Roy Porter

Roy Porter

Yazar
8.7/10
37 Kişi
·
49
Okunma
·
1
Beğeni
·
341
Gösterim
Adı:
Roy Porter
Unvan:
Tarihçi, Yazar
Doğum:
Londra, Birleşik Krallık, 31 Aralık 1946
Ölüm:
St Leonards-on-Sea, Birleşik Krallık, 3 Mart 2002
Roy Porter (d. 31 Aralık 1946 - ö. 3 Mart 2002) tıp tarihi üzerine yapmış olduğu çalışmalarla tanınmış İngiliz tarihçidir. Londra'da doğmuş, büyümüş ve eğitim almıştır. 1993 yılında görevli olduğu üniversitede profesörlüğe yükselmiş, 2001 Eylülü'nde emekliye ayrılmış, birkaç ay sonra bir kalp krizi sonucu yaşamını yitirmiştir. 100'ün üzerinde kitabın yazımında veya editörlüğünde bulunmuştur. Porter, Londra Tarihi hakkında da büyük çaplı araştırmalar yürütmüştür.

Hayatı boyunca 4 kez evlenmiştir, ilk olarak Sue Limb ile (1970), sonra Jacqueline Rainfray ile (1983), sonra Dorothy Watkins ile (1987) ve son olarak Hannah Augstein ile evlenmiştir. Hayatının son zamanlarını ise Natsu Hattori ile geçirmiştir. Çok az uykuya ihtiyacı olduğu bilinmektedir.

Roy Porter birçok televizyon ve radyo programında yer almıştır. BBC Radyo 3' Nightwaves'in orijinal sunucusudur.
Antibiyotikler ve diğer sihirli kurşunlar sayesinde doktorlar tedavide çok daha etkili hale geldikten sonra hastalarını memnun etme sanatını terk ettiler. Daha etkili silahlarla donanmış olan doktorlar, hastaların beklediği yakın ve güven verici doktor-hasta ilişkisinin psikolojik önemini ve yararlarını unutmuş gibiydiler. 1980'li yıllarda Ulusal Sağlık Hizmeti bünyesinde çalışan bir İngiliz doktor, kısa süren bir muayenenin sonunda hastaya ilaç yazmanın işlevini açık bir dille şöyle ifade ediyordu: "Hastadan kurtulmanın güzel bir yolu; bir şeyler çiziktiriyor ve reçeteyi tomarından yırtıp veriyorsun. Bu yırtma hareketi tam anlamıyla 'siktir git' demek." Doktorlar artık eskisinden çok daha fazla hastalığı tedavi edebiliyorlar, her ne kadar halk doktorların onları umursayıp umursamadığından kuşku duysa da.
Doktor: "JONES'U NE İÇİN AMELİYAT ETTİN?"
Cerrah: "PARASI."
Doktor: "YOK, YANİ NESİ VARDI?"
Cerrah: "PARASI."
İnsanlar başka vahim enfeksiyonlara, özellikle de taşıyıcı böcek­lerin neden olduğu enfeksiyonlara maruz kalmaya devam ettiler.Bu enfeksiyonlara karşı bağışıklık geliştirmekten acizlerdi, çünkü bun­lar yalnızca insanlara özgü hastalıklar değildi, temelde hayvanlara özgü hastalıklardı.Aslen bir kemirgen hastalığı olan hıyarcıklı veba bunlardan biridir.Veba basili insanlara yalnızca bir epizootikteki
bütün fare nüfusunu öldürdükten sonra insanlara yönelen enfekte olmuş pirelerden geçer ve korkunç sonuçlara yol açar.Pireler insanı ısırdıklarında basiller kana karışır, en yakın lenf bezi tarafından süzüldükten sonra boyunda, kasıklarda veya koltukaltlarında o karak­teristik şişkinliğe ("hıyarcık") neden olurlar.Enfekte olan kişilerin üçte ikisi birkaç gün içinde ölür.

Kayıtlara geçmiş ilk hıyarcıklı veba salgını, tahmin edileceği üzere, Roma İmparatorluğu'nda gerçekleşmiştir.Jüstinyen vebası MS 540'ta Mısır'da baş gösterdi; iki yıl sonra hızla Konstantinopo­lis 'e yayıldı ve Akdeniz'in doğu bölgesinin nüfusunun dörtte birini yok etti.En yıkıcı etkiyi ise daha sonraki bir veba salgını göstere­cekti.1 300 yılına doğru Kara Ölüm önce Asya'ya saldırdı, Ortado­ğu 'dan batıya doğru ilerleyip Kuzey Afrika ve Avrupa'yı silip süpü­rerek Tanrı'nın yeryüzüne gönderdiği en korkunç bela addedilen cü­
zamın tahtına oturdu.1 346 ile 1 350 yılları arasında belki 20 milyon insanı, Avrupa nüfusunun yaklaşık dörtte birini kırıp geçirdi: Avru­pa tarihinde tek bir salgın hastalığın neden olduğu en yüksek ölü sa­
yısıydı bu.Veba varlığını sürdürdükçe geç ortaçağ Gotik imgelemi­ne musallat olan korkunç umacıları besledi (ürkütücü Cehennem ve Şeytan imgeleri, ölüm dansı, Mahşer Atlısı, tır p anlı ve iskelet biçi­
mindeki Azrail imgesi) ve Tanrı'nın gönlünü almaları gerektiğine inanan zavallı günahkarlar arasında sapkınlara ve sözde cadılara yö­nelik avları kışkırttı.

Ticaret, savaşlar ve fetihler her zaman hastalık patlamalarına ne­den olmuştur.İnsan sağlığıyla ilgili tarihteki en dehşet verici olay Kolomb'un Hispaniola'ya (bugünkü Dominik Cumhuriyeti ve Hai­
li) ayak basışıyla başladı.1492'de iki insan popülasyonu, binlerce yıldır birbirinden yalıtılmış halde yaşayan Eski ve Yeni Dünya in­sanları arasında temas gerçekleşti ve bu temasın biyolojik sonuçları çok yıkıcı oldu.Yeni Dünya'nın yerlileri hastalıklara karşı kırılgan,
bakir bir popülasyona sahipti, İspanyol konkistadorların taşıdıkları hastalıklara karşı tamamen savunmasızdılar.
Yeni Dünya' da baş gösteren ve 1493 'te Hispaniola'yı vuran ilk salgının domuz gribi olması kuvvetle muhtemel; hastalık Kolomb' un gemilerinden karaya çıkarılan domuzlardan taşınmış olmalı.Di­ğer salgınlar da peşi sıra geldi.1 5 1 8 'de Karayipler'e ulaşan çiçek hastalığı Hispaniola'daki Arawak yerlilerinin üçte biri ila yarısının ölümüne neden oldu, oradan Porto Riko ve Küba'ya sıçradı.
Mondino’nun zamanından itibaren, eğitimli hekimler anatomiyi tıp eğitimi için gerekli bir temel olarak görmeye başladılar. Anatomi tiyatroları kuruldu ve bu tiyatrolarda profesörler tarafından halka açık insan bedeni teşrihleri gerçekleştirildi. Bu uygulama Bolonya’dan bütün İtalya’ya yayıldı. Leonardo da Vinci gibi sanatçılar da bu tür teşrihler gerçekleştirdi.
Felsefenin tıbbın ihtiyaç duyduğu teorik temeli sağlamak için zorunlu olduğu öğretisini ileri sürüyordu. Ona göre hekim pratik bir şifacı (ampirik) olmakla kalmamalı; mantık (düşünme sanatı), fizik (doğa bilimi) ve etik (davranış kuralları) konularına da vakıf olmalıydı.
Gelişmiş piyasa toplumlarında tıp (gelir fazlasının artması sayesinde) talebin sürekli arttığı bir metadır aynı zamanda. 1883'te, yeni birleşmiş Almanya'nın kurnaz Şansölyesi Otto von Bismarck'ın devletin işlettiği sağlık sigortasını yürürlüğe sokmasından beri siyasetçiler gelişen sağlık hizmetini seçmenlere uzatabilecekleri bir havuç olarak görmeye başladılar. Artık yalnızca "ekmek ve sirk"ten değil, yataklardan ve ameliyatlardan da oy toplanabilecekti.
Tıp bilimselleştikçe ve tesiri arttıkça, toplum, siyasi temsilciler ve medya dikkatini onun iyicil potansiyeline çevirdi, iyileştirme sanatına herkesin dileğini yerine getirebilen bir peri gözüyle bakılmaya başladı.
Roy Porter
Sayfa 157 - Metis Yayınları
"Davranışlar veya daha sonraki yüzyıllarda kişilik ve psikolojik eği­lim olarak adlandırılacak olan şey de hümor dengesiyle açıklanıyor­du. Kanı bol kişi dinç bir görünüme sahipti ve neşe doluydu, canlı, enerjik, gürbüzdü; ama aynı zamanda fevri hareketlerde bulunabili­yordu. Sarı safrası fazla olan kişiler hırçın, çabuk sinirlenen ve ağ­zından zehir damlayan kişilerdi. Keza bol salyalı insanlar solgun, soğuk, tembel, içine kapanık ve sakindi; bol kara safralı insanlar ise esmer, somurtkan, alaycı ve kuşkucuydular, hep işin kötü tarafı­na bakarlardı. Kısacası, fizyoloji, karakter ve görünüş arasındaki bu zengin bütüncül bağlantılarda sonsuz ve esnek bir açıklama potan­siyeli vardı, çünkü iç yapısal durumlar (mizaç) ile dış fiziksel görü­nümler (ten rengi veya hastalarda hastalık belirtileri) arasında gayet ikna edici bağlar ortaya konmaktaydı: Bilim ile tıbbın derinin altın­da olup bitenler konusunda doğrudan bilgisi eksik olduğu sürece bu tür inançlar makul olmakla kalmayıp gayet elzemdi. "
Roy Porter
Sayfa 41 - Metis Bilim (epub)
Evrimsel açıdan, insanın hastalıklara karşı yürüttüğü küresel savaş, daha çok sonu olmayan bir savaşta düşmanı mevzisinde tutma operasyonuna benziyor.
200 syf.
·2 günde·9/10
Merhabalar Tıbbın Tarihi konusunu inceleyen en başarılı kitaplardan birisi olan Kan Revan İçinde tıbbın geçmişten günümüze nasıl aşamalardan geçerek nasıl geldiğini anlatan tarihsel bilgiler içeren bir eserdir.Kitapta tıbbi terimler çok fazla kullanılmadığından her okuyucunun okuyup anlayabileceği bir kitap.Eser sekiz bölümden oluşmaktadır,bölümler tarihsel olarak kendi içinde hikaye gibi tıbbın yıllar içerisinde ne gibi değişiklikler geçirdiğine tanık oluyoruz.Kitapta başka neler var derseniz ;
Cerrahlığın ilk hayatımıza nasıl girdiği,savaşlarda cerrahlığın katkıları,ilk organ nakilleri,laboratuvarın tıbba katkısı,hastalığın ne olduğu,nasıl hayatımıza girdiği,bulaşıcı hastalıkların hangi çağlarda nasıl ve neden dolayı bulaştığı,koca karı ilaç hazırlayanlardan nasıl doktorluk mesleğine gelindiğine ve 12.yüzyıldan 20.yüzyıl dünyasında yaşananlar yer verilmiştir.Kitapta en çok ilgimi çeken bölümler Nazilerin hastaneler arasındaki ilişkisi ve günümüz sağlık sektöründe olan sigorta fonları,ilaçlar ve cihazların icadı oldu.Öncelikle sağlık sektöründe çalışan ve okuyanların okuması gereken bir kitaptır ancak meraklıları içinde güzel ve dopdolu içeriğiyle okunması gereken bir eserdir.
Kitapla ve Sağlıcakla Kalın...
200 syf.
Hastalık, doktorlar, beden, laboratuvar, tedaviler, cerrahi, hastane ve modern toplumda tıp olmak üzere sekiz bölümden oluşan bu kitap, tıbba meraklı okuyucular için güzel bilgiler vadediyor. Yalnız birkaç falsosu var tabii. Gerçi birini tamamen bir falso olarak sayamayız, çünkü önsöz kısmında yazar, kitabı kısa tutmak adına Batı tıbbını merkeze alacağını belirtmiş. Bir diğeri ise, kitap hatırı sayılır düzeyde terim içeriyor ve tıbbi terminolojiye hakim olmayı ya da sürekli bir araştırma yapmayı gerektiriyor.

Bölümlerden kısaca bahsedecek olursak, "Hastalık" bölümünde, yerleşik yaşama geçiş ve beraberinde gelen sağlık sorunları, hayvanlarla etkileşim ve bulaşan enfeksiyonlar, medeniyetler (!) ve fetihler neticesinde götürülen hastalıklar, tarihsel süreçte toplumları kırıp geçiren felaket kabilinden hastalıklar işlenmiş. "Doktorlar" bölümünde ise tarihten bu yana şifacılar, doktorlar, Asklepios, Hipokrat, Galen gibi öncüler işlenmiş. Doktorluğun, sadece gözlem ve psikolojik destek, "nihai son"da hastaya huzur vermek şeklinden günümüz şekline dönüşü anlatılmış. Ve tabii ki de tıbbın bittiği yerde başlayan alternatif tıp, bitkisel yöntemler ve daha başka yollara değinilmiş.

"Beden" bölümünde, kutsiyet atfedilen insan bedenini kesip biçmeme tabusundan itibaren, bu kutsiyeti ne pahasına olursa olsun yıkma çabaları ve insan bedeninin, hastalıkların bu kutsal yapıya etkilerinin anlamaya çalışılması anlatılmış. "Laboratuvar" bölümünde ise hastalıkların kaynakları, patojenler, mikroorganizmalar ve insan bedeninin mikroskobik boyutta incelenmesi işlenmiş. "Tedaviler" ise, laboratuvar incelemeleri ile paralel olarak gelişim göstermekte. "Cerrahi" ise bambaşka bir konu. Yani günümüzde doktorluk ve cerrahlık kavramlarının iç içe oluşu ve geçmişte cerrahlığın, berberlikle aynı kefeye konulması (berberliği küçümsediğim düşünülmesin sakın) şaşırtıcı, ama bir o kadar da doğal. Çünkü cerrahlık denince "kartal gözü, aslan cesareti ve kadın eli" gibi özellikler aranıyormuş. Cerrahlar akademik eğitim almıyor, çıraklıktan yetişiyorlarmış. Ayrıca şuna da değinmek gerek ki, zamanla, doktor olamayan kadınlar doktor olmaya; ebe olamayan erkekler ise ebe olmaya başlıyorlar. Ha keza artık erkek hemşireler de sağlık sektöründe çalışmakta. Belli cinsiyetlere atfedilen mesleklerde artık cinsiyet ayrımı ortadan kalkmış durumda. Cerrahlık ilminin gelişiminde, antiseptiklerin ve anestetiklerin keşfi, ayrıca bedenin incelenmesini sağlayan röntgen gibi icatların keşfi etkili olmuş.

"Hastane" bölümü, hastanelerin gelişimi ve hastanelerin tecrit kurumlarından tedavi kurumlarına evrimi işlenmiş. Hastane kavramı dönem dönem zenginlik ve yoksulluk ile ilişkilense de günümüzde bu durum, özellikle kurumsal hastanelerin de ortaya çıkışıyla, hastalık=hastane fikrini ortaya çıkarmakta. Tabii hastaneyi evine taşıyan insanlar da var, bu da işin istisnası diyebiliriz bana kalırsa. "Modern toplumda tıp" bölümü ise günümüz tıbbının bir sektör halini alışını, hastaların siyasi veya ticari birer metaya dönüşümünü mercek altına almış. Gelişen teknoloji ile birlikte artık hastalıkların teşhisi ve tedavisi mümkün görünse de, hastalıklar da yerinde saymamakta, patojenler sürekli bir gelişim ve direnç göstermekte. Bunun yanında bu bölümde, ülkeler düzeyinde sağlık reformları, sigortalama uygulamaları da anlatılmış.

Kitabın sonunda ise her ne kadar yabancı kaynaklardan oluşsa da güzel bir "Kitap Önerileri" kısmı bulunuyor. Ayrıca her bölüme ait bir kaynakça da bulunmakta. Tıbbın tarihi gelişimine ve dönüşümüne meraklı olan herkese rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir kitap oldu bu kitap benim için.
200 syf.
Bunca yaşanmışlığı içinde barındıran dünya,o kocaman tarihiyle ,savaşları,ölümleri,yaraları,bitmek tükenmek bilmeyen ızdırapları,içinde hazin sonlar barındıran delilikleriyle koca bir hastane olarak nitelendirilse yanlış olmaz sanırım.
Doğal yaşamın şartlarının değişmesi ve insanlığın kendi değerlerini yavaş yavaş kaybetmesiyle ortaya çıkan hastalık kavramının başlangıcını şöyle tanımlayabiliriz esasen;
‘Her şey elmanın yeryüzüne düşüşüyle başladı’’
Hastalıkların tarihi incelendiğinde bazı toplumlar tarafından ‘Tanrının Gazabı’olarak nitelendirilen hastalıklara(komik değil mi? ) ,yüzyıllarca ve belki hala etik ve ahlaki mistik anlamlar yüklenmiştir.
Fakat hastalıklar insan ve onun sosyal davranışlarının kaotik sonucudur.
Avcı –toplayıcı yaşam süren ve dağınık gruplar halinde yaşayan Homo Sapiens ,sürekli değiştirdikleri yer ve su kaynakları sayesinde, yerleşik hayatı ve kalabalığı seven mikroorganizmaların kendi içlerine sızmasına yıllarca izin vermemişti.Fakat gruplar arası etkileşimin artması farklı ve dirençli mikroorganizma gruplarının bir araya gelmesini kolaylaştırırken aynı zamanda yerleşik hayata geçen insan oğlu,dünyayı sömürge haline getirirken kendisi de yerleşik mikroorganizmaların kurbanı oldu.
Hayvancılık ve yerleşik yaşam sayesinde sayısını giderek arttıran insanoğlu daha fazla kaynağa ihtiyaç duymaya başladı.Kaynak tüketimi arttıkça ,ekosistemin bozulması kaçınılmaz hale gelirken bir yandan da tarımın ve hayvancılığın artması,diğer türlere özgü hastalıkların bir takım mutasyonlar geçirerek insanda vuku bulmasına sebep oldu.
Neolitik dönemde sığırlar insan patojen havuzuna tüberküloz,çiçek virüsü ve diğer virüsleri kattı.Domuzlar ve ördekler gribal enfeksiyonları bulaştırırken,hareketimizin destekçisi atlarda rinovirüsleri yani bildiğimiz soğuk algınlığını hastalık hazinemizin içine ekledi.Günümüzün BSE-CJD krizi ;yani Creutzfeldt-Jakob hastalığı,süngerimsi ensefalopati hayvandan insana geçen hastalıkların en iyi örneklerinden biridir.Hayvan etlerinin yenmesinden farklı olarak da su yoluyla bulaşan salmonella ,tifo,bazı mantarlar insanın başka açılardan da zayıf olduğunu kanıtladı.Bir yandan insanlar arası etkileşim ve farklı yörelerden evlilikler de zamanla hız kazanıyordu.Bu da bilinen ölümcül bir hastalığı başka bir bölgenin ölümcül hastalığı haline getirmeye yetiyordu.Tarihçi Tukididis;
Bu duruma örnek olarak Mısır da başlayan baş ağrısı,kusma ,göğüs ağrısı ve kasılmalarla beraber tenleri kabartı ve çıbanlarla doldurduktan sonra bağırsakları ele geçirip ölümle sonuçlanan bir hastalığın Yunanistan’ı kırıp geçirdiğinden bahseder.Bu hastalığın ne olduğu hala pek bilinmemekle beraber Atina ‘nın düşüş dönemini hızlandırdığını tüm tarihçiler teyit edebilir.
Yunanista’nın devrilmesinden sonra egemenliği ele geçiren Roma da Antonine Vebası ve kızamıkla savaşmış ve büyük kayıplar vermiştir.
Gel zaman git zaman ,bu hastalıkların yol açtığı salgınlarda o kadar çok kayıp verildi ki,bir şey çokça başınıza geldiğinde artık bağışıklık kazandığınızı söylememenin imkanı yoktur.Konakçı yokluğunda patojenlerin de kaybına sebep oldu.Bu hastalıklar yok olurken yerini başka hastalıklara bırakmaya devam etti.
Madem insanı konakçıları azaldı deyip,meydanı boş bulan kemirgenler veba basili gibi hastalık yapıcı etkenlerin taşıyıcısı olmaya başladılar.Lenf bezlerine yayılan ve koltuk altı,kasık boyunda şişliğe sebep olan ,hıyarcık vebası tahmin edildiği üzere ilk defa Roma da kayıtlara geçmiştir.MS 540 da Mısır da başladığı bilinen bir veba salgınının Akdeniz ve Konstantinapolis’e saldırdığı sonrasında Kuzey Afrika ve Avrupa yı da ele geçirdiği bilinmektedir.Şeytan imgeleri,ölüm dansı(camille saint-saëns’in Danse Macabre ‘si mesela) sembolleri,mahşer atlıları ;Kara Ölüm vebanın sessiz söylemleri haline geldi.Zavallı ortaçağ insanı biyolojik gerçekliklerden bihaber ,Tanrının gönlünü hoş tutabilmek adına türlü sapkınlıklara göz yumdu.Sözde cadı kırımları ve ruhani kaos biyolojik hastalıklara ,psikiyatrik bir takım hastalıkları ekledi desek pek de yanılmış olmayız sanırım.
Yine de en büyük sağlık dehşetlerinden birini Hispaniola’ya (Bugünkü Dominik Cumhuriyeti ve Haiti) ayak basıp Eski ve Yeni Dünya’nın temasına sebep veren Kolomb’un yaşattığı da mühim bir gerçektir.Pizaro İnkaları ve Aztekler;İspanyolların gemilerinin ve tatlı sevimli domuzlarının taşıdığı grip ve çiçek gibi hastalıkların kurbanı olmuşlardır.
Kendi kayıplarını karşılamak konusunda ısrarcı olan İspanyol ve Portekizliler ;Afrika yerlilerini köle olarak ülkelerine getirmeye başladılar.Bu da sarı humma ve sıtmanın Avrupa da yayılmasına sebep oldu.
Frengi askeri ve tüccar kesimlerle yayılmayı sürdürürken,Sanayi devriminin etkisiyle kentlerin atıklarından doğan tifüs büyük bir salgın yaratacaktı.
Kolera 19.yüzyılın yeni hastalığı olarak dünyanın büyük kısmını büyük zaman dilimlerinde etkiledi.Sanayi devrimi dünya üzerinde tarımın ortaya çıkışının yarattığı yeni hastalıkları ortaya çıkardı.Madenciler ve çömlekçilerde görülen akciğer hastalıkları gibi mesleki deformiteler mikrobiyal hastalıkların yerini aldı.Zengin ve yaşlanan ulusta kanser,diyabet,hipertansiyon gibi sorunlar baş göstermeye başladı.Kolera ve diğer ölümcül hastalıklar gerilemiş olsa da yüzyıl hastalıkları insanın karşısına farklı şekillerde getirdi.Büyük savaşın hemen ardından gelmiş geçmiş en kötü pandemik hastalık olarak bilinen İspanyol Gribi,60 milyon insanın ölümüne neden oldu.İlerleyen zamanlarda AIDS,Ebola,Lassa ve Marburg ateşi gibiyeni hastalıklar ortaya çıkmıştır.
Evrimsel açıdan ,insanın hastalıkların içinde yeni tedavi usullerinin sürekli deneniyor olmasıyla beraber düşmanı yok edecek değil, düşmanın iç mihraklara girmesini engellemeye yönelik bir tutum sergilenmeye başlandı.
Kadercilikten kurtulup yeni çözümler üretmeye ve metanetli olmaya başlayan insan oğlu;şifacıları,hekimleri yetiştirmeye başladı…
Kitabın tarihe bakışı,felsefi değerlendirmeleri oldukça güzeldi fakat yazarın ön sözde belirttiği gibi,tıp batıdan ibaret değildi,doğu tıbbı yetersiz anlatılmıştı....

Yazarın biyografisi

Adı:
Roy Porter
Unvan:
Tarihçi, Yazar
Doğum:
Londra, Birleşik Krallık, 31 Aralık 1946
Ölüm:
St Leonards-on-Sea, Birleşik Krallık, 3 Mart 2002
Roy Porter (d. 31 Aralık 1946 - ö. 3 Mart 2002) tıp tarihi üzerine yapmış olduğu çalışmalarla tanınmış İngiliz tarihçidir. Londra'da doğmuş, büyümüş ve eğitim almıştır. 1993 yılında görevli olduğu üniversitede profesörlüğe yükselmiş, 2001 Eylülü'nde emekliye ayrılmış, birkaç ay sonra bir kalp krizi sonucu yaşamını yitirmiştir. 100'ün üzerinde kitabın yazımında veya editörlüğünde bulunmuştur. Porter, Londra Tarihi hakkında da büyük çaplı araştırmalar yürütmüştür.

Hayatı boyunca 4 kez evlenmiştir, ilk olarak Sue Limb ile (1970), sonra Jacqueline Rainfray ile (1983), sonra Dorothy Watkins ile (1987) ve son olarak Hannah Augstein ile evlenmiştir. Hayatının son zamanlarını ise Natsu Hattori ile geçirmiştir. Çok az uykuya ihtiyacı olduğu bilinmektedir.

Roy Porter birçok televizyon ve radyo programında yer almıştır. BBC Radyo 3' Nightwaves'in orijinal sunucusudur.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 49 okur okudu.
  • 4 okur okuyor.
  • 74 okur okuyacak.