlı bir deneme kitabı yayımlayan Petterson'un Lanet Olsun Zaman Nehrine adlı romanı Kuzey Ülkeleri Konseyi'nin edebiyat ödülüne layık görüldü.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 111 okur okudu.
  • 7 okur okuyor.
  • 100 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.