Kan Revan İçinde (Tıbbın Kısa Tarihi)

·
Okunma
·
Beğeni
·
631
Gösterim
Adı:
Kan Revan İçinde
Alt başlık:
Tıbbın Kısa Tarihi
Baskı tarihi:
2016
Sayfa sayısı:
200
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053160250
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayıncılık
"Hastalık ile hekimler arasında tenin savaş alanında süren savaşın başı ve ortası var ama sonu yok. Bir başka deyişle, tıp tarihi sonu zaferle biten basit bir hikâye olmaktan çok uzak." Böyle diyor Britanyalı tarihçi Porter, tıbbın doğuşunu ve gelişimini ana hatlarıyla anlatan kitabının başında. Ve ardından, on binlerce yıl önce yaşamış avcı-toplayıcı topluluklarından başlayarak insanın hastalıkla mücadelesini aktarıyor.

Modern tıbbın sunduğu incelikli tedavilerin henüz hayal bile edilemediği zamanlarda ne tür hastalıklar ve bunlar için ne gibi çareler vardı? İnsanlar hastalandıklarında veya yaralandıklarında kime gidiyor ve ne tür tedavilerden medet umuyorlardı? Hastalıklara, doktorlara, bedene, tedavilere, hastanelere bakış zaman içinde nasıl değişti? Yirminci yüzyıla kadar en iyi ihtimalle plasebo olarak işe yarayan ilaçlar nasıl oldu da son yüzyılda çok hızlı bir gelişim sürecine girdi? Eskiden sadece doktor ve hastadan oluşan tıp sahnesi, nasıl hastayla doğrudan ilişkisi olmayan sayısız aktörün yer aldığı son derece büyük ve kârlı bir sektör haline geldi?

Şamanlardan ve büyücü hekimlerden modern doktorlara, berber-cerrahlardan uzman cerrahlara, ilkel ampütasyonlardan organ nakillerine, tıp bilimi epey yol kat etmiş gibi görünüyor. Ama Porter'ın da vurguladığı gibi, bu kitap bir zafer hikâyesinden ziyade, tıbbın kimi zaman umut kimi zaman umutsuzluk telkin eden ve hâlâ sürmekte olan ilginç hikâyesini sunuyor.
200 syf.
Hastalık, doktorlar, beden, laboratuvar, tedaviler, cerrahi, hastane ve modern toplumda tıp olmak üzere sekiz bölümden oluşan bu kitap, tıbba meraklı okuyucular için güzel bilgiler vadediyor. Yalnız birkaç falsosu var tabii. Gerçi birini tamamen bir falso olarak sayamayız, çünkü önsöz kısmında yazar, kitabı kısa tutmak adına Batı tıbbını merkeze alacağını belirtmiş. Bir diğeri ise, kitap hatırı sayılır düzeyde terim içeriyor ve tıbbi terminolojiye hakim olmayı ya da sürekli bir araştırma yapmayı gerektiriyor.

Bölümlerden kısaca bahsedecek olursak, "Hastalık" bölümünde, yerleşik yaşama geçiş ve beraberinde gelen sağlık sorunları, hayvanlarla etkileşim ve bulaşan enfeksiyonlar, medeniyetler (!) ve fetihler neticesinde götürülen hastalıklar, tarihsel süreçte toplumları kırıp geçiren felaket kabilinden hastalıklar işlenmiş. "Doktorlar" bölümünde ise tarihten bu yana şifacılar, doktorlar, Asklepios, Hipokrat, Galen gibi öncüler işlenmiş. Doktorluğun, sadece gözlem ve psikolojik destek, "nihai son"da hastaya huzur vermek şeklinden günümüz şekline dönüşü anlatılmış. Ve tabii ki de tıbbın bittiği yerde başlayan alternatif tıp, bitkisel yöntemler ve daha başka yollara değinilmiş.

"Beden" bölümünde, kutsiyet atfedilen insan bedenini kesip biçmeme tabusundan itibaren, bu kutsiyeti ne pahasına olursa olsun yıkma çabaları ve insan bedeninin, hastalıkların bu kutsal yapıya etkilerinin anlamaya çalışılması anlatılmış. "Laboratuvar" bölümünde ise hastalıkların kaynakları, patojenler, mikroorganizmalar ve insan bedeninin mikroskobik boyutta incelenmesi işlenmiş. "Tedaviler" ise, laboratuvar incelemeleri ile paralel olarak gelişim göstermekte. "Cerrahi" ise bambaşka bir konu. Yani günümüzde doktorluk ve cerrahlık kavramlarının iç içe oluşu ve geçmişte cerrahlığın, berberlikle aynı kefeye konulması (berberliği küçümsediğim düşünülmesin sakın) şaşırtıcı, ama bir o kadar da doğal. Çünkü cerrahlık denince "kartal gözü, aslan cesareti ve kadın eli" gibi özellikler aranıyormuş. Cerrahlar akademik eğitim almıyor, çıraklıktan yetişiyorlarmış. Ayrıca şuna da değinmek gerek ki, zamanla, doktor olamayan kadınlar doktor olmaya; ebe olamayan erkekler ise ebe olmaya başlıyorlar. Ha keza artık erkek hemşireler de sağlık sektöründe çalışmakta. Belli cinsiyetlere atfedilen mesleklerde artık cinsiyet ayrımı ortadan kalkmış durumda. Cerrahlık ilminin gelişiminde, antiseptiklerin ve anestetiklerin keşfi, ayrıca bedenin incelenmesini sağlayan röntgen gibi icatların keşfi etkili olmuş.

"Hastane" bölümü, hastanelerin gelişimi ve hastanelerin tecrit kurumlarından tedavi kurumlarına evrimi işlenmiş. Hastane kavramı dönem dönem zenginlik ve yoksulluk ile ilişkilense de günümüzde bu durum, özellikle kurumsal hastanelerin de ortaya çıkışıyla, hastalık=hastane fikrini ortaya çıkarmakta. Tabii hastaneyi evine taşıyan insanlar da var, bu da işin istisnası diyebiliriz bana kalırsa. "Modern toplumda tıp" bölümü ise günümüz tıbbının bir sektör halini alışını, hastaların siyasi veya ticari birer metaya dönüşümünü mercek altına almış. Gelişen teknoloji ile birlikte artık hastalıkların teşhisi ve tedavisi mümkün görünse de, hastalıklar da yerinde saymamakta, patojenler sürekli bir gelişim ve direnç göstermekte. Bunun yanında bu bölümde, ülkeler düzeyinde sağlık reformları, sigortalama uygulamaları da anlatılmış.

Kitabın sonunda ise her ne kadar yabancı kaynaklardan oluşsa da güzel bir "Kitap Önerileri" kısmı bulunuyor. Ayrıca her bölüme ait bir kaynakça da bulunmakta. Tıbbın tarihi gelişimine ve dönüşümüne meraklı olan herkese rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir kitap oldu bu kitap benim için.
200 syf.
Bunca yaşanmışlığı içinde barındıran dünya,o kocaman tarihiyle ,savaşları,ölümleri,yaraları,bitmek tükenmek bilmeyen ızdırapları,içinde hazin sonlar barındıran delilikleriyle koca bir hastane olarak nitelendirilse yanlış olmaz sanırım.
Doğal yaşamın şartlarının değişmesi ve insanlığın kendi değerlerini yavaş yavaş kaybetmesiyle ortaya çıkan hastalık kavramının başlangıcını şöyle tanımlayabiliriz esasen;
‘Her şey elmanın yeryüzüne düşüşüyle başladı’’
Hastalıkların tarihi incelendiğinde bazı toplumlar tarafından ‘Tanrının Gazabı’olarak nitelendirilen hastalıklara(komik değil mi? ) ,yüzyıllarca ve belki hala etik ve ahlaki mistik anlamlar yüklenmiştir.
Fakat hastalıklar insan ve onun sosyal davranışlarının kaotik sonucudur.
Avcı –toplayıcı yaşam süren ve dağınık gruplar halinde yaşayan Homo Sapiens ,sürekli değiştirdikleri yer ve su kaynakları sayesinde, yerleşik hayatı ve kalabalığı seven mikroorganizmaların kendi içlerine sızmasına yıllarca izin vermemişti.Fakat gruplar arası etkileşimin artması farklı ve dirençli mikroorganizma gruplarının bir araya gelmesini kolaylaştırırken aynı zamanda yerleşik hayata geçen insan oğlu,dünyayı sömürge haline getirirken kendisi de yerleşik mikroorganizmaların kurbanı oldu.
Hayvancılık ve yerleşik yaşam sayesinde sayısını giderek arttıran insanoğlu daha fazla kaynağa ihtiyaç duymaya başladı.Kaynak tüketimi arttıkça ,ekosistemin bozulması kaçınılmaz hale gelirken bir yandan da tarımın ve hayvancılığın artması,diğer türlere özgü hastalıkların bir takım mutasyonlar geçirerek insanda vuku bulmasına sebep oldu.
Neolitik dönemde sığırlar insan patojen havuzuna tüberküloz,çiçek virüsü ve diğer virüsleri kattı.Domuzlar ve ördekler gribal enfeksiyonları bulaştırırken,hareketimizin destekçisi atlarda rinovirüsleri yani bildiğimiz soğuk algınlığını hastalık hazinemizin içine ekledi.Günümüzün BSE-CJD krizi ;yani Creutzfeldt-Jakob hastalığı,süngerimsi ensefalopati hayvandan insana geçen hastalıkların en iyi örneklerinden biridir.Hayvan etlerinin yenmesinden farklı olarak da su yoluyla bulaşan salmonella ,tifo,bazı mantarlar insanın başka açılardan da zayıf olduğunu kanıtladı.Bir yandan insanlar arası etkileşim ve farklı yörelerden evlilikler de zamanla hız kazanıyordu.Bu da bilinen ölümcül bir hastalığı başka bir bölgenin ölümcül hastalığı haline getirmeye yetiyordu.Tarihçi Tukididis;
Bu duruma örnek olarak Mısır da başlayan baş ağrısı,kusma ,göğüs ağrısı ve kasılmalarla beraber tenleri kabartı ve çıbanlarla doldurduktan sonra bağırsakları ele geçirip ölümle sonuçlanan bir hastalığın Yunanistan’ı kırıp geçirdiğinden bahseder.Bu hastalığın ne olduğu hala pek bilinmemekle beraber Atina ‘nın düşüş dönemini hızlandırdığını tüm tarihçiler teyit edebilir.
Yunanista’nın devrilmesinden sonra egemenliği ele geçiren Roma da Antonine Vebası ve kızamıkla savaşmış ve büyük kayıplar vermiştir.
Gel zaman git zaman ,bu hastalıkların yol açtığı salgınlarda o kadar çok kayıp verildi ki,bir şey çokça başınıza geldiğinde artık bağışıklık kazandığınızı söylememenin imkanı yoktur.Konakçı yokluğunda patojenlerin de kaybına sebep oldu.Bu hastalıklar yok olurken yerini başka hastalıklara bırakmaya devam etti.
Madem insanı konakçıları azaldı deyip,meydanı boş bulan kemirgenler veba basili gibi hastalık yapıcı etkenlerin taşıyıcısı olmaya başladılar.Lenf bezlerine yayılan ve koltuk altı,kasık boyunda şişliğe sebep olan ,hıyarcık vebası tahmin edildiği üzere ilk defa Roma da kayıtlara geçmiştir.MS 540 da Mısır da başladığı bilinen bir veba salgınının Akdeniz ve Konstantinapolis’e saldırdığı sonrasında Kuzey Afrika ve Avrupa yı da ele geçirdiği bilinmektedir.Şeytan imgeleri,ölüm dansı(camille saint-saëns’in Danse Macabre ‘si mesela) sembolleri,mahşer atlıları ;Kara Ölüm vebanın sessiz söylemleri haline geldi.Zavallı ortaçağ insanı biyolojik gerçekliklerden bihaber ,Tanrının gönlünü hoş tutabilmek adına türlü sapkınlıklara göz yumdu.Sözde cadı kırımları ve ruhani kaos biyolojik hastalıklara ,psikiyatrik bir takım hastalıkları ekledi desek pek de yanılmış olmayız sanırım.
Yine de en büyük sağlık dehşetlerinden birini Hispaniola’ya (Bugünkü Dominik Cumhuriyeti ve Haiti) ayak basıp Eski ve Yeni Dünya’nın temasına sebep veren Kolomb’un yaşattığı da mühim bir gerçektir.Pizaro İnkaları ve Aztekler;İspanyolların gemilerinin ve tatlı sevimli domuzlarının taşıdığı grip ve çiçek gibi hastalıkların kurbanı olmuşlardır.
Kendi kayıplarını karşılamak konusunda ısrarcı olan İspanyol ve Portekizliler ;Afrika yerlilerini köle olarak ülkelerine getirmeye başladılar.Bu da sarı humma ve sıtmanın Avrupa da yayılmasına sebep oldu.
Frengi askeri ve tüccar kesimlerle yayılmayı sürdürürken,Sanayi devriminin etkisiyle kentlerin atıklarından doğan tifüs büyük bir salgın yaratacaktı.
Kolera 19.yüzyılın yeni hastalığı olarak dünyanın büyük kısmını büyük zaman dilimlerinde etkiledi.Sanayi devrimi dünya üzerinde tarımın ortaya çıkışının yarattığı yeni hastalıkları ortaya çıkardı.Madenciler ve çömlekçilerde görülen akciğer hastalıkları gibi mesleki deformiteler mikrobiyal hastalıkların yerini aldı.Zengin ve yaşlanan ulusta kanser,diyabet,hipertansiyon gibi sorunlar baş göstermeye başladı.Kolera ve diğer ölümcül hastalıklar gerilemiş olsa da yüzyıl hastalıkları insanın karşısına farklı şekillerde getirdi.Büyük savaşın hemen ardından gelmiş geçmiş en kötü pandemik hastalık olarak bilinen İspanyol Gribi,60 milyon insanın ölümüne neden oldu.İlerleyen zamanlarda AIDS,Ebola,Lassa ve Marburg ateşi gibiyeni hastalıklar ortaya çıkmıştır.
Evrimsel açıdan ,insanın hastalıkların içinde yeni tedavi usullerinin sürekli deneniyor olmasıyla beraber düşmanı yok edecek değil, düşmanın iç mihraklara girmesini engellemeye yönelik bir tutum sergilenmeye başlandı.
Kadercilikten kurtulup yeni çözümler üretmeye ve metanetli olmaya başlayan insan oğlu;şifacıları,hekimleri yetiştirmeye başladı…
Kitabın tarihe bakışı,felsefi değerlendirmeleri oldukça güzeldi fakat yazarın ön sözde belirttiği gibi,tıp batıdan ibaret değildi,doğu tıbbı yetersiz anlatılmıştı....
Antibiyotikler ve diğer sihirli kurşunlar sayesinde doktorlar tedavide çok daha etkili hale geldikten sonra hastalarını memnun etme sanatını terk ettiler. Daha etkili silahlarla donanmış olan doktorlar, hastaların beklediği yakın ve güven verici doktor-hasta ilişkisinin psikolojik önemini ve yararlarını unutmuş gibiydiler. 1980'li yıllarda Ulusal Sağlık Hizmeti bünyesinde çalışan bir İngiliz doktor, kısa süren bir muayenenin sonunda hastaya ilaç yazmanın işlevini açık bir dille şöyle ifade ediyordu: "Hastadan kurtulmanın güzel bir yolu; bir şeyler çiziktiriyor ve reçeteyi tomarından yırtıp veriyorsun. Bu yırtma hareketi tam anlamıyla 'siktir git' demek." Doktorlar artık eskisinden çok daha fazla hastalığı tedavi edebiliyorlar, her ne kadar halk doktorların onları umursayıp umursamadığından kuşku duysa da.
Doktor: "JONES'U NE İÇİN AMELİYAT ETTİN?"
Cerrah: "PARASI."
Doktor: "YOK, YANİ NESİ VARDI?"
Cerrah: "PARASI."
Felsefenin tıbbın ihtiyaç duyduğu teorik temeli sağlamak için zorunlu olduğu öğretisini ileri sürüyordu. Ona göre hekim pratik bir şifacı (ampirik) olmakla kalmamalı; mantık (düşünme sanatı), fizik (doğa bilimi) ve etik (davranış kuralları) konularına da vakıf olmalıydı.
Gelişmiş piyasa toplumlarında tıp (gelir fazlasının artması sayesinde) talebin sürekli arttığı bir metadır aynı zamanda. 1883'te, yeni birleşmiş Almanya'nın kurnaz Şansölyesi Otto von Bismarck'ın devletin işlettiği sağlık sigortasını yürürlüğe sokmasından beri siyasetçiler gelişen sağlık hizmetini seçmenlere uzatabilecekleri bir havuç olarak görmeye başladılar. Artık yalnızca "ekmek ve sirk"ten değil, yataklardan ve ameliyatlardan da oy toplanabilecekti.
Tıp bilimselleştikçe ve tesiri arttıkça, toplum, siyasi temsilciler ve medya dikkatini onun iyicil potansiyeline çevirdi, iyileştirme sanatına herkesin dileğini yerine getirebilen bir peri gözüyle bakılmaya başladı.
Roy Porter
Sayfa 157 - Metis Yayınları
Afyonu at...; diğer ilaçları al...; şarabı at, neticede bir gıda maddesi ama onu da at; anestezi mucizesini yaratan buğu­ları da at gitsin; tıbbın bugün kullanılan eczalarının denizin dibini boylaması insanlık için en hayırlısı olur bence - gerçi balıklar için pek de hayırlı olmaz.

OLIVER WENDELL HOLMES,
Meılicul E.uay.ı· ( 1891 )
Roy Porter
Sayfa 107 - Metis yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kan Revan İçinde
Alt başlık:
Tıbbın Kısa Tarihi
Baskı tarihi:
2016
Sayfa sayısı:
200
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053160250
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayıncılık
"Hastalık ile hekimler arasında tenin savaş alanında süren savaşın başı ve ortası var ama sonu yok. Bir başka deyişle, tıp tarihi sonu zaferle biten basit bir hikâye olmaktan çok uzak." Böyle diyor Britanyalı tarihçi Porter, tıbbın doğuşunu ve gelişimini ana hatlarıyla anlatan kitabının başında. Ve ardından, on binlerce yıl önce yaşamış avcı-toplayıcı topluluklarından başlayarak insanın hastalıkla mücadelesini aktarıyor.

Modern tıbbın sunduğu incelikli tedavilerin henüz hayal bile edilemediği zamanlarda ne tür hastalıklar ve bunlar için ne gibi çareler vardı? İnsanlar hastalandıklarında veya yaralandıklarında kime gidiyor ve ne tür tedavilerden medet umuyorlardı? Hastalıklara, doktorlara, bedene, tedavilere, hastanelere bakış zaman içinde nasıl değişti? Yirminci yüzyıla kadar en iyi ihtimalle plasebo olarak işe yarayan ilaçlar nasıl oldu da son yüzyılda çok hızlı bir gelişim sürecine girdi? Eskiden sadece doktor ve hastadan oluşan tıp sahnesi, nasıl hastayla doğrudan ilişkisi olmayan sayısız aktörün yer aldığı son derece büyük ve kârlı bir sektör haline geldi?

Şamanlardan ve büyücü hekimlerden modern doktorlara, berber-cerrahlardan uzman cerrahlara, ilkel ampütasyonlardan organ nakillerine, tıp bilimi epey yol kat etmiş gibi görünüyor. Ama Porter'ın da vurguladığı gibi, bu kitap bir zafer hikâyesinden ziyade, tıbbın kimi zaman umut kimi zaman umutsuzluk telkin eden ve hâlâ sürmekte olan ilginç hikâyesini sunuyor.

Kitabı okuyanlar 42 okur

  • İrem Nergiz
  • Mine Göl
  • Ozi cevik
  • Broadmann39
  • Sezer Kaya
  • Post Mortem
  • Ali Can
  • Bengü
  • Hinnar
  • Kıvanç Seyaz

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%51.4 (18)
9
%17.1 (6)
8
%8.6 (3)
7
%11.4 (4)
6
%5.7 (2)
5
%2.9 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%2.9 (1)